Ufuk Açıcı, Tefekküre Vesile Bir Kültür Hizmeti: Osmanlı Mimarlık Kültürü

Üstad Ekrem Hakkı Ayverdi'nin hatırasına hazırlanan ''Osmanlı Mimarlık Kültürü'' kitabı üç bölüm halinde düzenlenmiş: 'Mimarlık Kültürü ve Adabını Yeniden Düşünmek', 'Yazılı ve Görsel Kaynaklarda Mimarinin İzini Sürmek' ve 'Binalar ve Baniler Üzerine Çeşitli Okumalar'... Mimarlık kültürümüze katkı sağlayan çeşitli makalelerin yer aldığı kitabı Yasemin Dutoğlu değerlendirdi.

Ufuk Açıcı, Tefekküre Vesile Bir Kültür Hizmeti: Osmanlı Mimarlık Kültürü

Ekrem Hakkı Ayverdi (1899-1984), uzun ve bereketli ömrünün ilk yarısında mimar ve restoratör olarak fiilen sahada çalışarak, son yarısında ise mimarlık tarihi araştırmalarıyla Türk kültürüne hizmet etmiş bir münevverimizdir. Yaşadığı dönem itibariyle adeta bir köprü olmuş, 600 yıllık Osmanlı kültürünü genç Cumhuriyetimize aktarma görevini ifa etmiş bu kıymetli kültür- sanat insanımız, vefatının 30. yıldönümüne denk gelen 2014 senesinde bir dizi etkinlikle anılmıştı. Bu kapsamda kurucusu olduğu Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı ile mezunlarından olduğu İstanbul Mühendis Mektebi (bugünkü İTÜ)’nin katkılarıyla 23-24 Ekim 2014 tarihinde Taşkışla yerleşkesinde “Uluslararası Osmanlı Mimarlık Kültürü Sempozyumu” düzenlenmişti.

Daha sonra bu sempozyumda sunulan bildirilerden bir kısmı makale haline getirildi ve Kubbealtı Neşriyat, Osmanlı Mimarlık Kültürü adıyla kitap olarak yayınlayarak (2016) daha geniş kitlelerin istifadesine sundu. Hatice Aynur ve A. Hilal Uğurlu tarafından yayına hazırlanan kitap, üç bölüm halinde düzenlenmiş: “Mimarlık Kültürü ve Adabını Yeniden Düşünmek”, “Yazılı ve Görsel Kaynaklarda Mimarinin İzini Sürmek” ve “Binalar ve Baniler Üzerine Çeşitli Okumalar”.

Mimaride adap

Gülru Necipoğlu, kitapta yer alan makalesinde, özellikle Sinan çağı külliyeleri ekseninde, mimarinin oluşumunu etkileyen kültürel kodlar üzerinden o günün toplumunu şekillendiren önemli bir unsur olan adap kavramını tartışıyor ve yer yer günümüze göndermelerde bulunuyor. Yönetim kademesinde bulunan insanların yaptırdıkları mimari eserlerin, banisinin konumuna göre şekillendiğinin altını çiziyor. Elbette hiyerarşinin en üst noktasında bulunan padişahlar tarafından yaptırılan camiler, asıl yönetim yeri olan Suriçi’nde konumlanırken Bursa’dan beri devam eden bir gelenekle sanki topoğrafyanın doğal bir parçasıymış gibi tepeler üzerine yerleştiriliyordu. Böylelikle hem yapının ihtişamı, hem de şehre yaptığı katkı artıyordu. Çok sayıda minare ve şerefe, revaklı, sert zeminli şadırvanlı avlu, merkezi ve büyük kubbe ile piramidal hareketli cepheler padişah yapılarının ana unsurlarını oluşturuyordu.

Selatin (Sultanlar tarafından yaptırılmış olan) camiler sınıfına giren ve valide sultanlar, padişahların eş ve kızları adına yapılmış olan camiler iki minareli olabiliyorsa da ölçek ve yer seçiminde daha mütevazı davranılıyordu. Paşalar tarafından yaptırılan camiler daha küçük oluyor ve genellikle tek kubbe ile tek minare ihtiva ediyordu. Daha alt kademede yer alan haznedar, kapı ağası vs… gibi banilerin camilerinde ise kubbe ahşap kırma çatıya, revaklar da ahşap direkli mütevazı girişlere dönüşüyordu.

