Uygar ancak insafsız dünyaya rahmettir İslam

Ebu'l Hasen En-Nedvî, Risale Yayınlarından çıkan “Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti” adlı kitabında Müslümanların gerilemesinin dünya ve İslam âlemi açısından ne anlama geldiğini sorguluyor. Hasan Mahir Mert yazdı.

Uygar ancak insafsız dünyaya rahmettir İslam

Müslümanlar önce gerileyip sonra da dünya liderliğinden uzaklaştırıldılar. Bu gerileyiş, herhangi bir siyasi olay, alelade bir hadise olarak görülemez. Cihan hâkimiyetini Müslümanlardan alan ve bu enkazın üzerinde büyük bir medeniyet kuran Avrupa'nın, lider konumuna gelmesi ile dünyanın durumu ne olmuştur, İslam âlemi bu durumu tersine çevirebilecek midir?

Müslümanların gerilemesinin dünya ve İslam âlemi açısından ne anlama geldiği ve genel manada dünyaya neler kaybettirdiği sorularına Ebu'l Hasen En-Nedvî bu eserinde cevaplar getirmektedir. Kitabı sekiz başlıkta şu şekilde özetletmek mümkün:

1-Cahiliye devri

Miladi VI. asır, tarihin en karanlık en geri ve en karmaşık devirlerinden biriydi. Bu asırda büyük dinler, bazı oyunbaz münafıkların oyuncağı haline gelmişti. Semavi ruh ve şekillerini kaybettiler. Hristiyanlık bir medeniyete destek olacak veya bir devlete ışık tutacak ve insanlığın problemlerine çözüm getirebilecek güçte evrensel bir din olmadı. Fakat hâlâ Hz İsa'dan izler taşıyordu. Daha sonra Paul geldi ve Hristiyanlığı putperest inançlarla karıştırdı.

Daha sonra gerek dinler ve gerekse dinlerin iç meseleleri konusunda felsefi çatışmalar baş gösterdi. Bu çatışmalar, Roma'da Şam Hristiyanları ve Romalılar arasında ayyuka çıktı. Bu devirde, Roma İmparatorluğu'nda ve doğuda, içtimai çöküntü son haddine varmıştı. Mısır gibi bereketli bir toprak, Hristiyanlık yüzünden bahtsız bir ülke oluvermişti. Habeşler putlara tapıyordu. Avrupa zaten karanlık çağlarını yaşıyordu. Yahudiler dinin anlam ve önemini diğer milletlerden daha iyi biliyorlardı ama daima zulüm, işkence ve baskı altındaydılar. Yahudiler ve Hristiyanlar birbirlerine karşı kışkırtılıyor ve büyük çatışmalar yaşanıyordu. İran'da Kisralar kutsallaştırılmıştı ve ateşperestlik günden güne yayılıyordu.

Uzak ülke Çin'de Lao-Thisse dini putperestliğe dönüştürülmüştü. Budizm için de aynı kader yaşanıyordu. Brahmanizm, onu heykeller dinine dönüştürmekteydi. Türkler, Moğollar henüz iptidai dönemlerini yaşıyorlar, medeniyetin pek çok alanında geri durumdaydılar. Hindistan, tarihinin en geri devrini yaşıyordu, toplum vicdansız sınıflara bölünmüştü.

Araplar ise Cahiliye döneminin şirk anlayışına rağmen ifade gücünde, hürriyette, izzet-i nefiste, binicilik, kahramanlık, hafıza kuvveti, üstün zekâlılık ve eşitlikte çok daha ileri ve üstün bir konuma sahipti.

2-Cahiliyetten İslam'a geçiş

Hz. Muhammed, peygamber olarak gönderildiği zaman dünya şiddetli zelzelelerle sallanıyordu, bayağılaşan bir insanlık tablosu ile karşılaştı.

Hz. Muhammed sadece bir bölgenin adamı, bir ülkenin lideri değildi; o bütün insanlığa yön vermek üzere gönderilmişti. Cahiliye toplumu, bu eşsiz davetin mahiyetini anlayamadı. Örf ve adetlerini savunmaya geçtiler. Resulullah ise onların cehaletini apaçık ortaya seriyordu.

İlk dönem Müslümanlarının ruhu Kur'an'la besleniyor, imanla terbiye oluyordu. Mekkeli muhacirlerle Medineli ensarı birbirine bağlayan dindi. Bu tablo İslam'ın özünü temsil ediyordu. Resulullah insanlık tarihinde eşine rastlanmayan bir inkılap yapmıştı. O inkılabın getirdiği iman, insanları yalnız ve ıssız yerlerde kuduran şehvetlerinden, arzu ve ihtiraslarından çelik bir zırh gibi koruyordu.

