Uhrevî hasılat için en münbit zemin

"Bu yazıda tanıtmayı hedeflediğimiz Ramazan Risalesi, Mektûbât kitabının yirmi dokuzuncu mektubunun ikinci kısmında yer almaktadır. Müellif, söz konusu mektubun ilk kısmında İslâm şeairinden bir nebze bahsettiğinden ikinci kısmı da bu şeairden biri ama “en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı Şerif’e” ayırdığını ifade etmiştir." Rumeysa Alkış yazdı.

Uhrevî hasılat için en münbit zemin

Her birimiz oruç tutmaya alıştırıldığımız/buluğ çağına erdiğimiz yaştan itibaren Ramazan’ın gelişini heyecanla bekleriz. Öyle ki “eski Ramazanlar” denince gözlerimiz dolar, farklı duygulara bürünürüz. İnsan nefsi için bu kadar ağır bir ibadet olmasına rağmen Ramazan’ı bizim için böyle özel kılan şeyin ne olduğu sorulduğunda hiç şüphesiz hepimizin cevabı farklı olacaktır. Peki, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine göre Ramazan’ı ve orucu farklı kılan şey neydi? İşte Ramazan Risalesi, tam da bu sorumuza cevap olmak için Üstad’ın kendi kaleminden çıkan veciz ve istifadesi bol bir risale.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde 1878 yılının Ocak-Mart aylarına tekabül eden Hicri 1295’te dünyaya geldi. İlköğrenimine doğup büyüdüğü çevrede başlayan Said Nursi, on dört yaşına geldiğinde Doğubayazıt’ta Şeyh Muhammed Celâlî’nin ders halkasına katılarak kendisinden icazet alır. Dönemin çevre medreselerinde on beş yılda okunan 100’ü aşkın kitabı mütalaa etme fırsatı bulur. Bu dönemde çeşitli icazetler almasının ardından Siirt’e Molla Fethullah Efendi ile görüşmeye gider. Fethullah Efendi, Said Nursi’yi çeşitli imtihanlara tâbi tutar ve kendisi bu imtihanları başarıyla tamamlar. Bu süreçte Harîrî’nin el-Makamât isimli kitabından verilen metni bir defa okuduktan sonra ezberden tekrarlaması üzerine hafızası ve zekâsı ile ün salan diğer bir Makamât yazarı Bediüzzaman el-Hemedânî’ye atfen kendisine Bediüzzaman lakabının verildiği nakledilir.1

Birinci Dünya Savaşı’na kadar ilme hizmetlerini muhtelif şekillerde sürdüren Nursi, savaşın ardından hayatını sürgünlerle ve esaretlerle geçirir. İki yıllık Rus esaretinin ardından dönemin yönetimi tarafından Anadolu’nun Van, Erzurum, Burdur, Kastamonu, Isparta, Eskişehir, Denizli, Afyon gibi şehirlerine sürgün edilir. Yaklaşık yirmi beş yıl süren bu sürgün hayatı birçok insanın imanî problemlerine şifa niteliğinde olan Risale-i Nur Külliyatının yazılmasına vesile olmuştur.

KOCA BİR KÜLLİYAT İÇERİSİNDE RAMAZAN RİSALESİ NEREDEDİR?

Risale-i Nur Külliyatı olarak bildiğimiz “kırmızı kitap” serisi aslında dört temel eserden oluşmaktadır. Said Nursi Hazretleri muhtelif konularda ve zamanlarda yazdığı risalelerini sıraya dizerek bunları Sözler, Mektûbât, Lem‘alar ve Şualar olmak üzere dört temel kitapta toplamıştır.

Bu yazıda tanıtmayı hedeflediğimiz Ramazan Risalesi, Mektûbât kitabının yirmi dokuzuncu mektubunun ikinci kısmında yer almaktadır. Müellif, söz konusu mektubun ilk kısmında İslâm şeairinden bir nebze bahsettiğinden ikinci kısmı da bu şeairden biri ama “en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı Şerif’e” ayırdığını ifade etmiştir. Onun bu ifadesiyle Ramazan Risalesini yazmasındaki birincil gaye de anlaşılmış olmaktadır. Ramazan orucu, başlı başına İslâm’la müşerref olmanın bir göstergesi, müellifin kelimeleriyle Şeair-i İslâm’dan olduğu için kıymetlidir. Bu cihetle, her Müslüman’ın oruç ibadetinin hikmetlerini idrak etmesi gerektiğine olan inancından Said Nursi Hazretleri, risaleye Ramazan-ı Şerif’in pek çok hikmetleri arasından dokuz tanesini “dokuz nükte” hâlinde sıralayarak başlamıştır. Bu nüktelerde genel itibariyle orucun Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine, nefis terbiyesine, ahlâk güzelliğine, insanların sosyal hayatlarına, Kur’an-ı Kerim’in nüzulüne bakan yönlerine değinilmiştir. Söz konusu nüktelerden kısaca alıntılar yaparak Risale-i Nur gözünden Ramazan’a ve oruca bakan bir pencere açalım;

