‘Türk'e Tapmak, Seküler Din ve İki Savaş Arası Kemalizm’

Şimdiye kadar Kemalist sisteme yönelik yazılan eleştirilerin hiç biri bilimsel kabul edilmedi. 2018’de yayınlanan “Türk'e Tapmak, Seküler Din ve İki Savaş Arası Kemalizm” kitabının bu algıyı değiştirmesi gerekiyor. Çünkü eser bir doktora tezi.

‘Türk'e Tapmak, Seküler Din ve İki Savaş Arası Kemalizm’

Türkiye’de sistem eleştirisi her zaman problemli oldu. Çünkü söylenen söze değil, söyleyen kişiye bakıldı. Buna göre İslamcı kimliği ile tanınan bir kişi Kemalizmi, Atatürkçülüğü eleştirmişse -pardon eleştirmek ne kelime- birinin yaptığı bir eleştiriyi nakletmişse başına gelmedik kalmadı. Siyaset adamı ise işten el çektirildi, partiden atıldı. Mesela, İstanbul’da Mimarsinan Belediye Başkanı AKParti’li Cuma Bozgeyik’in başına gelenleri internetten öğrenebilirsiniz. Oysa bahsi geçen fıkra, Yakup Kadri’nin bir kitabında geçtiği gibi Sabah gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak da köşesinde yayımlamıştı aylar önce. Bu kişilere bir şey olmadı da bir belediye başkanına neden bir şey oldu?

Söze değil, sözün kimin ağzından çıktığına bakıldığını gösteren örnekleri siz de çoğaltabilirsiniz. Bundan dolayı netameli konular hep sütre gerisinden ele alınmıştır bizde. Muhafazakar kesim, solu ve özel olarak Kemalizmi, Atatürkçülüğü eleştiren yazarlara hep kulak kabartmış, “o söylüyor, ben demiyorum” deme kıvraklığını göstermiştir. İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması, Fikret Başkaya’nın Paradigmanın İflası, Kemal Tahir’in Kurt Kanunu, Yorgun Savaşçı kitapları böyle kitaplardır ve en çok İslami kesim tarafından gündemde tutulmuştur. Sistem tarafları da ‘karşı tarafa koz veriyorsunuz’ diyerek bu yazarların okka altına gitmesine göz yummuşlardır. Kemal Tahir’in, Milli Mücadele’nin M. Kemal’den önce, mahalli milis kuvvetler (millet) tarafından başlatılmış olduğu şeklindeki bilgiyi ve İzmir Suikastındaki derin kurguyu fark ettirmeye çalışması da onun rahatını bozmuştur. Örneğin, romanlarının edebi olmadığı söylenmiştir. Kurt Kanunu ve Yorgun Savaşçı yayımlandıktan sonra gazetelerde Kemal Tahir’in sol Kemalistlerce hem tehdit hem ihbar edildiğini biliyoruz; çünkü okudum.

İdris Küçükömer ve Fikret Başkaya, Kemalist sistemi derinden ve can evinden tenkit etseler ve kendileri ilim adamı olarak bilinseler de yazdıkları, bilim olarak kabul edilmedi. Çünkü bilim evinde yazılmamıştı söyledikleri, bilim kurulu tarafından incelenip kabul edilmemişti. 2018’de bu badire de geçildi. Çünkü Türk'e Tapmak, Seküler Din ve İki Savaş Arası Kemalizm adını taşıyan eser, bir doktora tezi. Ve tezi hazırlayan kişi de (Onur Atalay) yayımlayan yayınevi de (İletişim) “İslamcı” değil.

Hemen belirtelim ki kaynakça bakımından uzun bir araştırmanın mahsulü bu eser. Batı’ya ait bütün gazeteler, dergiler, hatıratlar ve söyleşiler taranmış. Böylece, biz saklasak da Batı basını ve kamuoyu zaten böyle biliyor, denilerek eleştirilerin önü kesiliyor ve Batıcılara “Batı” şahit olarak getiriliyor. Yetmiyor, Çankaya sofrasında ve zamanın yönetimde bulunmuş ne kadar şair, yazar, gazeteci, romancı, devlet adamı, mahalli teşkilat ve yayın organları varsa hepsi didik didik ediliyor.

Bu kitapta ne var?

Bilim dini, akıl dini, tabiat dini, ateizm ve deizm çevresinde Mustafa Kemal’in itikat dünyası var.

Dönemin hakim otoriter, faşist, totaliter siyaset adamları olarak Mussolini, Stalin, Lenin ve Hitler ile Mustafa Kemal’in ortak yanları var.

