banner17

Ümmete faydalı çeng olur mu?

500 yıl önce yazılmış Ahmed-i Da'i'nin 'Çengname' mesnevisini Elif Sezer dikkatinize sunuyor.

Ümmete faydalı çeng olur mu?

Çengname beni okurken

Ademoğlunun canlı olanı  özneleştirmek gibi bir eğilimi vardır. Bunu sadece dağla, taşla, denizle, ağaçla, yıldızla karşılaşmasında yapmakla kalmaz, metinlerle karşılaştığında da onu okuduğunu, açtığını düşünerek eser üzerinden kendisine bir hâkimiyet duygusu oluşturur. Oysa metin orada öylece durur durmasına ama insan ona bir kez gitmeye görsün o da okuyucusuna bakmaya, onu okumaya, onu dönüştürmeye başlar. Bu açıdan bakınca, Kur’an-ı Kerim’in her dönem ve her kültürdeki insanı bambaşka etkilemesini de insanoğlu ile arasındaki karşılıklı okuma, açılma ve dönüştürme ilişkisinin çok çeşitli olmasına bağlayabiliriz. 

Böyle büyük laflar ettiğime bakanlara, İhsan Eliaçık’ın “Yaşayan Kuran” kitabından aldığım ilhamla cümlelerime başladığımı söylersem inşallah merhamet ederler. Asıl derdim, bizden beş yüz yıl önce yazılmış bir metni, Ahmed-i Da’i isimli zatın “Çengname” mesnevisinde gördüğüm güzelliği ucundan kıyısından paylaşmaktır. Çengname’yle hikâyemizi anlatırken, elimden geldiğince, onu anlatma/açıklama görevini üstlenmiş gibi değil de aramızda kurulan muhabbeti gösterebilirsem ne mutlu bana.

Çengname ile tanışmamız

Bir gün, İskender Pala’nın  “Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü”nü karıştırırken karşılaştım onun ismiyle. Çengname, 1405-1406(Hicri 808)’da yazılan, 15.yüzyılın ilk telif eserlerindenmiş ve Yıldırım Bayezid’in şehzadelerinden Emir Süleyman’a sunulmuş. Eser bir gelenek olarak Allah’ın birliğini anlatan ‘tevhid’ bölümüyle başlar. Hz. Peygambere övgü bölümü olan ‘naat’le ve dört halifeye övgüyle devam edermiş. Ardından gelen asıl hikâye, bir ana hikâye ve onun etrafında oluşan dört kısa hikâyeden oluşurmuş. Tasavvufi ve sembolik bir esermiş.

Bu ansiklopedik bilgilerle karşılaştıktan sonra peki ismindeki ‘çeng’ de neyin nesi diye merak ederken elimin altındaki kitapları ve interneti karıştırmaya devam ettim. Antik Yunan’dan kalma ismiyle, bugün birçok şey gibi sadece Batı’da olduğunu zannettiğimiz ‘arp’a benzeyen çeng, meğer Arap, Uygur, Çin, Japon ve 17.yüzyıla kadar da Osmanlı kültüründe de farklı formlarda görülen bir çalgıymış. Günümüzde, kemençevi olduğunu bildiğimiz Fikret Karakaya, dönemin minyatürlerinden ve özellikle Ahmed-i Da’i’nin Çengname’sinden hareketle çeng’i yeniden yapmış ve Bezmara grubunda çalmaya başlamış. Tüm bunları öğrendikten ve hatta çengi Bezmara’dan canlı olarak dinledikten sonra onun yanına ‘kütüphaneye’ gittim ve işte böylece tanışmış olduk.

Çengname ile Aramızda Geçen Muhabbet

ÇengnameYigirmi dört ebrişim kılı var 
Veli her kılımın yüz bin dili var

Ağaçdan saz ipek kıllar dakılmış

Deriden üstine yaku yakılmış 

 

Yigirmi dört şu’be altı avaz

On iki perdeden söyler kamu raz 

Makamat içre çün seyran ider ol 
Aresto aklını hayran ider ol

İşte böyle selamlaştıktan sonra ona iki hemşehirlinin birbirlerine nereli olduklarını sorması gibi ben de ona:

- “Neredendür özün/ Kimlerdendür aslun/ Nedür nev’ün nedendür cins ü faslun?” diye sordum.

