Tarihimiz Biraz da Eşkıyalık Tarihidir

Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan, hatıra tarzında kaleme aldığı kitabında, Balkan eşkıyalarını anlatırken devlet-millet ilişkisi hakkında önemli bilgiler verir. Bir otorite boşluğu ortaya çıktığında, o boşluğun nasıl doldurulduğunun hikâyesidir bir anlamda bu anlatılanlar. Ahmet Serin yazdı.

Tarihimiz Biraz da Eşkıyalık Tarihidir

Tarihe, ayaklarımızı basıp geleceğimizi tasarladığımız sağlam bir zemin gözüyle bakılır genellikle. Bu tanım hemen hemen herkesin kabullendiği, belki üzerine ufak tefek eklemeler yapacağı genel kabul görmüş bir tanımdır bilindiği gibi.

Tarihin önemi konusunda herkes hemfikir, bunda sorun yok. Asıl mesele, ayaklarımızı yaslayıp gözlerimizle ufku tarayacağımıza inandığımız tarih adlı bu zemindeki bilgilerin ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğu meselesi.

Hemen hemen herkesin hemfikir olduğu bir başka konu da tarihin güçlüler tarafından, güçlülerin isteklerine uygun olarak yazıldığıdır. Buna bakarak tarihi ve tarihteki olayları doğrulayabilecek kaynaklara başvurmakta yarar var.

Yalan söyleyen tarih

Unutmayın biz Yalan Söyleyen Tarih Utansın başlıklı kitapların yazıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Özellikle yakın tarihimizde dün kahraman sayılanların, bugün kahraman olmadıkları bilgisine ulaşıyoruz.

Tarihin ne kadar doğru ne kadar yanlış söylediğinin tartışıldığı bu noktada imdada hatıraları çağırır erbap olanlar. Hatıraların, her ne kadar olan bitene kişisel bir pencereden bakılsa da, tarihi olayları anlayıp bilmede emsalsiz bir kılavuz olduğunu kayda geçirirler. İşin içine duygusallığın ve tarafgirliğin katılma ihtimali hiçbir zaman gözardı edilmemek kaydıyla hatıralar, doğru bir tarih yazımı için vazgeçilmez bir kaynaktır, derler ve elhak doğrudur.

Biz savaştık, onlar semirdi

Eğri oturup doğru konuşalım, hepimiz vatan millet için savaşmayı kutsal bilir, bu uğurda can vermeyi şeref sayarız. Doğrudur ve olması gereken de budur. Çünkü insanı insan kılan, sahip olduğu değerlerden başka nedir ki?

Ben de böyle düşünenlerden biri olduğum için Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan’ın Derviş Balkanı Eşkiyaları ve Avcılığım başlıklı, fotoğraflarla süslenmiş iki yüz elli iki sayfalık anılarında anlattığı eşkıya çetesinin başı İngiliz Ahmet’in ağzından arkadaşlarına söylediği “-Baka ya ağalar, bu iş böyle gitmez. Biz savaştık, köyde şehirde kalanlar zengin oldu. Biz aç susuz çarpıştık, buradakiler ense büyüttü… Üç yılımız heba oldu! Evde ise bir şey kalmamış! Bu böyle olmaz…” cümleleriyle başlayan ve giderek halka zulmetmeye dönüşen bir hareketle karşılaşınca şaşırdım.

Eşkıyalarımız bile merttir

Biraz düşündüğümde, şaşkınlığımın çok da yerinde olmadığını fark ettim. Çünkü bizim tarihimiz biraz da eşkıyalık tarihidir. Ama bizim bildiğimiz ve bize öğretilen ‘eşkıyalarımız’ bile mert ve yeri geldiğinde fedakâr insanlardı. Bu yüzden çete başı İngiliz Ahmet ve çetesinin yaptıklarını yadırgıyordum. Çünkü onlar güya uğruna savaştıkları vatan ve millete karşı tümüyle çıkarcı bir duruş sergileyip bu duruş gereğince eşkıya olmuştu.

Hatıraları kaleme alan Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan, 1901 Bulgaristan doğumlu. 1951 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçüp Çukurova’ya, Ceyhan’ın Mustafabeyli köyüne yerleşir. 1989 yılında bir trafik kazası sonucu vefat eder.