Altı ok, Türk ocakları, halk evleri, gazete, dergi, tiyatro, okullar için hazırlanmış ders kitapları, pullar, paralar, meydanlar, heykeller, şiirler, tiyatrolar, romanlar gibi araçlarla tesis edilen, tebliğ edilen, dine karşı din olarak ortaya çıkarılan Kamalizm var.

Bilimsel makalelerde bir keywords düşünün ve verilen anahtar kavramların şunlar olduğunu varsayalım: Tanrı, mesih, mehdi, yaratıcı, iman, tarikat, mezhep, mucize, mürşit, havari, amentü, çalap, peygamber, kitap, İsa, Musa, şehit, ölümsüzlük, secde, tapmak, mabet,  kul, ölümsüzlük, (kıyamete kadar) tebliğ, huşu, gayş, ibadet, kulluk vs.

Bu kavram haritası okuyucuya ilgili metnin dini bir metin olduğu konuşanda şüphe bırakmaz. Oysa bu kavramların geçtiği metin, dini değil, siyasi bir portreyi ele alıyor ve o kişi de Mustafa Kemal.

Anlayacağınız gibi bu yeni dinin havarilerinin de kafaları karışık. Öncelikle din ve inanç olarak durumu tam tespit edilemeyen bir kişiyi, tam karşı oldukları dinin terimleri ile takdim ve takdis ediyorlar. Ki bu tür eserleri İslami ve muhafazakar kesim işte tam bu noktayı eleştiriyor. Eleştiriyor çünkü kendi inanç dünyasına ait kavramların bir kişiye verilmesini inançlarına aykırı görüyorlar. Hatta denilebilir ki Anadolu insanı; seçkinlerin, devlet erkanının ve merkezde bulunan diğer efradın, bu yeni dine inanmalarını mesele olarak görmez, görmeyebilirdi. Ancak kendilerinin bile kesin sonuca varamadıkları bir kişi kültünün zoraki Anadolu insanına kabul ettirilmeye çalışılması, kül kedisine ait ayakkabının zoraki giydirilme çabası, kadim inançlarının hem tahkir edilip hem yasaklanması ve kendilerine ait kavramların transfer edilmesi Anadolu insanını derinden yaralamıştır. 

Parçalanmış bir portre

İmanınıza halel gelmesin diye size bu kitaptan iktibaslar aktarmayacağım. Çünkü okurken ikide bir ‘hâşâ, sümme hâşâ’ demek zorundasınız. Edebi bir eser olmaktan ziyade araçsallaştırılmış metinler olarak yazılan, konuşulan bu ifadelerde, söz sahiplerinin kafaları oldukça karışık. Çünkü taptıkları kişi, iktibas edilen edebi metinlerde, konuşmalarda, gazete yazılarında tek bir portre olarak değil; parçalanmış bir portre olarak anlatılıyor. Gâh çalap (Tanrı) oluyor gâh peygamber. Gâh Jüpiter oluyor gâh İsa. Gâh Musa oluyor gâh Güneş. Gâh Mesih oluyor gâh Mehdi. Nutuk, kutsal kitap olarak lanse ediliyor. Tapıyoruz diyorlar, yegâne tapılacak kişi diyorlar, Tanrı bile kıskandı seni diyorlar, Tanrı seni öldürmekle günaha girdi, diyorlar. Bir zaman sonra Kemalizmin mistik yönü de icat ediliyor ve inkılap mistikleri ve Kemal mistisizmini doğuruyorlar.

Diyorlar da ne oluyor? Ödüllerini hemen alıyorlar. Çankaya sofrasının müdavimi oluyorlar. Yurt dışına gönderiliyorlar, milletvekili oluyorlar, bir yerlere başkan oluyorlar. Tıpkı Divan şiirlerindeki kasideler gibi diyeceğim; fakat inanız ki Divan şiiri, Divan kasideleri bu kitaptaki metinlerin yanında cılız, sönük ve metelik etmez metinler olarak kalıyor. En pespayesi, Mevlid’in Mustafa Kemal’e uyarlanmasıdır ki sanırım bundan haberiniz var. Kendileri neyse de kişiye özgü icat ettikleri dini bütün memlekete benimsetmek için kanunsa kanun, talimat ise talimat, ödül ise ödül, ceza ise ceza her ne lazımsa yapılıyor. Her eve bir “Atatürk Köşesi” kurmak istiyorlar ki bunun ne demek olduğu malûm.  