Suriçi İstanbul’u dışındaki beldelerde ve bilhassa Boğaziçi’nde doğal peyzajı ezecek ölçüde yapı yapılmıyor, küçük ölçekli sevimli yalı camileri ile yetiniliyordu. Hayratlar helal para ile hayrat sahibinin kendi cebinden harcanarak yaptırılıyordu. Padişahlar ise büyük anıtsal camileri çıkılan seferlerden elde ettikleri ganimet parası ile yaptırırlardı.

Yeni bir camiye ihtiyaç hasıl olması

Sonraki asırlarda Sultanahmet Camii ve Eminönü Yeni Cami inşaatları bu adabın çiğnenmiş olması nedeniyle halk arasında büyük tartışmalara yol açmış ve pek hüsnü kabul görmemişti.

Yeni bir cami inşaatı için, ihtiyaç hasıl olması da titizlikle uyulan bir adabtı. Hatta cami inşaatının zaruri olduğuna dair kadıdan belge alındığı durumlar da vaki idi. Sultanahmet Camii’nin altıncı minaresine padişah onayı ancak Kabe-i Muazzama’ya 7. minare eklendikten sonra verilerek edeb gözetilmişti. Yine de Ayasofya gibi ulu bir mabedin hemen yanında olduğu için fuzuli masraf yapıldığı gerekçesiyle halk nezdinde eleştirilmekten kurtulamamıştı.

Yazılı olmasa da toplumsal düzen içinde benimsenmiş olan bu adab çerçevesinde bilhassa Sinan döneminde altın çağını yaşamış imar hareketleriyle başta payitaht olmak üzere tüm imparatorluk coğrafyası dönüşerek yepyeni bir şekle bürünmüş oldu: “Mimarbaşının cazibeli yapıtlarıyla dönüşen şehir peyzajlarının ‘mahal duygusu’ ve ‘yer ruhu’ doğaya duyarlı, yepyeni mimari vurgularla tazelenmişti. Başta payitaht olmak üzere değişen şehir manzaraları, imparatorluğun ana yolları üzerinde dizilerek önemli merkezleri birbirine bağlamıştı. Belirli kurumlar, sosyo-kültürel pratikler ve ibadet tarzlarını kapsayan bu cami odaklı menzil külliyeleri yenilenmiş bir görsel düzenin temsilcisiydiler.” (Sayfa 65)

Türbeler cennet temalı yapılardır

Hakkı Önkal, Osmanlı türbe mimarlığını irdeleyen makalesinde, Osmanlıların İran ve Anadolu Türk toplumlarının kültür ve sanat geleneklerinin paydaşı olarak türbe yapma geleneğini sürdürdüklerini belirtiyor. I. Ahmet’e kadar ilk 14 padişah için müstakil 14 türbe yapılmışken sonraki 21 sultan için sadece 7 türbe yapılmış olması şüphesiz devletin yükseliş, duraklama ve gerileme dönemleriyle paralellik arz ediyor. Türbelerin ortak özelliğinin -ekonomik problem yaşanmayan yükseliş devirleri de dahil olmak üzere- tevazu ve mahviyetkârlık olduğuna, içi zengin süslemelere sahip olan Kanuni türbesinin dahi 17-18 m. yüksekliği aşmadığına dikkat çekiliyor.

Sonraki dönemlerde iç mekanların büyümesini; bazen çok sayıda şehzadenin birden katline bağlı bir zorunluluğun sonucu, türbelerin çok sayıda definle birer aile kabristanına dönüşmesine bağlıyor Önkal. Akli dengesi yerinde olmayan veya cinnet geçiren sultanların, atalarına ait türbelere gömülmeyip ayrı yerlere defnedildiklerine dikkat çekildikten sonra türbelerin sembolik anlamlarını şu satırlarla açıklanıyor: “Türbeler cennet temalı yapılardır. Bu yapılar özellikle iç bezemeleriyle, mekanın cennet bahçelerinden bir bahçe olarak tasavvur edildiklerini güçlü bir şekilde hissettirir. Tipolojik olarak türbelerin çoğunun sekizgen bir gövdeye sahip oluşu, cennetin sekiz kapısının varlığıyla açıklanacak bir form tercihidir. Göğü temsil eden kubbe, içte, kainatın sonsuzluğunu ve genişliğini sembolize eden ağ kompozisyonları ile süslenir. Türbe içindeki çinilerde ve kalem işlerinde bahar dalları, güller, laleler şakayıklar ve hatailer mekanın Cennet-ül Firdevs olduğunu anlatmak ister.” (Sayfa 111)

