Televizyon İzlemenin Cazibesi

Televizyon, seyircilere nasıl bir dünya sunar? Dünyamızı olduğu gibi bize geri mi yansıtır, yoksa yabancı bir dünya sunup bizi gerçeklikten tamamen koparır mı?

Televizyon İzlemenin Cazibesi

Televizyon, ortaya çıktığı günden bu yana toplum hayatının önemli bir parçası hâline gelmiştir. Televizyonla olan ilişkimizi sorgulamak, içinde yaşadığımız toplum hakkında geniş çaplı çıkarımlar yapabilmemizi sağlar. Çünkü televizyon yalnızca teknolojik bir gelişme değildir; aynı zamanda ekonomik, sosyal ve kültürel hayatımızın da önemli bir bileşenidir. Televizyonun yayına nasıl başladığını ve dünyanın çeşitli ülkelerine nasıl yayıldığını öğrenmek, küreselleşen dünyanın tarihi gelişimini anlayabilmemize de ışık tutacaktır.

Televizyon dünyayı dönüştürdüğü kadar, ev hayatlarımızı da dönüştürmüştür. Çoğunlukla evlerde kullanılıyor olduğundan, ev kültürünün ve aile içi ilişkilerin bir parçası hâline gelmiştir. Günlük hayatımızda sık sık, televizyonun aile hayatı ve çocuk gelişimi üzerindeki olumsuz etkilerinin dile getirildiğini duymaktayız. Oysa televizyonun üzerimizdeki etkilerini tartışmak istiyorsak, nasıl seyirciler olduğumuzu da sorgulamalıyız. Televizyon dediğimiz aygıtın en önemli parçalarından biri de seyirciler olduğundan, televizyonun bu denli hayatımıza girmesinde seyirci olarak bizlerin de payı bulunmaktadır. Televizyonun kendisi hakkında olumlu ya da olumsuz bir çıkarım yapmadan önce, onunla kurduğumuz ilişkiyi derinlemesine incelememiz gerekir.

Peki, televizyon, seyircilere nasıl bir dünya sunar? Dünyamızı olduğu gibi bize geri mi yansıtır, yoksa yabancı bir dünya sunup bizi gerçeklikten tamamen koparır mı? Aslına bakılırsa, televizyonun tanıdık ama kendine özgü bir dünyası vardır. Bu “Televize” dünya, günlük hayatta karşılaştığımız görüntülerden oluşur. Alışık olduğumuz sosyal ilişkiler, olaylar ve siyaset televizyonda gerçekte olduğundan daha ilgi çekici gözükür, çünkü seyircinin dikkatini çekme amacıyla televizyona taşınmışlar yani seyirlik hâle getirilmişlerdir. Televizyon dünyasının ne gibi yöntemlerle, nasıl oluşturulduğunu öğrenmek, televizyonda gösterilenleri kendi süzgeçimizden geçirmemize yardımcı olacaktır.

Erol Mutlu “Televizyon ve Toplum” kitabında, televizyon konusundaki çeşitli bilimsel yaklaşımları bir araya getirmektedir. Böylece, televizyonla dönüşen dünyamızı aydınlatmakta ve televizyona dair üreteceğimiz fikirleri bilgiye dayandırabilmemizi sağlamaktadır.

Dünyada ve Türkiye’de Televizyon Yayıncılığında Yaşanan Dönüşümler

Türkiye’de televizyonculuk, 1964 yılında Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT) öncülüğünde başlamış, 1990 yılına kadar da TRT tekelinde yürütülmüştür. TRT, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin yayın ilkesini örnek alarak, kamu hizmeti yayıncılığı yapmayı kendine amaç edinmiştir. Kamu hizmeti yayıncılığı, siyasi ve ticari çıkarlardan bağımsız olarak, ülkenin geniş bir kesmine hitap etmeyi hedefleyen bir yayıncılık anlayışıdır. Kamu kanalları bu doğrultuda halkı aydınlatacak, halkın bilgi ve kültürünü artıracak programlar yayınlayarak ortak bir kültür yaratma çabasında olmuşlardır.