Ahiret imanı; Müslümanların kalplerine eşsiz bir cesaret, cennet hasreti ve hayatı küçümseme duygusu veriyordu. Öyle bir imana sahip olmadan önce hem sosyal hem de ruhsal bir anarşi içindeydiler. Bu imandan sonra ise hayatın bütün eğrilikleri doğrultulmuştu.

Irkçılık davası gütmek yasaklanmıştı. Her insan birbirine karşı sorumlu tutulmuştu, benzersiz sevgi ve fedakârlıklara şahit olunuyordu. Hz. Muhammed, nübüvvet anahtarını insanlık tabiatının kilidine sokarak insan fıtratındaki hazineleri ortaya çıkarmış ve buhranlar içinde kıvranan dünyayı yeni bir hedefe yönelterek parlak bir zaman yaşatmıştır.

3-İslâm dönemi

Müslümanlar, tarih sahnesine çıkar çıkmaz dünya liderliğini ellerine geçirerek insanlığı hastalıklı hale getiren milletleri yerinden ettiler. İşte bu "Hulefâ-i Raşidin" dönemi; tarihi devirler içinde en parlak, en güzel dönemdi. İslamiyet, yeryüzünü güllük gülistanlık yapma amacını taşıyordu. Bu amaç doğrultusunda dünyaya güzel örnekler bırakacak faaliyetler içine girilmiştir.

Daha sonra Müslüman toplum da diğer milletler gibi bir bozulma durumu yaşamaya başladı. Hilafet, liyakatsiz ellere geçti; din ile siyaset pratik olarak ayrıldı. Din adamları ve fakihler, sultanların işine geldiği zaman kullandıkları özel müşavirler oldular. Bazen de kendi hallerine bırakılıp hiç dikkate alınmadılar. Devlet adamları ve halifeler din ve ahlak yönünden halka örnek olacak durumda değildiler; birçoklarında nefsani ve cahiliyeye ait eylemler vardı.

Faydalı ve teknik bilimlere önem vermediler. Bunun yerine Yunan'dan alınan felsefe ve teolojiye yöneldiler. Büyük sapmalar ve bid’atler görülmeye başlandı. İslam'ın uzaklaştırdığı hurafelere yeniden dönülmeye başlandı. Hicri XI. asırdan sonra İslamiyet'in üzerine büyük bir karanlık çöktü. Haçlı orduları, İslam topraklarını yağmalamaya başladılar. Bunlara karşı çıkan ve etkili de olan; Selahattin Eyyubi gibi büyük liderler de göçüp gidince, İslam dünyası hepten savunmasız kaldı.

Daha sonra Osmanlılar ortaya çıktı ve İslam büyük bir savunucu kazandı. Avrupa'ya karşı önemli zaferler elde ettiler. Yüzyıllardır fethine uğraşılan İstanbul, Türkler’e nasip oldu ama daha sonra Osmanlı da gerilemeye başladı. Avrupa ilerlerken Osmanlı yerinde saydı. İlmini atılımlarla geliştiremedi. Özellikle de savaş teknolojisinde geride kalmaları, Avrupalılar’ın gitgide açılmakta olan yolunu birdenbire büyük bir biçimde genişletti.

4-Avrupa'nın gelişimi

Batı medeniyeti, Avrupa'nın karanlık çağlarının orijinal bir çocuğu değildir. Bu medeniyet doğrudan doğruya Yunan ve Roma medeniyetlerinin bir devamıdır. Yunan medeniyeti; bilim, sanat ve felsefesi ile Roma medeniyeti ise askerlik, memleket nizam ve intizamı hakkındaki üstün becerileri ile Avrupa’ya kaynaklık etmiştir.

Roma İmparatorluğu, Cumhuriyet devrinin sonlarında büyük bir ahlaki çöküntü içine girdi. Daha sonra İmparator Konstantin ile birlikte Hristiyanlaşmaya başladılar. Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu tarafından büyük tahribatlar gördü. Kaba ruhbanlık, putperestlikle eski gelenekler, rahiplerin tuhaf davranışları ruhbanlık içindeki ahlakın bozulmasına ve yine bu ruhbanlığın azgın materyalizm karşısında yenilmesi Hristiyanlıkta büyük yaralar açılmasına sebep oldu.

