banner17

Terk'i bile terk ettiren öyküler

Sadık Yalsızuçanlar’ın son öykü kitabı 'Terk', her öyküsüyle ayrı bir şiirin mısrası gibi karşılıyor sizleri. Kıta kıta bölünüyor, tüm olaylar ve olgular... Hatice Kübra Karadeniz yazdı.

Terk'i bile terk ettiren öyküler

Sadık Yalsızuçanlar’ın son öykü kitabı Terk, 2015 Mayıs ayında çıktı. Şule Yayınları'ndan çıkan kitap 125 sayfa ve içerisinde on yedi öyküyü barındırmaktadır. Farklı tarzda bir havası olan Terk, her öyküsüyle ayrı bir şiirin mısrası gibi karşılıyor sizleri. Kıta kıta bölünüyor, tüm olaylar ve olgular. Maniden şiire, şiirden öykü ve hikayeye, hikayelerden romanlara kadar hep aynı duruş vardır aslında. Uzun uzun anlatışlar yahut felsefi tarzda ince düşünüşler var olur çoğu zaman, kırık bir tebessüm yahut bir sızı halindeki bir iç çekişme ile. Mevzu nasıl anlattığın değildir belki de. Neyi anlattığın ve kime anlattığındır.

Kim kimi hangi durakta bekleyecekti?

Kapadım telefonu. Fişini çektim. Cep telefonunu kapattım. Çöp kutusuna attım. Döndüm odamdaki komodini açtım. Cüzdanımı çıkardım. Üç kredi kartı. Nüfus cüzdanı. Sekiz adet mağaza kartı. Vesikalık fotoğraflar. Vergi numarası kartı. Hastanelere kayıt numarası kartı. Telefon defteri. İki telefon kartı. Kimlik dışında ne varsa attım. Bu muskalardan kurtulmalıydım. Attıkça hafiflediğimi hissediyorum. Bir bağı daha kopuyor. Bir bağ daha… Ne çok bağım var.’’ Bir kitabın arka kapak yazısını seçmek yahut yazmak bence çok önemlidir. Çünkü kitap üzerinden ilk algılar bu sayede oluşmakta ve şekillenen algı çerçevesinden devam etmektedir. Düşünceler ve dahi konuşmalar. Tabi ki kitabın içeriği arka kapağından daha önemlidir. Belki de arka kapak yazısı güzeldir ama içerisinden hiç de hoşnut olmayacaksınızdır, bunların hepsi bir ihtimal. Lakin her şeye rağmen o algıyı iyi yönetmek önemlidir bence. İşte tam da bu yüzden hem önemlidir benim için arka kapak yazısı hem de değil. Yargıları ve duyuşları yönetmek adına ne çok şey söylenecektir oysa ki.

Ve sonra diyor Sadık Yalsızuçanlar kendisiyle ilk tanıştığım Terk isimli kitabında, “Terk ediyorum”. Hatta öyle ki elimde kalan terk etmeyi bile terk ediyorum. Yoluma devam ediyorum. Hangi durak, hangi istasyon nereye götürür beni bilmeden.

Bütün at gözlüklerinizi atabilirsiniz artık. Hayatta her şeyin belli bir düzeni ve olması gerekeni yoktur belki de. Nedir ki normal olan? Değil mi? Hem şöyle güzel bir öykü okuyup hem de kafanız çokça karışabilir. Damlacıkları ruhunuza ulaşırken, gözleriniz ve elleriniz dâhiyane bir fikrin tecellisine takılır gider. Sadece takılıp gitse iyi belki de. Üç beş saat geçer bazı sayfaların başında. Biten bir öykü bir diğeriyle karşılarken sizi, düşünme yetinizde fevkalade bir değişiklik baş gösterir. Yani? Yani, ne oldu şimdi burada? Kim kimi seviyordu? Kim kimi hangi durakta bekleyecekti? Biriktirdiğimiz düşler yetmeyecek miydi hepimize? Sorular soruları biriktirir. Sonra ise Allah Kerim.