1980’lerde dünyadaki hâkimiyetini artıran serbest piyasa ekonomisinin televizyon üzerindeki yansıması, ticarileşen televizyon kanalları olmuştur. Televizyon üzerindeki piyasa denetimi artmaya, izleyiciler artık “Vatandaş” olarak değil, “Tüketici” olarak tanımlanmaya başlamıştır. Değişen ekonomik düzenin bir diğer etkisi de ticari kanalların yayın hayatlarına başlamasıdır. Bunun sonucunda, TRT ve BBC gibi kamu yayın kuruluşlarıyla ticari yayın kuruluşları arasında bir rekabet ortaya çıkmıştır. Reklamlarla finanse edilen ve tüketici talebine göre şekillenen ticari kanalların karşısında, yalnızca devletten mali destek alan kamuya ait kanallar mali açıdan geride kalmış ve izleyici kaybetmiştir.

Kamuya ait kanallar, rekabette geri kalmalarının çözümünü ticari kanallara benzemekte bulmuşlar ve seyircinin talep ettiği türden programlara ağırlık vermeye başlamışlardır. Siyaset gibi kamuyu bilgilendirecek konularda yayınlar yerine, eğlence türünde programlara ağırlık vermişlerdir. Kamu yayıncılığının yaşadığı baskı nedeniyle ilkelerinden yer yer taviz verdiği doğrudur ancak her şeye karşın, ticari kanalların aksine, halka bilgi verme çabalarını da sürdürmektelerdir. Bu da bilgi almanın temel özgürlüklerden biri hâline geldiği günümüzde, bu yayıncılık anlayışının önemini artırmaktadır.

Türkiye’de ticari televizyon yayıncılığının tam anlamıyla başlaması, 1990’ların başında özel kanalların kuruluşuyla gerçekleşmiştir. Özel kanallar devlet denetiminden uzak oldukları için TRT’den daha özgür program içeriklerine yer verebilmişlerdir. Ancak kısa süre içinde, RTÜK’ün kurulmasıyla beraber, televizyon üzerinde siyasi bir denetim başlamıştır. Türk toplumu bu müdahaleyi olumlu karşılamıştır. Televizyon evlerde kullanıldığı ve aileler için özel bir önem taşıdığı için aile değerlerine ve gelenek göreneklere uyum sağlayacak bir yayıncılık talep edilmektedir.

Televizyon İzlemenin Cazibesi

Televizyon, günümüzde hayatımızın vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Evlerimize girdiği günden bu yana hâlâ izleniyor olmasının temel nedeni, modernleşen dünyanın bizleri içine hapsettiği evlerimizde televizyonun dış dünyaya açılan bir kapı görevi görmesidir. İnsanın toplumsallık isteği, televizyonun hayatımızdaki önemini pekiştirmektedir. Televizyon sayesinde, evimizden hiç ayrılmadan bile dünyanın geri kalanı hakkında bilgi edinebiliyor ve gündelik hayatta hiç karşılaşmayacağımız insanları görme şansı ediniyoruz.

Televizyon izleme eyleminin seyircinin hemen hemen hiç çaba harcamasını gerektirmediği ve seyirciyi yalnızca oyaladığı şeklindeki genel kanı, televizyon seyircisini edilgen olarak göstermektedir. “Kullanımlar ve Doyumlar” adlı akademik kuram ise seyircinin televizyon izleme sürecine faal olarak katıldığını öne sürer. Bu yaklaşıma göre insan, televizyondan belirli gereksinimlerini karşılamasını bekler.

Bu yaklaşımın öncülerinden McQuail, televizyon izleyicisinin beklentilerini şöyle sıralar:

  • Gündelik yaşamın rutininden ve sorunlarından kaçma isteği,
  • Yalnızlıkla başa çıkma ve televizyon izleyen topluma uyum sağlamak,
  • Televizyonda kendi hayatından bir şeyler bulmak,
  • Güncel olayları takip ederek dünyayla ilişkimizi koparmamak.