Bu kadar övgü karşısında kimse de kalkıp ‘aşırı övgü zıddına dönüşür ve gittikçe istihfafa, küçük düşürme ve alay etmeye denk gelir’ demiyor. Yakup Kadri, Halit Fahri, Yusuf Ziya, Abdülhak Hamit, Ahmet Haşim, Süleyman Nazif, Behçet Kemal, Nihat Sami, Şevket Süreyya, Kemalettin Kamu, Falih Rıfkı, Halide Nusret, Adnan Adıvar, Halide Edip, Faruk Nafiz ve bugün adı sanı unutulmuş onlarca yazar, şair, gazeteci adeta birbirlerinin üstüne basarcasına, ben daha iyi överim, hayır ben daha iyi överim dercesine ağızlarına, kalemlerine ne geliyorsa öyle yazıyorlar.

Yeni icat edilen ve adı tam olarak söylenmeyen bu Batı-medeniyet dininin taşıyıcıları, mübelliğleri, elçileri de öğretmenler. Kutsal yerleri okul, Türk Ocakları, halk evleri. “Bizim  Kâbemiz” diyorlar bu yerlere. Herkesin kendince bir Kâbesi var; bazısı Çankaya diyor bazısı CHF diyor.

Dönüştürücü araçları ise ders kitapları. İman esaslarının adı altı ok, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi. O kadar ki sadece ahireti yok bu yeni dinin. Yoksa dünyada cenneti de var cehennemi de. Günahı da var sevabı da. Hakiki mü’minleri de var münafıkları da. O münafıklar Cumhuriyet öncesi sakallı, cüppeli, sarıklı imişler, Cumhuriyet’ten sonra Yeşil Gece’nin kahramanları gibi fötr, ceket, giyip, sakallarını, bıyıklarını kesip tekrar köşe başlarını tutmuşlar. Gerçek inananlar biziz sakın bunlara inanmayın diyorlar. Zamana zemine göre gelişen bir yeni din bu. En son durağı da Milliyetçilik. Türk milliyetçiliği mi yoksa Atatürk Milliyetçiliği mi tam kestirilemeyen bu milliyetçilik dini, ulusa tapmak şeklinde tezahür ediyor. Topraklarımızda yaşayan herkes bu milliyetçilik dinine mensup olmak zorunda diyorlar. Kitap özel olarak Türk’e tapmak üzerine kurulduğu için açıkça söylenmese de Ağrı İsyanından sonra Kürtlerin de bu yeni dine girmeleri için politikalar uygulandığını söylüyor. 

Heykeli dikilen ve törenlerle anılan tek kişi

Yeni dinin en önemli şehidi, Kubilay. Mustafa Kemal’in hayatında iken heykeli dikilen ve dinleştirilmiş törenlerle anılan tek kişi Kubilay. Kubilay’a yüklenen ve onun öldürülmesinden hasıl edilmek istenen sonuca baktığınızda, bu işin tam bir proje, tam böyle bir sonuç almak için düzenlenmiş bir kurgu olduğunu anlıyorsunuz. Yeni dinin ölçütü: Kıyafetteki değişiklik ve yeni adabımuaşeret. Açıkça şöyle deniyor halka. Çocuklarınız sizin değildir, bizimdir ve onları yeni dine göre şekillendireceğiz. Kuşak çatışması denilen olgu tam da bunu anlatıyor. Sistem, çocukları alıyor ve ana babası ile çatışsın diye geri gönderiyor.

Gerçekten bir yere kadar başarılı da oluyorlar. Yabancı bir gözlemci İzmir’de bir hafta kalıyor, dolaşıyor ve başı örtülü bir tane kadın göremiyor. Camiler bomboş. Otuz yaşın altında camiye gidene rastlamıyor. Halide Nusret’in ifadesine göre “namazın modası” geçmiş. Camiye gidenler de birkaç kişi. Talebesizlikten İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri kapatılıyor. Yeni muaşeret adabına göre balolarda dans, yeni dinin kamuya yansıması. Erkekler hem medeni olmak ve hem ayıplanmamak –belki de ceza almamak için- hemcinslerini kadın kılığına sokup onlarla dans ediyorlar.

Eğitim mazisi bu tür girişimlere dayanan ve doğrusu ilk on beş yılda sonuç da alan  (On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan) Kemalist sistemin bu gücü her zaman varmış ve her zaman aynı sonuç alınabilirmiş gibi, böyle bir kabul olduğu için, CHP, bütün zamanlarda MEB ve Kültür Bakanlığını, TRT’yi, üniversiteleri elinde tuttu, tutmaya çalıştı. Bu anlayış milliyetçi-muhafazakar kesime de bulaştığı için geçmişteki otoriter rejimin başarısını (! ) ters yönde tekrarlamak isteyenler; bugün bu maziye bakıp “eğitimde, kültürde istediğimiz yere gelemedik” diye hayıflanıyorlar.

