Türk sinemasının en büyük sıkıntısı nedir?

İslam Gemici’nin 'Gizemli Bir Dünya: Sinema' adlı kitabı, sinema ve sanat ikilisinin birey ve toplum üzerindeki etkileri bakımından etkileyici bir muhtevaya sahip... Engin K. Demir yazdı..

Türk sinemasının en büyük sıkıntısı nedir?

İnsanlık tarihini değiştiren önemli olayların başında Fransız İhtilali geliyor. İhtilal sürecinde önemli bir rol oynayan “sanat” ise ihtilalin yönünü çizerek eskinin yeni siyasetçilerine izleyeceği politikayı belirlemişti. Sonraki dönemlerde sanatın gücü azaldıysa bile etkisini tamamen yitirmeyip gün geçtikçe eski ihtişamlı gücüne yeniden ulaştı ya da ulaşmak üzere. Geçmişten günümüze gelene kadar tiyatronun yerini neredeyse sinemaya bırakması da sanatın icra edilebilecek en güzel araçlarından biri olduğundan değil, aksine, sanatın ihtişama ulaştığı 1789 yılında Fransız İhtilali ile taçlandırdığı güce ya da egemenliğe kavuşma sevdasındandır; fakat arzulanan başarı sanatın mı olacak? Sanatın bir parçası olan sinema mı yoksa sanatın kendisi mi başarıya koşuyor sorusunu sormam sinemanın sanat kavramının önünde olması; sinemanın sanattan, sanatın da sinemadan soyutlandığındandır.

İslam Gemici’nin bir kısım yazılarını Kasım 2013 tarihinde topladığı “Gizemli Bir Dünya: Sinema” adlı kitabını okumamla, sinema ve sanat ikilisinin birey ve toplum üzerindeki etkileri bakımından sinemaya olan bakış açım değişti. Giriş yazısında beyaz perdeyle nasıl bir dünya sergilendiğini gösteren yazarımızın, başkalarının düşüncesiyle nasıl gördüğümüzü ve kimlerin yönlendirmesi altında olduğumuzu kitabın sonunda değil başında izah etmesi cesurca bir hamle. Kitabın sayfaları boyunca, giriş yazısındaki kabul etmek istemediğimiz düşüncelerin dünya filmlerinden örnekler vererek açıklanması ilk başta oluşturmuş olduğu soru işaretlerinin yavaş yavaş dağılmasını sağladı.

Türk sinemasının en büyük sıkıntısı ne?

İlk fikir patlamasını yaşadığım “Demir Adam ve Medeniyet Çatışması” başlıklı yazısını okuduğumda filmi tekrar izlemek istedim. Yazdıkları ile film arasında bağ kurmam çok zor olmadı. Samuel Huntington tarafından işlenen “Medeniyetler Çatışması” tezinin sanatın (şimdilik) bir parçası olan sinema ile nasıl anlatıldığını görüyoruz. Yazar İslam Gemici bununla yetinmeyip sinema ile medeniyetler çatışmasında almamız gereken safın nerede olduğunun da gösterildiğini söylüyor. Kendisi kitabında bahsetmiyor fakat Amerika’nın 20. yy sinemasında da komünizmin çok kötü bir şey olduğunu ve asıl yer alınması gerekenin kapitalizm (Amerikanizm) olduğu mesajlarını veren filmler izlettirmedi mi? 21. yy’da da yapılmak istenen bu değil mi? Elimizdeki bu kitap özelde Amerika, genelde Batı’nın bu oyununa çomak sokuyor.

Altın çağını yaşayan Hollywood’un başarısı bazı devletlerin sinemaya olan ilgisini artırdı. Yazarımız özellikle Kore sinemasından güzel örneklerin olduğunu, İskandinav, Çin, hatta Afrika ülkelerinden de başarılı filmlerin çıktığını söylüyor. Pek çok devlet tarafından sinema, kültürlerin yayılması ve haksız olunan konularda bile haklı olarak gösterilmesi açısından etkili bir araç olarak görüldü. Halkların ve devletlerin bakış açısının nasıl değiştirildiğini yazarın Nanjing katliamının anlatıldığı film yazısında okuyoruz. Filmde hukuk gözetilmeden sanat adıyla haklı haksız ayrımının yapıldığını sade bir dil ile anlatıyor. Filmin sonunda Japonların kötü, Çinlilerin iyi ve mazlum bir halk, İngilizlerin ise yardımsever olduklarını öğreniyoruz. Yazar burada bize “doğru mu?” diyerek düşünmemizi salık veriyor.