EVET! KARANLIKLI BU HAYAT-I DÜNYEVİYENİN

EN NURANİ LEYLE-İ KADRİ RAMAZANDIR

Bediüzzaman, Birinci Nükte’de oruç için, “Ehl-i imanın, Cenab-ı Hakk’ın o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmaniyetine karşı vüsatli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele etmesidir.” demek suretiyle bize orucun Cenab-ı Hakk’ın rububiyetini iliklerimize kadar hissettirdiğini, Rabbimizin bize olan rahmetini, cömertliğini hatırlattığını ifade ediyor. Hepimiz bir kere de olsa bu durumu yaşamızdır; iftara dakikalar kala göz göze geldiğimiz soframızda Allah Teâlâ’nın bahşettiği çok çeşitli nimetlerini bir arada gördüğümüz o anda içimizden bizim kul, O’nun ise Rab olduğunu haykırmak gelir. İşte Üstad’a göre gaflet perdesi altında kaldığımız bazı zamanlarda unuttuğumuz bu hakikati bize Ramazan hatırlatıyor. Çünkü oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir; abd olduğunu bildirir.

Risale-i Nur’a göre oruç, “Cenab-ı Hakka teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve nimetlere kendi ihtiyacını hissetmektir.” İşte bu yönüyle oruç şükrün anahtarıdır. Nitekim her ne kadar Allah Teâlâ’ya şükredecek sonsuz gerekçeye sahip olsak da bazen hakikî nimetlerin kıymetini ancak onların yokluğunda anlayabiliyoruz.

Müellif, önemli noktalardan bir diğeri olan, orucun nefis terbiyesi üzerindeki tesirine ikinci ve dördüncü nüktelerde değinmiştir. Kendisi Ramazan-ı Şerif’in, zengininden fakirine herkesin hür değil abd olduğunu, malik değil memlûk olduğunu anlamasının bir vesilesi olduğunu vurgulamıştır:

“Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, ‘O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde hür değilim; demek başkasının malıdır ve inamıdır. Onun emrini bekliyorum’ diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü manevi eder.”

Mühim nüktelerden bir diğeri olan altıncı nüktede Üstad, Ramazan’ı Kur’an ayı olması cihetiyle ele almıştır. Nitekim yeme içmeden uzak kalıp tıpkı bir melek vazifesine bürünen insanın, Kur’an-ı Azimu’ş Şan’ı sanki yeniden nazil oluyor ve Resul-i Ekrem Efendimiz’den  işitiyor gibi dinlemek gerektiğini belirtmiştir.

Nitekim bir sonraki nüktede Ramazan’da amellerin sevabının bire bin olduğunu, Kur’an-ı Kerim’in her bir harfine ise kendi hesaplamasına göre otuz bin hasenenin yazılacağını dolayısıyla bunun ahiret ticareti için gayet kârlı bir pazar, uhrevî hasılat için gayet münbit bir zemin, neşvünemâ-i a’mâl için, bahardaki mâh-i Nisan olduğunu latif bir şekilde ifade ederek bizleri bu kârlı ticareti yapmaya teşvik etmiştir.

Said Nursi Hazretleri, bu nüktenin devamında Ramazan müddeti içerisinde sık sık unutmaya meyilli olduğumuz bir hakikati, orucun en kâmil suretinin nasıl olması gerektiğini ise şöyle anlatmıştır. “Ve o orucun ekmeli ise mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır.”  Peki, bunu nasıl kolayca gerçekleştirebiliriz, sorusuna da yine kendisi cevap veriyor zira ona göre mide, vücut sistemimizin en büyük fabrikasıdır; o tatil ettirilirse vücuttaki göz, kulak, el gibi orucumuza zarar verme potansiyeli olan diğer küçük tezgahlar da kolayca ona ittiba ettirilebilir.

Ramazan-ı Şerif orucunun hikmetlerine dair yukarıda sayılan tüm bu nükteleri mantık ve gönül çerçevesinde sunan, yaprak sayısı az ama faydaları ziyadesiyle çok olan bu risale, her Ramazan arefesinde birkaç kez okunup idrak edilmesi gereken bir risaledir. Bu vesile ile insan, nefsine zaman zaman ağır gelen bu kıymetli ibadeti, hak ettiği veçhile yerine getirip Rabbimizin güzel bir kabulle kabul edeceği bir ibadet hâline dönüştürebilir.

Rumeysa Alkış

Hüma Dergisi, Sayı:15

Dipnot:

1 Hayatı hakkındaki bilgiler TDV İslâm Ansiklopedisi’nden özetlenerek alınmıştır.

Yayın Tarihi: 21 Haziran 2022 Salı 17:00
YORUM EKLE

banner19

banner36