Proje neden tutmadı?

Peki, nasıl oluyor da bu proje tutmuyor. Çünkü 30’lu yıllarda yol yok, vasıta yok, yeterli öğretmen yok, Latin alfabesi ile okumak yazmak yok, gazete yok, dergi yok, her evde radyo yok, Anadolu’ya önce maddi olarak ulaşamıyorlar. Ulaşanlar da kabukta kalıyor, çünkü Anadolu’yu hor, hakir görüyorlar. Anadolu da bu istihfaf, hakaret ve hor görmeye karşı, onlara mesafe koyuyor. Dediğine açıkça karşı çıkmıyor ve fakat içinden reddediyor. Ve yeni din 1938’de etkinliğini yitiriyor. Paraların üzerinden Atatürk fotoğrafları kaldırılıyor. Atatürk’ün ölümü ile kafalar az da olsa dank ediyor. Gerisin geriye gidemiyorlar, ileriye doğru bir hamle de yapamıyorlar ve inançlarını kaybetmiş bir ara nesil olarak İnönü’ye sarılıyorlar.

Aradan yüz yıl geçmeden Türk toplumu tekrar fabrika ayarlarına dönüyor, dönebiliyor. Ama nasıl? İşte bunu çözemiyor sistem. Balodan geldikten sonra namaz kılmış olmalı insanlar! Şapkayı başa takmamış zaten bazıları sadece elinde gezdirmiş. Cenaze merasiminde duyulan Kur’an sureleri, Ramazanlar, bugün bidat gözüyle bakılan kandiller, mevlidler, gizli gizli kümeste öğrenilen namaz sureleri Anadolu’yu küllerinden diriltiyor. Bunlara Menemen ve şapka şehitlerinin geride bıraktığı tortular da eklenmelidir. Külfet, nimete dönüşüyor.

İşte o zamandan beri bu zihniyet, Anadolu’ya güvenmiyor ve onu sevmiyor.  

Millet bu Kemalist zihniyetle arasına mesafe koydukça onlar da darbeleri hep Atatürkçülük, Mustafa Kemal ve inkılaplar adına yapıyorlar. Hatırlayalım; en son 15 Temmuz hain darbe girişiminin adı “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” idi. Başörtüsünün yasaklanmasından tutunuz, basında dini kavramların geçmemesi için genelge yayımlıyorlar.

“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmamalı”

Bütün bunlardan sonra şunu söylemeliyiz. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye bir söz var, biliyorsunuz. Eğer bu memlekette bilimsel çalışmanın, üniversitenin bir karşılığı, bir behresi varsa, bundan böyle artık hiçbir şey eskisi gibi olmamalıdır. Mustafa Kemal hakkında film mi, belgesel mi çekilecek, televizyon programı mı yapılacak, roman, öykü, biyografi vs. mi yazılacak;  hele hele ders kitabı mı yazılacak, bu eser olmadan yazılamaz, yazılmamalı. Bir ayda birkaç baskı yapan ve daha kaç basacak belli olmayan bu eseri, binlerce, on binlerce kişi okuyacak, sonra da TC İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersleri bugünkü formatta devam edecek. Resmi bayramlarda, törenlerde yine gerçeği olmayan bir kişi, tam zıt bir portre ile toplumun önüne çıkarılacak. Böyle bir şey olamaz. Bilimin ve aklın ışığında yürüyen Sayın MEB, Sayın YÖK, hayır, bu böyle gitmez. Bu; bilime, üniversitenin varlığına ve ruhuna aykırıdır. Bu, talebelerin okul kitaplarına, resmi eğitime ve verilen bilgilere olan inanını sıfıra irca edecek bir şey olur.

Söz buraya gelmişten Onur Atalay’a hatırlatalım. Mitoloji devam ediyor Sayın Atalay. Kitabınız eksik kaldı. Çünkü Yılmaz Özdil'in yazdığı Mustafa Kemal isimli kitap 1881 adet basıldı. El ile ciltlendi. (Makine ile ciltlenirse mukaddes olmaz!)  Kitap, 23 Ocak’ta saat 09.05’te satışa sunuldu. Fiyatı 2.500 lira olduğu ilan edilince sosyal medya ‘neden 1938 değil’ dedi.

Bu gelişme ile birlikte Balıkesir'in Gömeç ilçesi ile Ardahan'ın Damal ilçesinin Karadağlar'ın eteğine her yıl yansıyan(!) Atatürk silueti ve sadece Türkiye’de bilinen dünyanın tanımadığı “Atatürk Çiçeğini” de yeni baskılara ilave edersiniz artık.