Yazar Bollywood (Hindistan) ve Nollywood (Nijerya)’un da pek çok eserler sunmasıyla, Hollywood önderliğinde ilerleyen sinemadaki tekelleşmeyi kaldırmayacağını; bu tekelin kırılmasının ancak senaryoda ve sahnede kalitenin arttırılmasıyla mümkün olabileceğini söylüyor. Ve ekliyor; senaryonun Amerikanizm bakış açısıyla işlenmesi filmi kötü bir kopya olmaktan kurtarmaz. Aynı şekilde Türk sinemasının da en büyük sıkıntısının taklitçilik olduğunu söyleyerek, bu bakış açısıyla sinemada kaliteli eserler üretilemeyeceğini anlatıyor. Yazarın “Yeşilçam” kelimesini kullanmaması dikkatimi çekiyor. Yeşilçam tanımı yerine “Türk sineması”nı kullanarak Türkiye dışında yaşayan Türklerin de Türk sineması çerçevesi içinde değerlendirilmesini mi istiyor?

Sırrı Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez'in yönettiği “Beynelmilel” filmini örnek göstererek Hollywood atölyesinden çıkmışçasına yapılan filmler ile Türk sinemasından söz edilemeyeceğini söyleyerek sinemamızın dine bakışını ele alıyor. Türk sinemasında dinin ya yozlaşmanın sebebi ya da cahilliğin kaynağı olarak gösterilmesinden şikâyet ediyor. Hollywood filmlerinde Hristiyanlık ile ilgili figürlerin kullanıldığını ama bizim sinemamızda kullanılmadığını ya da kullanılırsa çirkinlik olarak gösterildiğini ifade ediyor. Özer Kızıltan’ın yönetmenliğini yaptığı ve ödül de kazanan “Takva” filmini de işleyerek benzeri Hollywood filmlerinde kazananın, iyinin her zaman bir papaz veya Yahudi olmasına rağmen neden bizde kaybedenin, kötünün hep İslâm olarak gösterildiğini söyleyerek, Türk sinemasının ikircikli yaklaşımı ile asla bir başarı elde edemeyeceğini anlatıyor.

Hollywood bir tükenmişlik dönemine mi girdi

Konuların ele alınmasıyla, oyuncuların hareketlerinden mekânların kullanılmasına kadar Türk sineması Hollywood’u taklit eden bir taklitçiden öteye geçmiyor. Israrla korku filmlerin yapılması ya da Batı temalı polisiye-cinayet filmlerin yapılması, kullanılan mekânlarda bar, disko sahnelerin olması nasıl açıklanır? Biranın, viskinin su gibi içilmesi kimin kültüründe var? Sanki Türkiye’de yaşanıyormuşçasına Amerikan kültürünün çekilen filmlerle empoze edilmek istenmesi Amerikanizm değil mi? Yeni nesillere kültürümüzün bırakılması için okudukları kadar izlediklerinin de önemli olduğunu söylüyor ve bizleri uyarıyor: Kaybolup giden “Müslüman karakteri”ne yazık değil mi?

Yazarımız kitabında, bu yazımda ele alamadığım pek çok konuya değiniyor. Sinemada gerçekçilik, yazarın özel olarak ilgisinin olduğunu düşündüğüm Sherlock Holmes, Agatha Christie tarzı polisiye ve suç filmleri, vd... İran sineması hakkında çok fazla bir şey söylemiyor; fakat “Bosna’da Sinema” kitapta okunması gereken güzel bir bölüm.

Yazımı yazarın geleceğe dair öngörüsüyle bitireyim. Hollywood’un bir tükenmişlik dönemine girdiğine vurgu yapması dikkatimi çekiyor. Konu bulmakta sıkıntı yaşadığından ve Doğu ülkelerinden buldukları konuları yeniden işlediklerinden söz ediyor. Ben yazarın bu düşüncesine katılmıyorum. Genel bir söylem olarak bu eleştiri yapılıyor ama doğru değil. Konu bitti denilen zamanda bile Hollywood yeni şeyler bulmuştur ya da eski şeyleri yeniden süsleyip piyasaya sunmayı başarmıştır. Hollywood'un bu topraklarda öneminin azalması, ancak Türk Sinemasını bizi biz yapan mekânlarla, kültürümüzle yoğurmayı başarırsak gerçekleşir.

Doğru filmler seyredebilmeniz için elinizden düşürmemeniz gereken bir kitap. “İyi seyirler” için önce “iyi okumalar”...

Engin K. Demir yazdı

Güncelleme Tarihi: 20 Aralık 2018, 16:07
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26