banner17

Tasavvuf, Psikoterapötik İşlevleri de Olan Bir Hikmetli Yaşama Sanatıdır

Ali Rıza Bayzan, 'Terapistin Sûfî Olursa' kitabında tasavvufun esas ilgisinin 'kalbî/mânevî sağlık', psikoterapinin de esas ilgisinin 'psikolojik sağlık' olduğunu söylüyor. Yazar ayrıca, gönlünü arıtmış Allah dostlarıyla doyumsuz bir muhabbet imkânı sunuyor okurlarına. Sevil Dağcı yazdı.

Tasavvuf, Psikoterapötik İşlevleri de Olan Bir Hikmetli Yaşama Sanatıdır

Güzel bir temenni ile karşılaştım ilk sayfayı çevirdiğimde; “Kıymetli dost, Allah’ım umudu her daim gönüldaş eylesin size” diyordu Ali Rıza Bayzan… “Terapistin Sûfî Olursa” kitabını okurları için imzalayan Bayzan’ın bu ince davranışı, daha ilk sayfada kendimi özel hissetmemi sağladı. Teşekkürler…

Kitabı her yönüyle bir sûfîye benzettim. Yazılar, bir sûfînin gönül dünyası kadar aydınlık ve beyaz sayfalara ince ince işlenmiş. Sade, açık ve duru bir ifade tarzı var. Sûfînin dinginliğini, derinliğini, renkli dünyasını, dengeli yapısını, nezâketini ve saflığını; ebru, hüsn-i hat, minyatür, resim ve fotoğraflar kitaba yansıtmayı başarmış. Hikâyeler, okuru mânâ âleminde farklı boyutlara sürükleyen ırmaklar gibi. Her hikâye bir hikmet, her hikmet bir derya… Hayatımız deryaya kavuşma umuduyla akıp giden ırmaklar gibi. Yazarın ifadesiyle “Hayatımız bir nehir gibi akar gider. Nehir yükseklerden akarken gümbür gümbür akar; ovaya geldiğinde kıvrım kıvrım aheste aheste akar. Kimi zaman güneş kurutur, nehrin suları cılızlaşır; kimi zaman dağların karları erir, bir sel gibi akar gider nehir. Nehir akarken manzara değişir, çevredeki insanlar değişir. Her şey değişir, nehir de durmadan değişir ama hemen her zaman nehir denize doğru akar gider.” Kitabı okurken de bu akıcılığa kapılıp gidiyor insan…

Yaşamlarını sanata çevirmeyi başaran sûfîler

Tuti Kitap’tan çıkan “Terapistin Sûfî Olursa” kitabı, beş bölümden oluşuyor. Sunuş yazılarında; Prof. Dr. Recep Öztürk, Prof. Dr. Suzan Özer, Layha Asi (Psikiyatr Dr. Kutlu Kaplan), Yrd. Doç. Dr. Rukiye Şahin gibi değerli insanların görüş ve temennilerine yer verilmiş. Yazar, “Söz Başı” olarak isimlendirdiği giriş bölümünde, kitabın amacını şu sözleriyle açıklıyor: “Terapistin Sûfî Olursa kitabının amacı, sûfîlerin günümüz insanının arayışlarına ve gereksinimlerine karşılık gelen öğretilerine değinmektir.” Bunu yaparken psikoterapiden de yararlanıldığını belirttikten sonra, tasavvufun esas ilgisinin “kalbî/mânevî sağlık”, psikoterapinin de esas ilgisinin “psikolojik sağlık” olduğunu söylüyor. Tasavvufla psikoterapinin benzer ve farklı yönlerinin bulunduğunu belirtiyor ve şöyle açıklıyor: “‘Kalbî/mânevî sağlık’ ile ‘psikolojik sağlık’ arasında önemli bir kesişim kümesi vardır. Ancak tümüyle de aynı şeyler değillerdir. Bu bakımdan Tasavvuf’un da psikoterapilerin de ayrı bir yeri olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Terapistin Sûfî Olursa, sûfîlerin öğretilerinin psikolojik sağlığımıza da çok önemli katkıda bulunabileceğini savunuyor. Bununla birlikte Tasavvuf’u, bir terapi sistemi olarak değil de psikoterapötik işlevleri de olan bir “hikmetli yaşama sanatı” olarak gördüğümüzü de belirtmeliyiz.”

Yaşamlarını sanata çevirmeyi başaran sûfîlerin selamlaşmalarıyla kitaba merhaba diyelim. “Bir derviş; bir derviş topluluğunun yanına vardığında selâm vererek oturduktan sonra, topluluk, gelen dervişe ‘Merhaba’ yerine ‘Aşk olsun!’ der. Derviş de ‘Aşkınız Cemal olsun efendim!’ diye karşılık verir. Bu sefer topluluk ‘Cemaliniz nur olsun!’ der. Derviş ‘Nurun a’lâ nûr olsun!’ diye karşılık verir ve böylece selâmlaşma biter.” Bu güzel girizgâhın ardından, tasavvuf ve sanatın ayrılmaz birlikteliği, kitaba hayat veren dokunuşlar olarak karşımıza çıkıyor. Kitabı görsel şölen haline getiren birbirinden kıymetli sanatçılarla tanışıyor ve sosyal medya hesaplarını dipnotlardan öğreniyoruz.