-“Sana benziyorum” dedi. “Ama sana nasıl benzediğimi görmek istiyorsan benim hikâyemi dinlemelisin. Ben, ipek kıllarım, servi ağacım, ahu derim ve at kıllarından yapılma perdem olmak üzere dört bölümden oluşurum; ancak bu bölümler başlangıçta bir arada değildi. Bak nasıldı:

İpek kıllar

Hz. Eyüb, Allah’ın takdiri ile birdenbire hastalanır ve başına aç kurtlar üşüşerek onu yemeğe başlarlar. Bu kurtlar arasında bir kötü kurt, onun yüreğine dişlerini batırır. O kadar sabreden Hz.Eyüb, sevgi hazinesi olan yüreğini koruması için Allah’a dua eder. Allah ona ayağı ile yere vurmasını, topraktan su fışkıracağını ve onu içip onunla yıkanması gerektiğini söyler. Böyle yapınca tüm kurtlar dağılır, bir bahçedeki bir dut ağacına üşüşürler. Kurtlar çok fazla yedikleri için kendi kefenlerini(yani kozalarını) kusarlar. Geceleyin birkaç kefen soyucu gelerek onları alır ve iplikçiye verir. İşte çengin ipek kılları bu ipliklerden yapılmıştır. Çengçi kılları çekip düzenlerken, her an durmadan ağlatır. İşte ipek kıllar bu geçmiş sergüzeşti ve Hz.Eyüb’ü hatırlayarak inlemektedirler.

Servi ağacı

İrem bağında, etrafında gül, menekşe, reyhan, nesrin ve laleler bulunan bir ağaç vardır. Rengârenktir. Dünyadaki her türlü yemiş onda vardır. Baharda sarı, kırmızı, yeşildir. Kışın beyaz renkli bir kürk giyer, başına mücevherlerle süslü bir taç koyar. Bu şekilde hoşluk içerisinde ömrünü geçirirken bir gün o bahçenin sahibi gelir ve baltasını belinden çıkarıp ona ayağından vurmaya başlar. Böylece onu zorla öz varlığından ayırır. Kuruduktan sonra marangoz onu alıp çeşitli eşyalar yapar. Kimisinden kalem, sandık, kimisinden ud, şeşta gibi çalgı aletleri düzer. Bir kısmı da çengçinin eline geçer ve ondan bir çeng yapar. İşte çengin servi ağacı bu sergüzeşti hatırlayıp ağlayıp inlemektedir.

ÇengnameAhu derisi

Bütün dünya sahralarını görmüş, Yemen’den Çin’e kadar koşar. Geyik gördüğünde kuş gibi uçar, avcılardan peri gibi kaçar. O, dünyanın bütün güzel kızlarını ona benzettikleri gözleri sürmeli ahudur. Nice Behramlar, Keyhüsrevler onun aşkıyla yanıp tutuşur sahralar gezer. Bütün şahların ve beylerin gayesi onu avlamaktır. Ama kimse bunu başaramaz, böylece sahralarda hoşluk içinde gezer, koşar. Bir gün birkaç atlı adam, çıkıp terkeşlerinden oklarını çıkarıp yaylarını doldururlar ve ahuya atarlar. Böylece ömrü tükenir, aklı başından gider, içi yanar ve yüreği dışarı fırlar. Kemendle yakalayıp derisini yüzerler. Kaba etlerinden kebap yapıp başını, yüreğini, dalağını yer bitirirler. Derisini getirip bir tabakhaneye satarlar. Tabak, o nazik derinin üstüne nice işlemeler yapar. Tevrat, İncil, tefsir yazar. Kimisine dualar yazıp yaldızlarla süsler. Bu resimlerin kimi büthaneye konur. Nihayet bir çengçinin eline geçer. O, deriyi gerip çenge takar. Şimdi çengin ağacını sıkı tutan ve çengin sedasını veren odur. 