Başlayan ve biten her öykü ‘Terk’in etrafında dönüyor aslında. Giriş, gelişme ve sonuç misali. “Çiselti” ile başlayor, “Senin Aklın İllet”, “Ka”, “Tennure”, “Aranavi’ye Çıkarken Sağdaki Ceviz Ağacı” (Cemil’in ve annesinin öyküsü) ile devam ediyor, “Terk” öncesi ve sonrasındaki öyküler. Koca on yedi öykü. Cüssesi küçük, anlatışı kocaman öyküler. Sonra ise şöyle bir müddet hayata mola verme zamanı. Terki bile terk eden öykülerden sonra kolay değil. Yeni bir kimlik oluşumu sağlamak. Tamam belki de mevzu biraz kimliksiz kalmak/yaşamak. Belki de hayata dair her şeyi yitirmek. Lakin hayatı ve sonrasını anlamak için bile bir dönüşüme ve kimliğe ihtiyacımız yok mu? Hazır muskalardan da kurtulmuşken. Yeni bir bakış açısı sunmak Terk’in etrafında dönüşürken.

Seni o kadar çok sevdim ki hem av oldum hem avcı”

Her öykünün kendine has bir üslubu var desem yanlış olmaz diye tahmin ediyorum. Birbiri ardına devam eden olaylar dahi olsa kendi içerisinde takındığı tavırlar farklı bir durumu teşkil ediyor. Tam, anladım, güzel gidiyor derken poyraz mı, karayel mi belli olmayan bir rüzgâr daha esiveriyor hemencecik. Hayırlısı diyebilmenin o makus talihli hayaliyle.

Av” isimli öyküye dönüyor bakışlarım yeniden. Zeynep Yalsızuçanlar’ın şiiri ile birlikte başlamış. Şiir şöyle: “Taşlar rengarenk özlerdir/ Derinden kazarsak/ Onları çıkarır/ Parmaklarımızı süsleyebiliriz onlarla/ Onlar da yıldızlar gibi gökyüzünden/ Bize göz kırparlar”. Sonra ise öykü başlıyor: “Alnıma bakıyorum aynada. Alnımdaki yazıya. Dünya köhneleşmiş bir avdır diyor. Kara bir yazı benimkisi. Beyaz zemine siyah harflerle yazılmış kara bir yazı. Kara yazıma bakıyorum. Bazen avcı bazen avsın sen diyor. Av için kendini avladığını anlar oldu mu hiç? Alnıma bakınca seni görüyorum kara yazım. Sen benim en kara yazımsın. Kader böyleymiş ne yapabilirim ki! Seni o kadar çok sevdim ki hem av oldum hem avcı. Seni avlarken avlandığımı göremedim. Seni görüyorum şimdi alnımın çizgilerinde. Alnım av yeri. Alnımda bir ceylan avcının tuzağına yakalanmış, okuyla yaralanmış bir ceylan çırpınıyor. Ona bakıyorum şimdi. Mevsim sonbahar. Sapsarı alnım...”

Kelimelerimi senden ödünç alıyorum. Alıyorum onlarla seni anlatacağım. Seni anlatırken sözcüklerin yanan, dokununca yakan bir yanı var. Uzağın yakınlığını anlatacağım. Sen aynasın. İşte yakın bir sözcük. Aynadasın. Ayna benim belki de. Benim aynamda kendini seyrediyorsun. Ben uzağım. Uzaklığın aynası. Aynada uzakla yakın bilinebilir diye söylüyorum. Yoksa ne ayna var ne yakın ne uzak. Sen varsın, seninle birlikte hiçbir şey yok. Kelimelerimi yapmak üzere harfler topluyorum. Arı gibiyim bu halimle. Yalın halim bu. Yalnız halim.” Bu cümleler ise ‘Uzakla Yakının Sınırında’ isimli öyküden.

Güzel ve ince bir tını eşliğinde devam ediyor öyküler. Sayfaların bir anlamı yok çoğu zaman. İçinde yaşadığın hayata dair bir hoşluk katabildiyse ne ala. Bazen koca bir soru bazen naif bir cevap. Neyi, ne şekilde, kimlerin elinde aradığına bağlı.

Hatice Kübra Karadeniz yazdı

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2019, 17:23
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20