Daha sonra kilise, bilim adamları üzerinde terör estirmeye başladı. Kilisenin ilim adamlarına karşı giriştiği vahşet, reformist münevverlerin köklü bir inkılaba yönelmesine sebep oldu.

5-Batı'nın materyalizme yönelişi

Avrupa, hayat damarlarını kurutup bütün hayatiyetini kaybettikten sonra materyalizme yöneldi. Avrupa bütün hayati ve manevi değerleri ile materyalizm sultasına girdi. Materyalizmin zihin teşkilatı ve materyalist medeniyetin gittikçe hız kazanması, buna mukabil din ve geleneklerin gerileyip medeniyete ayak uyduramaması, Hristiyanlıkla materyalizmin bir araya gelmesini güçleştirdi.

Böylece Avrupa yavaş yavaş dinden uzaklaşmaya başladı, ahlakı ve utanmayı bir kenara atarak dipsiz bir uçuruma yuvarlandı. Avrupa'nın her tarafında yazarlar, müellifler, edipler ve filozoflar koro halinde materyalizmin borazanını öttürmeye, kalemleriyle materyalizmin zehrini kitlelere aktarmaya başladılar.

Şüphesiz ki; bugün Avrupa'nın ruhu ve kalbine egemen anlayış Hristiyanlık değil; materyalizmdir. Avrupa'nın siyasi, içtimai ve ahlaki nizamlarında veya Avrupa milletlerinin ortaya koydukları bütün sistemlerde materyalizmin izlerini bulmak son derece mümkündür.

Materyalist Avrupa'nın insan üzerindeki görüşlerini destekleyen siyasi ve sosyal sahayı daha da içinden çıkılmaz hale getiren bir gelişme de Darwin'in Tekâmül Nazariyesi olmuştur. Halk yığınları bu teorinin ilmi kuvvetine bakmadan ve yeterince anlamadan mevcut teoriye kucak açıp onu benimsemişlerdir. İnsanlar adeta bu teori ile dine ve kilise adamlarına karşı kullanacakları şiddetli bir silah bulmuşlardır.

Ahlaki değerlerden, Allah korkusundan ve ahiret inancından yoksun büyük mevki sahipleri; politikacılar, sorumlu şahıslar zaman zaman en pespaye insanların bile tenezzül edemeyeceği cinayetler işlediler. Bu cinayetler ya siyasi bir menfaat yahut ülkelerinin veya milletlerinin çıkarı için işleniyordu.

Sözün özü; materyalistleşen Avrupa, materyalist olmasının bir neticesi olarak büyük çaplı ölüm işlerine girişmiş ve dünyaya eşi benzeri görülmemiş vahşetler yaşatmıştır.

6-Avrupa intihara gidiyor

Avrupalılar, büyük gelişmeler göstermiş, mucit ve kâşifleri ile deha devirleri yaşamıştır. Bu gelişimin temelini ise din ile yaşanan köklü bir tezatlık oluşturmuştur.

Avrupalılar dini kendilerine haram kıldılar. Böylece ahlaki bir engel, dini bir fren yahut kendilerine doğru yolu gösterecek ilahi bir ilmin kılavuzluğundan mahrum kaldılar. Asırlardan beri dünya nimetlerine aldanarak ahlakla kuvvet ve ilim ile din arasındaki dengeyi kaybetmişlerdir. Avrupa'da bilim ve kuvvet Rönesans'tan sonra ahlak ve dinin aleyhinde gelişme göstermiştir.

Bunun sonucunda modern keşif ve icatlardan yararlanırken ahlaki bir çerçeveye uyma imkânları kalmamıştı. Eğer bu modern keşif ve icatlar, iyiyi tanıyıp ona yönelen kimseler tarafından kullanılsaydı; insanlığa büyük yararları olurdu.

Neticede; Avrupalılar bu dünyanın sonu nereye dayanır, bu hayattan sonra başka bir hayat var mıdır, sorularını unuttular. İnsanlığın midesi o kadar genişledi ki; hiçbir madde onu doyuramaz oldu.

7-İslam'ın dünya liderliği dönemi

Dünyadaki buhranların biricik çözüm yolu; dünya liderliğini temiz ve becerikli ellere teslim etmektir. Köklü ve gerçek değişime ancak materyalizm ve Cahiliye’nin kumandasında hareket eden Avrupa'nın liderliğini elinden alıp Hz. Muhammed'in ebedi risalet ve gerçek dini ile idare ettiği İslam âlemine vererek ulaşılabilir.

