banner17

Unutmak gibi, hatırlamak da nimettir

Hüseyin Su’nun 'Bir Yağmur Türküsü’nden kastı, özelde Müslümanların, genelde ise tüm insanların farkında olunsa da olunmasa da bir arayış içinde ve bir yitiğin ardında olmaları mevzusudur. Fatih Pala yazdı

Unutmak gibi, hatırlamak da nimettir

Halk hançeresinin ortak sesi ve halk yüreğinin ortak duygusu, ortak vurgusudur.” diyor türküler için Hüseyin Su, Bir Yağmur Türküsü (Şule Yay., Ocak 2015) isimli kitabında. Konu, olay ve kişi yoğunluğunun bol olduğu çalışmasında, türkü konulu üç denemesiyle dikkatleri ve ilgileri bir güfteye, bir güzel besteye çekiyor Su. Zaten kitaba ismini veren “Bir Yağmur Türküsü” yazısı da dikkatlerin ve ilgilerin kendinde toparlanmasına yeter derecede. Söz konusu diğer iki yazının başlıkları “Meyrik Türküsü” ile “Eşik’i Aşamayan Türküler” şeklinde. Türkü ile başladığı sözlerini yine türkü ile noktalıyor yazarımız bu eserinde.

Türkülere tanımlar geliştirirken, onlar hakkında halkın ortak sevinci, acısı, hüznü, derdi, tasası, gamı, kederi, isyanı, feryadı ve figanı ifadelerini kullanıyor. Bir türkünün, efsanesini ve öyküsünü, üzerine yakıldığı olayın kahramanlarını, zamanını ve mekânını hep değiştirerek sürekli yaşattığını söylüyor. Hüseyin Su’ya göre, türkülerin hayatiyetinden söz etmek bile fazla gelir. Çünkü türküler, yüreğimizde ve dudağımızdadır her zaman. Türküleri yaşarız hep. Bir yanımızı türkülerde bulur, bir yanımızdan türkülerle vuruluruz her zaman Hüseyin Su’nun penceresinden baktığımız vakit. Türkülerin tarihimiz, türkülerin toprağımız olduğunu; bayramımızın, düğünümüzün, ölümümüzün türkülerle ve türkülerde anlam bulduğunu; sağlığımızda türkülerle gönenip, sayrılığımızda türkülerle inlediğimizi hatırlıyoruz onun sözleriyle yeniden.

Maraş yöresine ait olan Meyrik türküsünü konu edindiği denemesiyle, sanki başyazıyla sondaki yazıyı birleştirip kitabını türküler geçidi eylemeyi yeğlemiş gibi yazar. Elbette ki yalnızca türkülere yer vermiyor denemelerinde. Lakin başta, ortada ve sonda türküden dem vurulunca, türkü kuşatması altında beste beste ünleyen bir çalışmayla muhatap olma hissiyatının yoğunluğunda kalıyoruz gayriihtiyarî.

Nedir yitirdiğimiz?

Hüseyin Su’nun Bir Yağmur Türküsü’nden kastı, özelde Müslümanların, genelde ise tüm insanların farkında olunsa da olunmasa da bir arayış içinde ve bir yitiğin ardında olmaları mevzusudur. Bir zaman bulunulan ve tekrar yitirilen, yeniden bulunulan ve bugün yine yitirilen üzerinde düşünür “Nedir yitirdiğimiz?” sorusunu önüne alarak. Bulunduğunda değeri anlaşılmayan, yitirildiğinde ise onsuz edilemeyen ve sanki insanın kendisini de yitirdiği bir yitiklik hali, bir yitirme ahvali oluyor aslında ondaki bu yağdıkça yağan türkü.

Eşik’i Aşamayan Türküler”de, bir zamanlar perdelenen bir oyundan bahis açar Su, adı Eşik olan. Oyundaki köylü ve kentli ayrımından, çelişkisinden, mesafesinden kareleri yazısına taşıyor. Öz benliğinden ayrılma, kopma, uzaklaşma tehlikesi vardır eşikle imtihan edilenlerin türkülerinde. Ayaklarının altındaki toprağı, bilmedikleri, görmedikleri ve bir türlü anlayamadıkları birileri, habire çekip durmaktadırlar. Kime yaslansa bu insanlar, aldanacaklarını görürler. Zira dürüstlük, terk edip geldikleri dağlarda kalır ve o dağların eteklerinde karlar erimeye doğru yol alırlar. Onun için aşamaz eşiği onların türküleri.