*

Prof. Özer Ozankaya, şimdilerde FETÖ yanlısı ve casusluk suçlarından aranan Can Dündar’ın yaptığı Mustafa filmi için tam bir ihbar niteliğinde olan yazısında şöyle demişti: (Acaba bu filmin yapımında Fetö’nün bir dahli var mıydı, araştırılmaya değer doğrusu.)

“Mustafa’da pek üstünde durulmadan (çaktırmadan) Atamızın gece hayatı (öne çıkarılıyor), Ata, içkiyi seven, din karşıtı, demokrasi demesine rağmen en yakın dostlarını bile ipe gönderebilecek bir diktatör olarak ima ediliyor. Bu yaklaşımla Atatürk filmleri hazırlayıp yayınlamak, gerçekten büyük sorumsuzluk sayılmalıdır: Tarihe karşı, Türk ulusuna karşı ve yalnız Türk ulusunun değil, tüm insanlığın övünç kaynağı bir büyük düşünür-öndere karşı sorumsuzluk. Suret-i haktan görünüp, gerçek dışı, yanıltıcı, demokrasi düşmanlarından 'aferin' almaya yönelik yayın yapılması, düşünce ve yayın özgürlüğünün kötüye kullanılması olarak görülmelidir. Atatürk üzerine ve genel olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk Devrimiyle oluşan temel ilke ve kurumları üzerine yapılan yayınlar, Atatürk'ün 'Basın ve yayın özgürlüğü' konusundaki uyarıları eşliğinde değerlendirilmelidir.”

İhbarı gördünüz mü?

Bakalım Onur Atalay’a, İletişim yayınevine, bu kitaptaki görüşleri doktora tezi, yani bilimsel bir çalışma olarak kabul eden üniversiteye ve bilim kuruluna ne denilecek? Göreceğiz. Bu satırlarla Kemalist kesimi Atalay ve iletişim yayınlarına karşı protesto vesaireyi kastedip, harekete geçin mi diyoruz? Hayır! Kesinlikle! Sadece gözümüz üstünüzde diyoruz ve eğer bu böyle kabul edilecek olursa Atatürkçülerin de Kemalistlerin de “normalleştiği” sonucuna varacağız. Peki, Kemalistlerin normalleşmesinden ne anlıyoruz?

Bir zamanlar Adnan Oktar’ın Reform dergisinde yaptığı, Yaşar Nuri’nin televizyonlarda söylediği gibi, dindar, abdestli namazlı bir Mustafa Kemal portresi mi çizilmeli? Hayır, bu kitap ortada olduğu müddetçe böyle bir şey yapılamaz. Şeyh mi, partici mi, tüccar mı ne olduğu tam belli olmayan Haydar Baş’ın iddia ettiği gibi; (o bir hafızdı, o bir ehl-i beyttendi, o bir mehdi idi, mesih idi) demek de değil normalleşme. Cenk Koray’ın “19 Mucizesi” ile kutsamaya çalışması olmadığı gibi; Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu söylemi de değil. Hele hele 10 Kasımlarda Anıtkabir’de, camilerde mevlid okutalım,“Atatürk’ün hayallerini biz gerçekleştiriyoruz”, “Atatürk’ü CHP’ye bırakamayız” demek de değil normalleşmek. Bu kitaptan sonra artık bunlar da sakil kalıyor. Normalleşmek, bu kitaptaki bilgiler ışığında yeni bir Mustafa Kemal portresi çizmektir.

Bütün bunların farkında bir Mustafa Kemal var aslında. Kitapta geçmiyor ama bu farkındalığı Atatürk’ün Uşağı İdim kitabının yazarı Cemal Granda şöyle anlatıyor: “Bir gün Çankaya’dayız. Mustafa Kemal biraz hasta. Etrafında gazeteciler, şairler ve bazı siyasiler var. Onlara soruyor M. Kemal: ‘Ben ölünce ardımdan ne diyecekler söyleyin bakalım.’ Biri çıkıyor ‘o büyük bir deha idi’ diyecekler diyor. Diğeri ‘o bir yalvaç idi’ diyecekler, diyor. Bir başkası ‘o bir tanrı idi diyecekler’, diyor. Mustafa Kemal bunları dinliyor ve ‘Hayır diyor, bunların hiçbirini demiyecekler; etrafındaki dalkavuklar olmasaydı milletine daha çok hizmet edecekti diyecekler’ diyor.”

Evet, bu kitap işte bu dalkavukluğun vesikasıdır. Üstelik de doktora tezi.

M. Sabri Aydınlı

Güncelleme Tarihi: 29 Ocak 2019, 12:29
banner12
YORUM EKLE

banner19