Televizyon ve Toplum'da McQuail’in bulguları, karşılıklı bir iletişim olması gereken televizyon ve toplum ilişkisini, yalnızca seyircinin aktif rol oynadığı tek taraflı bir ilişki olarak gösterir. Dahası, televizyon piyasadan satın alınan herhangi bir mal konumuna indirgenmiştir. Televizyonun rolünü hiçe saydığı için de televizyonla ilişkimizin karmaşıklığını aydınlatmada yetersiz kalır.

Televizyonun Seyirci Üzerindeki Olumsuz Etkileri

Televizyonun hayatımızdaki yerinin artmasıyla beraber toplumda televizyonun olumsuz etkilerine duyulan kaygı da artmıştır. Bu olumsuzluklardan başlıcası, televizyonun bağımlılık oluşturan yanı olarak görülür. Televizyon izlemenin sersemleten, hatta hipnotize eden bir eylem olduğuna ve dolayısıyla insanı gerçek dünyadan kopardığına dair genel bir kanı oluşmuştur. Televizyon programlarının içeriğindeki yavanlığı belirten yorumlar da göz önüne alınınca, televizyona neden “Aptal Kutusu” gibi yakıştırmaların yapıldığı anlam kazanmaktadır. Program içeriklerinde şiddet ve cinselliğin gösterilmesi hatta özendirilmesi de eleştiri oklarının hedefi olmuştur.

Akademik dünyada da özellikle televizyonun hayatlarımıza yeni adım attığı dönemde, televizyonun olumsuz etkilerini ortaya koyan görüşler önem kazanmıştır. Bu görüşler, televizyon aracılığıyla kitlesel olarak dolaşıma giren iletilerin tamamen ticari amaçlı olmasının toplum kültürünü zedeleyeceğini dile getirmişlerdir. Bu nedenle televizyonun olumsuz etkilerinin ölçülüp denetlenmesi gerektiğini savunmuşlardır. Hem popüler görüşe hem de akademiye damga vurmuş olan yaklaşım, “Etkiler” yaklaşımı olarak ele alınmaktadır.

“Etkiler” yaklaşımı, televizyon seyircisini kendisini koruyamayacak kadar bilinçsiz olduğunun altını çizmektedir. Üstelik bu seyirci, toplum değerlerinden anında kopabilecek kadar da toplum kültüründen uzak bir şekilde resmedilmektedir. Bu yaklaşımı benimseyenler, televizyon izleyen geniş halk kitlesini bu denli edilgen ve tehdit altında olarak konumlandırarak, bu kitlenin kendilerine özgü inanç ve tutumlarını yok sayarlar. Nitekim seyircinin zihniyetinin, televizyon izleyerek bütünüyle değişebilmesi için gördüklerini değerlendirme yetisinden yoksun olması gerekir. Dolayısıyla bu yaklaşım televizyonun toplumla tek yanlı bir ilişki kurduğunu varsayarak seyircinin bu ilişkideki rolünü görmezden gelmektedir.

Aile ve Televizyon

Televizyon, evlerde izlenecek bir aile aracı olarak tasarlanmıştır. Dolayısıyla da hem ev kültürünün hem de aile kültürünün bir parçası hâline gelmiştir. Televizyondan ne anlaşıldığı üzerine fikir yürütmek istiyorsak ailenin günlük rutininde televizyonun nasıl bir rol oynadığını dikkate almalıyız. Televizyon kanallarının genel akışının aile hayatının düzenine uygun olarak tasarlandığını görebiliriz. Bu da demek oluyor ki televizyon aile için ne derece önemliyse televizyon da seyirci olarak özellikle aileleri baz almaktadır.

Televizyonun evlerde nasıl kullanıldığı, aile içi toplumsal cinsiyet rollerine dair önemli ipuçları vermektedir. Buna örnek olarak ne izleneceğinin kontrolünün işten gelen babada olması ve baba bir programı baştan sona kesintisiz bir şekilde izleyebilirken annenin seyrinin ev içi yükümlülükler nedeniyle kesintiye uğraması verilebilir. Ayrıca kadınlar ve erkekler için tasarlanan program içeriklerinin birbirinden farklı olduğu da görülür. Kadınlara yönelik içeriklerin yoğun dikkat gerektirmeyip aynı zamanda ev işlerini yürütmeye olanak sağladığı ancak erkekler için tasarlanmış programların, örneğin spor programlarının, anlık dikkat gerektirdiği gözlemlenebilmektedir. Bu gözlemler doğrultusunda, aile içi toplumsal cinsiyet rollerinin, televizyonun varlığıyla pekiştirildiğini görebiliriz.