Külliye uygulamasının ilk örneği: Bursa Orhan Camii

M. Baha Tanman da, Osmanlı Mimarlık Kültürükitabında yer alan makalesinde Ekrem Hakkı Ayverdi’nin erken devir Osmanlı mimarisine dair tespitlerini üç yapı üzerinden örnekleyerek aktarıyor: Bursa Orhan ve Hüdavendigar camileri ile Edirne Üç Şerefeli Camii. Ekrem Hoca, Bursa Orhan Camii’ni kısmen günümüze ulaşan han, mektep, medrese, hamam gibi yapılarla birlikte inşa edilmiş olması hasebiyle asırlarca sürecek külliye uygulamasının ilk örneği sayarmış. Ayrıca dışarıdan okunabilen hareketli cephe ve daha evvelki yapılarda göremediğimiz alt kat pencere sistemi ile Osmanlı mimarisinin ilmeğinin atıldığı öncü bir yapı olarak önemsiyor burayı Ayverdi.

İki katlı az rastlanan planıyla Çekirge Hüdavendigar Camii’ni kiliseleri andıran planı ve Venedik saraylarını hatırlatan dış cephesi ile muhtemelen ecnebi bir mimarın elinden çıkmış, Osmanlı mimarisinin sürekliliği dışında aykırı bir yapı olarak nitelendiriyor Ekrem Hakkı Ayverdi.

II. Murat’ın hayratı olan Edirne Üç Şerefeli Camii de erken dönemi kapatıp klasik döneme geçilen bir sıçrama tahtası, bir dönüm noktası olarak dikkat çekiyor, hayranlığa mazhar oluyor: “Daha önce Anadolu Türk mimarisinde, ancak bazı mütereddid belirtileri hissedilebilen bir çok yenilik bu eserde şaşırtıcı bir olgunlukla karşımıza çıkar. Üç Şerefeli’den sonra merkezi kubbe etrafında bütünleşen harimleri ve revaklı şadırvan avlularıyla selatin camileri Osmanlı mimarisinin alamet-i farikası olacaktır.” (Sayfa 249)

Selatin camilerinin avlularını, halkın günlük hayatı üzerindeki yeri

Kitabın son bölümünde Hilal Uğurlu, selatin camilerinin avlularını, halkın günlük hayatı üzerindeki yeri üzerinden tartışıyor. Dış dünya ile kutsal harim mekanı arasında bir geçiş unsuru olan avluların insanı ibadete hazırlayan bir yönü olmakla birlikte, asırlar boyunca İstanbulluların buluştuğu, bir şeyler alıp sattığı mekanlar olduğu da biliniyor. Toplu ibadet edilen Cuma ve bayram namazlarında cemaatin camiye sığmadığı durumlarda ibadet edilen mekanlara dönüşen dış avluların, ibadet dışında eğlenceden ticarete, afet durumlarında birer sığınak alanı olmaya kadar bir çok sosyal işlev üstlenmiş oldukları çeşitli belgelerden örneklerle açıklanıyor. Özellikle konum itibariyle ticari merkezlerde bulunan camilerin dış avlularında pazar yerleri ve çarşıların oluştuğu da tarihi bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Hatta Ramazan aylarında bu pazar yerleri iç avlulara kadar yayılıyordu. Zaman zaman sosyal gerginlikler, tartışmalar, hatta silahlı çatışmalara dahi sahne olan cami avluları, sık karşılaşılan yangınlar başta olmak üzere doğal afetlere maruz kalan İstanbul halkı için bir sığınma alanı olarak da kullanılıyordu.