Allah derdini artırsın

Kitapta, insanın mânevî ve psikolojik yönlerini tanımaya yönelik yazılar çoğunlukta. “Dini Duyarlıklı İnsan Depresyona Düşmez mi?”, “Sûfîlere Göre İnsan”, “Kalbimizin Halleri”, “Kendine mi Âşıksın?”, “Nefsi Levvâme”, “Psikoterapide İrade Problemi”, “Zikir”, “Dua” gibi konular işlenmiş. Yazar, sûfîlerin eşyaya, zamana, ilme, insanlara, hayvanlara, bitkilere baktıkları hürmet penceresini bizim için aralamış. İnsanı tasavvuf ve psikoloji perspektifinden göstermeye çalışan Ali Rıza Bayzan, alanında yetkin uzmanların görüşlerine ve büyük mutasavvıf âlimlerin sözlerine sıkça yer vermiş.

Kitaptaki “Dertler”, “Hüzün ve Melankoli”, “Umut ya da Sado-Mazoşizm” konularını ilgi çekici buldum. Gelin, “Dert” konusuna bir nazar edelim: “Sûfîlere göre ‘dert’, gerçek aşktır. Dert, hakikate ulaşma derdidir. Bu bakımdan herhangi bir can, bilhassa tarikate yeni bağlanan bir kişi bazı hallere maruz kalır, cezbelere uğrar, yanar, yakılırsa başındaki maneviyat öğretmeni veya duası makbul büyüklerden birisi ona “Allah derdini artırsın.” diye dua eder. Bu söz dışarıdan bakıldığında beddua gibi görünüyorsa da hakikatte hayır duadır. Şah Hatayî (ö. 1524) bir nefesinde: ‘Muhabbet bağında bir gül açıldı / Bir derdim var bin dermana değişmem / Yüküm lal-i gevher mercan saçarım / Bir derdim var bin dermana değişmem’ derken kastı budur.” Efendim ne hoş ifade etmişler. Ne diyelim, Allah derdimizi artırsın…

Aynı konuda Abraham Maslow’un açıklamaları da şöyle efendim: “Gelişim ve kendini gerçekleştirme acı, üzüntü, keder ve kargaşa olmadan olabilir mi? Üzüntü ve acı, insanların gelişimi için gerekli ise insanları acı ve üzüntüden sürekli olarak korumaya çalışmaktan kaçınmalıyız. Acı ve üzüntü bazen yapıcı olabilir ve nihai olumlu sonuçları göz önüne alınırsa arzu edilebilir.” Örneklerden de anlaşıldığı gibi kitapta işlenen konular, geniş bir yelpazede sunulmuş.

Allah dostlarıyla doyumsuz bir muhabbet

Bayzan, yazılarında sık sık sorular soruyor ve cevap arıyor. “Allah’ı Nerede Arayalım?” başlıklı yazısında şu kıssaya yer veriyor: “Naklederler ki dervişin biri, bir sûfî üstada, ‘Allah’ı nerede arayalım’ diye sorar. Sûfî üstat, dervişe der ki:

- Nerede aradın da bulamadın ki? Şâyet arama yoluna içtenlikle bir tek adım atacak olsan, nereye baksan O’nu görürsün.” Dördüncü bölüm bu ve benzeri nice kıssalar, kıssalardan hisseler ve çıkarımlardan oluşuyor. Nasreddin Hoca, Behlül Dânâ, Steven Orfield, Şems-i Terizi, Mevlânâ Celâleddin,Ebu Ali Ruzbârî, İbn Atâullah İskenderî, Bâyezîd-i Bistâmî, Muhyiddin İbn Arabî, Nurettin Topçu, Carl Vett, Es’ad Erbilî, Kemal Sayar, Muhammed Hamidullah gibi örnek şahsiyetlerle hemhâl oluyoruz bu bölümde.

Yazar ayrıca, gönlünü arıtmış Allah dostlarıyla doyumsuz bir muhabbet imkânı sunuyor okurlarına. Ömer Hayyam’ın şu güzel dizeleriyle bizi dost meclisine davet ediyor. “Ben, gönlü temiz insana kurban olayım / Gezsin başım üstünde benim, hoş tutayım / Ham insanı al karşına, söylet azıcık / Dön, sonra cehennem ne imiş, gel sorayım.”

İnsanoğlu için vazgeçilmez bir yaşam enerjisi sağlayan “umut” kitabın ana konusunu oluşturuyor sanki. Kitabın her bölümünde “umut” kavramına değiniyor yazar. Hayallerimiz bize ait olduğunu, bu yüzden kırılgan olduklarını belirten Bayzan, umudun ise Allah’ın rahmetinden bir parça olduğunu belirtip Allah’ın rahmetinin sonsuz olduğunu da ekliyor. Öyle ya, Allah kimileyin bir kapıyı kapayabilir bize. Kapanan kapı hayalin de olabilir. Ama Allah aslında bize başka açık kapıları göstermek için kapatıyordur. Hayallerimizin önündeki kapılar bir türlü açılmıyorsa orada durup ağıt yakmanın, ömür çürütmenin bir anlamı yok: “Umut, önümüzdeki kapılar kapandığında Allah’ın bize açık tuttuğu başka kapılar olduğuna inanıp aramaya başlamaktır. Bu durum tam da Nasrettin Hoca’nın türbesindeki espriye benzer. Kapısı kilitlidir ama kapı dışında her tarafı açıktır.” Umudumuz bâki olsun efendim, iyi okumalar dilerim…

 

Sevil Dağcı

Güncelleme Tarihi: 05 Haziran 2018, 17:42
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20