Kitabın geneline göz attığımızda, denemelerin çoğunluğunda eleştirel bir havanın estiğini sezinliyoruz. Okunulan bir kitaba, izleyicisi – dinleyicisi olunulan bir programa, bir şekilde kendisine yakın bulunulan bir şahsa ya da şahıslara dönük eleştirel yaklaşımlar, eleştirel itirazlar, bunlarla birlikte eleştirel yapıcılık mevcut denemelerde. Yazın dünyasının içinden hayatı arşınlamanın belki de duyarlılığı olsa gerek Hüseyin Su’daki bu tavır, bu yaklaşım, bu tarz...

Bir kitabın adı dahi etkiler insanı

Dedik ya hani yalnızca türküler yer edinmiş değildir çalışmada; unutmanın da, hatırlamanın da insan için bir nimet olduğuna dair söz kümeleri var mesela sayfaların arasında. Nimetlerden bir nimet olan unutmayı, unutmak istediğimiz düşüncelerin ve olayların sıkıntılarını yaşarken, birçok şeyi unutarak rahatladığımızda anlayacağımızı söylüyor yazarımız; bunun için de belleğimizin silgecine tutunduğumuzu ifade ediyor. Yine bir diğer nimet olarak tanımlanan hatırlamakla ilgili olarak, birçok anımızı, olayları ve kişileri hatırlamak istediğimizi, hatırlamak için çaba harcadığımızı, belleğimizin ceplerini bir anıya ulaşmak için karıştırdığımızı ve bu karıştırma halindeyken parmaklarımızın ucuna, daha mühimi ise yüreğimizin bir yanına bir anı sıcaklığının değmesi için uğraştığımızı terennüm ediyor.

Kitapların, önce adlarıyla okuyucuyu vurduğunu ve sonra da bu vuruculuğun kapak ve iç düzenleriyle sürdüğünün hatırlatmasını buluyoruz “Güzel eylem: Sevgilinin Evi” başlığını alan yazıda. “Güzel bir kitabı, adını okur okumaz, kapağını görür görmez tanıdığımız çok olur. Güzel bir kapak ve adın ardında hiçbir şey bulamadığımız, yanıldığımız, yazıklandığımız da olur elbette. Kötü bir ad ve kapak nedeniyle önemsemediğimiz, hatta kaçırdığımız kitaplar az mı olmuştur?” der burada Hüseyin Su. Yazarımızın bu yazısındaki amacı, Yedi Gece Kitapları’nın yayımladığı pek çok kitabın yanı sıra, Sevgilinin Evi adında Ömer Lekesiz’e ait kitaba dikkat çekmektir. ‘Kâbe/Beytullah’ konulu bir kitabın adının böyle konması, Hüseyin Su’yu hakikaten vurmuş. Bu vurgunu hiç çekinmeden dile getirmiş sözleriyle.

Son olarak, yazarımızın “Dağınık Dünyaların Öyküleri” adındaki yazısında, ‘kadın yazar – erkek yazar ayrımı’nı gündem ettiği bir noktaya değinmekte fayda mülahaza ediyoruz. Yazarı “kadın yazar”- “erkek yazar” şeklinde tanımlamanın, ayırmanın yazı bağlamında doğru ve yararlı olmasa da, fizyolojik ve psikolojik dünyaları, bu dünyaların aidiyetleri, taşıdıkları kalıtımsal etkenlerin belirleyicilikleri ve topluca bunların anlaşılmasında “dikkate alındığı”nın inkâr edilemez bir gerçek olduğuna değiniyor. Bunun bir ön şart olmadığını belirledikten sonra, kadın da olsa, erkek de olsa, kadını da yazsa, erkeği de yazsa yazarın yazar olduğunu ifade ediyor ve asıl vurucu sözü şu cümlesinde kullanıyor: “Kadınlık ve erkeklik, yazarın değil, insanın cinsiyetidir.” Nasıl ki yazarımız, yukarıda söz konusu olan ‘Sevgilinin Evi’ ismine vurulduysa, biz de onun Bir Yağmur Türküsü’ndeki bu sözünde yaşadık o duyguyu.

Yılların verdiği anı ve söz birikimiyle örülen bu çalışma, ilgililerine çok şey verecektir kanaatindeyiz. Güzel öykü kitaplarından sonra, denemelerini okumak da güzeldi Hüseyin Su’nun. Biz, sevdik; diğer sevecek olanlara selam olsun.

Fatih Pala yazdı

Güncelleme Tarihi: 28 Ocak 2019, 16:44
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20