19. yy.da yaygınlaşan yenilik hareketleri neticesinde sarayın sur dışına taşınması ve modern ve merkezi bir ordu kurma fikriyle birlikte yapılan kışlalarla birlikte, sur dışında gelişen şehir de etkilenmiş ve bu dönemde yapılan camilerde dış avlu ortadan kalkmıştır. Önceden bir külliyenin merkezinde yer alan camiler artık bir saray veya kışlanın parçası olarak inşa edilmekteydiler. Bu dönemde selatin camileri halkın yaşamının odak noktası olmaktan çok devlet törenlerinin icra edildiği birer sahneye dönüşmüş gibiydiler. Bu değişimin sebebi makalede şöyle açıklanmakta: “Modern öncesi selatin camiler, kendi başlarına bir külliyenin merkezidir. Dolayısıyla harimleri, iç ve dış avluları ile bir bütün olarak çevrelerinde var olan sosyal yaşamın merkezi, belirleyicisi konumundadır. Geç dönem selatin camilerini öncüllerinden ayıran en önemli ortak özellik ise bulundukları külliyelerin ana odağı olmayışlarıdır. Çoğunlukla kışla yahut saray külliyelerinin içerisinde birer ikincil yapı niteliği taşırlar. Dolayısıyla sosyal fonksiyonları barındıran iç avlular yerine gerekliliklerle şekillenmiş yeni mimari mekanlar tercih edilmeye başlanır zira bu külliyelerin kendi ihtiyaçlarından kaynaklanmış yeni sosyal mekanları zaten mevcuttur. Örneğin kışla külliyelerinde askerlerin toplu olarak birlikte olabilecekleri açık ve kapalı talim alanları vardır. Bu camiler -ana fonksiyonlarının yanında- artık sosyal buluşma noktaları olmaktan ziyade, askerlere günlük hayatlarının her anında velinimetlerinin yüceliğini ve ihtişamını fiziksel olarak hatırlatacak unsurlardan biri haline gelir.” (Sayfa 268)

Ufuk açan ve tefekküre vesile olan bir kültür hizmeti

Maximilian Hartmuth’ın Sofya Ulu Camii üzerine kaleme aldığı makalede de Osmanlıların yeni fethedilen beldeleri imar ve iskan faaliyetleri ile dönüştürme politikalarının izi sürülebilir. Balkanlar’daki en büyük Osmanlı yapılarından biri olan Sofya Ulu Camii’nin, Edirne Eski Camii ve Bursa Ulu Camii ardından pek tekrarlanmamış büyük harimli ve çok kubbeli plan tipi, padişahın mührünü taşıyan kudretli bani Mahmut Paşa’nın olağan dışı gücü ile açıklanabilir. O zamana dek küçük bir kasaba olan Sofya’nın sur dışında, İstanbul yolu üzerinde bu caminin inşa edilmesi ve Belgrad’ın fethinin ardından Belgrad –İstanbul arasında önemli bir uğrak durumuna dönüştürülmesi de şüphesiz dikkate şayandır.

İstanbul’un her köşesini süsleyen çeşmelerden buhurdanlara, Osmanlı saray hadımlarının mimari hamiliklerinden Sokollu Mehmet Paşa’nın Balkanlarda bıraktığı izlere kadar çok değişik konularda, mimarlık kültürümüze katkı sağlayan çeşitli makalelerin yer aldığı Osmanlı Mimarlık Kültürükitabı, doğası gereği akademik bir dil ve üslup kullanılmış bazı makaleleri ile sıradan okur için sıkıcı addedilebilir belki ama başta mimarlık ve sanat tarihi talebeleri ve araştırmacıları olmak üzere, bu alanlara ilgi duyan okurlar için ilgiyi kesinlikle hak ediyor. Kubbealtı Neşriyat bu eserle tam da üstad Ekrem Hakkı Ayverdi’nin arzu edeceği üzere ufuk açan ve tefekküre vesile olan bir kültür hizmetine daha imza atmış.

Bir teşekkür de kitapta İngilizce olarak yer alan Maksimillian Hartmuth ve Michael Kiel’e ait iki makalenin çevirilerini yapan Ayşenur Çelik’e…

Osmanlı Mimarlık Kültürü, haz. Hatice Aynur - A. Hilal Uğurlu, Kubbealtı Neşriyat

Yasemin Dutoğlu

Yayın Tarihi: 02 Kasım 2017 Perşembe 16:23 Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2022, 13:33
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26