At kıllarından olan perde

İnsanoğlundan önce cihanı tutan, dağlar aşıp denizler geçen, yedi iklimi gezip, baştanbaşa cihanı dolaşan bir at vardır. Bütün beylerin aradığı ‘atların beyi’ odur. Hamza’nın Aşkar’ı, Ali’nin Düldül’ü, Hüsrev’in Gülgun’u ve Şebdiz’i, İshak’ın, Rüstem’in, Behram ve Keykubat’ın atı odur. Tüm mısri, tazi, iğdiş, rum atlarından hızlı, rüzgâr gibidir. Dünyanın kötülüklerinden habersiz, heybetli ve mutlu bir hayat sürerken, bir gün Tatarlar ardına düşerler. O şefkati yok, hışmı çok zalimler onu kementle yakalarlar. Boğazını kesip yerler. Yelesini ve kuyruğunu da keserler. O at kılları, hüner sahibi birinin eline geçer. Kimini urgan, kimini sancak, kimini alem başında tuğ yapar. Sonunda çengçinin eline düşer. O da at kıllarını çenge takıp perde yapar. İşte bütün nağmelerin perdesi ondan yapılır. İpek kılların başları ona sıkıca bağlanır, eğer at kıllarıyla sırdaş olmazlarsa bu ipek kıllar birbiriyle asla aynı ahenkte olmazlar.”

-“Şimdi anlıyorum” dedim. “Beni de anasır-ı erbaa’dan yaratan bir Rabbim vardır. Çengin çanağı olan tahta, benim maddi yapıma (vücuduma); çanağın üstüne gerilmiş deri, endamıma (suretime, güzelliğime); ipek teller, benim dil ile ifade etme gücüme (konuşma yeteneğime) ve at kuyruğundan yapılmış perdeler de benim idrak gücüme (düşünme ve irademe) benzerler. Benim de yapım karmaşıktır, nefsimi ehlileştirmeye çalışırım. Ben de yar bildiğim yaradanımdan ayrı olduğum için özlem çeker, ağlayıp inlerim. Ehl-i mutasavvıfların dediği gibi ben ancak ‘şeriat, tarikat, hakikat ve marifet’ bir arada olursa ve en önemlisi aşk olursa ilahi visale erişebilirim. Gözüme ve zihnime görünen güzellikleri gönlüme taşımayı bilirsem, baktığım her şeyde onun tecellisini görürsem ben de senin gibi kendi sesime kavuşurum.

ÇengnameÇengname’nin bende, benim Çengname’de gördüğüm  

Ben ona bunları söyledikten sonra bana şöyle dedi:

Görüben fikre taldum tana kaldum

Cehan bir yana ben bir yana kaldum 

 

Didüm vardur bunun bir dürlü hali

Degül ma’ni çü her suretde hali

Çengname ve benbirbirimizdeki benzerlikleri görürken bir yandan da kendimize daha çok dönmüştük. Kendimize bakarken de onda, bende ve her yerde ve her surette olanı gören gönül gözümüzü, birbirimiz sayesinde biraz daha açmıştık. Birbirimizin suretinde Rabbimizi görmüştük.   

   

Elif Sezer bu çenge çağırmak için yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mart 2011, 20:56
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
selim ü. aşık
selim ü. aşık - 8 yıl Önce

sayın elif sezer'e hem kitabı tanıtması hem de kendi okuma serüvenini bizimle paylaştığı için çok teşekkürler,diğer yandan bezmara grubunun kurucularından fikret karakaya'nın çengi tekrardan bizlerle buluşturması da ümmet için fevkalade,ısrarla dinlemelerini tavsiye ederim herkese...elif hanım ve onun gibi edebiyat ve müsikişinasların yazılarının devamını bekliyor,kendilerine selam ve dua ediyoruz...

banner8

banner20