Bugün üzerine çöken bütün hastalık ve zafiyetlere rağmen yine de Müslümanlar; dünya liderliği ve cihan sulhu konusunda Batı milletleri ile mücadele edip yarışan, yeryüzünün yegâne kuvvet dengesidir.

Bugün İslam âlemi; nizamını, Avrupa'ya özenerek ve onların ülke kalkınmasında hiçbir payı olmayan yanlarını taklit etmekle sağlayamaz. Ancak Avrupa'nın her geçen gün uzaklaştığı ruhi ve manevi kuvvete sarılmakla sağlayabilir.

İslam âlemi, yeniden güçlenmek için üstün bir fiziki kuvvete erişmeye çalışmalıdır. Savaş tekniği, ticaret, zanaat sahalarını önemsiz görmemelidir. Hayatın temel ihtiyaçlarında Avrupa'ya muhtaç olmaktan vazgeçmelidir.

Aynı zamanda, bir topluluğu yücelten ve güçlendiren temel unsurlardan biri de ilimdir. İlimde gelişim sağlamaksızın hiçbir şeyde gelişim sağlanamaz. İslam toplumları, ilim ve araştırmada lider olmalıdır. Allah'ın yarattığı dünyayı, Allah'a en yakın insanlar olarak Müslümanlar en iyi şekilde tanımalıdır. Böylelikle dünya, İslam'ın bahşettiği iyiliklerden faydalanmaya yeniden başlayacaktır.

8-Arap dünyasının ehemmiyeti

Araplar dünya tarihinde önemli vazifeler yüklenmiş, derin izleri bulunan bir millettir. Aynı zamanda günümüz endüstri sahasının en önemli ihtiyaçlarından biri olan "kara altın" gibi büyük servet kaynaklarının üzerinde oturmaktadırlar.

Müslümanlar; Arap dünyasına, İslam'ın beşiği ve onun doğuşunu sağlayan zemin ve insanlığın akıl kaynağı olarak bakmalıdırlar. Arap âleminin ruhu, lideri ve öncüsü; Hz. Muhammed'dir. İman ise Arap dünyasını bütün beşeriyete muzaffer kılan yegâne güçtür.

Bugünkü dünya durumunda, Araplara düşen bazı vazifeler vardır. Bu vazifeler, İslam'ın yeniden dünyaya egemen bir kuvvet olması için zaruridir.

Araplar tarihte pek çok askeri yönleriyle ileri seviyedeydiler, bugün o eski meziyetlerini canlandırmaları gerekir. Arap toplumunun içinde Batı medeniyetinin tesiri ile oluşan zengin sınıf ve fakir sınıf arası büyük bir uçurum mevcuttur. Bu durumun hal çaresine bakılmak icap eder.

İslam dünyasında, özellikle de Araplardaki yerleşik diktatörlük anlayışından İslami bir usul ile kurtulmak gerekir. Araplar millet olarak şuur sahibi olmalıdır, Batı ve kendileri arasındaki temel farkları idrak etmelidir; en önemlisi de ticari ve malî bağımsızlık konusunda düşünmek ve faaliyete geçmek zorunluluğu kapımızı her geçen gün daha sert bir vuruşla çalmaktadır.

Müslümanlar dünyaya egemen olan, dünyayı nizamları altında tutan bir topluluk oldukları zamanlarda; insanlık büyük ihsanlara gark olmuştur. Müslüman âlemi, inancının özünü oluşturan faziletleri dünyaya yayabilmiş ve daha müreffeh bir insanlık idealine yönelik adımlar atabilmiştir. Daha sonra, çeşitli sebeplerle egemenliklerini yitirmiş ve batının liderliğini seyretmek zorunda kalmışlardır.

Daha iyi bir insanlık yolunda atılan bu adımlar, Batı medeniyeti tarafından geriletilmiş, cahiliye döneminin karanlığı dünyaya tekrar yayılmıştır. İki medeniyet de büyük atılımlar göstermiş birininki insanlığı iyiliğe, diğerininki maraziliğin en uç noktalarına götürmüştür.

Ebu'l Hasen En-Nedvî, dünya ve İslam tarihinden çarpıcı anekdotlar göstererek bu durumu somutlaştırmış ve İslami hayatı dünya çapında daha etkili kılmaya yönelik öğütler vermiştir.

Yayın Tarihi: 03 Mart 2020 Salı 12:00 Güncelleme Tarihi: 31 Mayıs 2020, 22:03
banner25
YORUM EKLE

banner26