Günlük hayatta televizyonun aile üzerindeki etkileri tartışılırken özellikle çocuklar üzerindeki olumsuz etkiler ön plana çıkarılmaktadır. Bunun nedeni çocukluğun doğru davranışları ve toplumsal kuralların öğrenilmesi gereken dönem olarak görülmesidir. Çocuklarda görülen davranış bozukluklarından da televizyon sorumlu tutulmaktadır. Ancak araştırmalar, çocuğun televizyonla olan ilişkisini, anneyle babanın televizyonla olan ilişkisinin belirlediğini ortaya koymaktadır. Yani çocuk üzerindeki sorumluluk anne babaya ait olup televizyona atfedilemez. Ayrıca televizyonun çocukta şiddet eğilimi doğurduğuna yönelik genel bir kanı bulunmaktadır. Nitekim bilgisayar ve video oyunlarının yarattığı şiddet eğiliminin yanında televizyonun etkisinin önemsiz kaldığı ortaya konmuştur.

Özet olarak; dünyada televizyonculuğun nasıl geliştiği, seyircilerin televizyonu ne gibi beklentilerle izlediği ve televizyonda seyircilere nasıl bir dünya sunulduğu sorularının hiçbirinin tek bir nedene bağlanarak açıklanamayacağını gördük. Televizyon ve toplum ilişkisi karşılıklı ve dinamik bir ilişki olup çeşitli kültürel unsurların bir araya gelmesine bağlıdır. Televizyonla olan ilişkimiz üzerine fikir yürütmek istiyorsak tüm bu unsurları göz önünde bulundurmamız gerekir.

Dünyada televizyonculuğun gelişimi tek bir koldan ilerlememiş, farklı televizyonculuk anlayışlarının zamanla aynı pota içinde erimesiyle gerçekleşmiştir. Halkı bilgilendirme ve kültürlendirme gibi ilkeleri benimseyen kamu yayıncılığı, serbest piyasanın denetimine girdikçe ve özel kanalların rekabetiyle karşı karşıya geldikçe yayıncılık anlayışını değiştirmeye başlamıştır. Bu rekabet sonucunda, seyirci ilgisini üzerine çekmeyi amaçlayan ticari yayıncılık anlayışı ekranlara egemen olmuştur.

Televizyon izleme eylemi, çoğu zaman olumlu ya da olumsuz etkileri üzerinden yorumlanmaktadır. Ancak televizyon tek başına, üzerimizde etki oluşturabilecek güçte değildir. Aslında bakılırsa televizyonla olan ilişkimiz televizyon izlediğimiz sosyal ortamla, toplumsal cinsiyet rollerimizle ve sınıfsal farklılıklarımızla şekillenmektedir. Televizyonun olumsuz etkilerine maruz kalacaklarından en çok kaygı duyulan grup olan çocukların televizyondan etkilenme düzeyini belirleyen temel unsur da, anne babalarının televizyonla nasıl bir ilişki kurduğudur.

Televizyonun içeriği hakkında bir yorum yapacaksak, önce televizyon dünyasının ne olduğunu anlamamız gerekmektedir. Televizyon dünyası alışık olduğumuz sıradan malzemelerle kurulan, ancak dramatizasyon ve sansasyon gibi tekniklerle sıradışı hâle getirilmiş bir dünyadır. Varlık nedeni seyredilmek olan televizyon ekranlarında, tıpkı eğlence gibi, bilgi ve siyaset de olduğundan daha ilgi çekici bir hâle getirilmekte ve bu seyirlik dünyaya uyum sağlamaktadır.

Yayın Tarihi: 27 Mayıs 2021 Perşembe 10:25 Güncelleme Tarihi: 17 Haziran 2021, 18:25
banner25
YORUM EKLE

banner26