Bir roman tadında

Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan, renkli kişiliğiyle dikkat çeken birisi. Hayatın içinden, aktif, yardımsever; iyi bir avcı, iyi bir Müslüman, titiz bir kalem erbabı… Kısacası çok yönlü birisi. Aslında bu kitaba hatıra yerine otobiyografik roman da denebilir. Çünkü bu kitapta bir romanda olması gereken her şey var: Öyküleyici anlatım kullanılmış; bir roman kurgusu var, olaylar bir anlatıcı tarafından gayet iyi bir şekilde tahkiye edilmiş. Benzetmeler, eğretilemeler eksik değil. Yazarın kendine özgü bir üslubu da var üstelik. Ama en önemlisi, sosyal birisi olması itibariyle olayların içinde yer alması, olan biteni gözlemlemesi ve yaşadığı toplumun sosyolojisi hakkında ilginç bilgiler vermesi.

Devletin bıraktığı boşluk nasıl dolar?

Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan, Balkan eşkıyalarını anlatırken aslında devlet-millet ilişkisi hakkında önemli bilgiler verir. Bir otorite boşluğu ortaya çıktığında, o boşluğun nasıl doldurulduğunun hikâyesidir bir anlamda bu kitapta anlatılanlar.

Kitapta devletin millete bakışıyla ilgili ilginç bir hikâyecik var. Hepimiz biliyoruz ki insanımız vatan millet için her türlü fedakârlığa katlanmaya hazırdır. Ama iş devlet tarafından milletin hakkının korunmasına geldiğinde, biraz farklı bir bakış ortaya çıkıyor. Bu bakış, kitapta en fazla yeri tutan İngiliz Ahmet ve çetesinin bir posta arabasını soyma planlarını tartışırken çete başı İngiliz Ahmet tarafından “(…) Baka ağalar! Devletin parasını çalmak için devletin polisini bir daha öldürürsek, peşimizi bırakmazlar. Ama milletin, şahısların parasına pek aldıran olmaz. Vazgeçelim. Bir başka yolunu buluruz herhalde!” cümlelerinde net bir şekilde verilir. Kitabın devam eden satırlarında, İngiliz Ahmet’in bu tespitinde haklı olduğunu görürüz. Devletin malına dokunmayan çete, milleti uzun süre ve rahatlıkla soymaya devam eder.

Gerçi şunu da not düşmek gerek: Olayların yaşandığı dönemde 1. Dünya Savaşı yaşanmış, Osmanlı dâhil koca imparatorluklar çökmüştür. Bu şartlarda otorite boşluğunun yaşanması, devlet adı verilen aygıtın zayıflaması kaçınılmaz bir şeydir. Yine İngiliz Ahmet’in o ifadesinden biz, devletin sadece kendini koruma refleksiyle hareket ettiğini, diğer konulara eğilemediğini anlıyoruz.

Yahudi devletinin hayalini kuran kuyumcu

Kitabın yüz otuz beşinci sayfasından sonra yazar, avcılık hatıralarını anlatır. Bu hatıraları anlatırken iklimler, hava, hayvanlar, hayvanların özellikleri; avcıların ilkeleri gibi konularda detaylı bilgi verir. Avcılık hatıraları bittikten sonra yazarın kendisi ve yaşadığı önemli yerleri belgeleyen fotoğraflarla kitap sona erer.

Yine kitapta anmadan geçemeyeceğim bir hikâyecik daha var. Eşkıyadan, çeşme tamiri de yapan Kara Hasan adlı birinin başından geçen bu olay, Yahudilerin İsrail devletini kurmak için nasıl organize olduklarını ve nasıl detaylı bir plan yaptıklarının ipuçlarını verir.

Anlatılan olay Şumnu’da geçer. Bir çeşme tamiriyle uğraşırken bir küp altın bulan Kara Hasan, altınların değerini anlamak için Şumnu’da sarraflık yapan Yahudi Yako’ya birkaç numune götürür. Gelin bundan sonrasını yazarın anlatımıyla okuyalım: “Az sonra Yahudi Yako’nun sarraf dükkânındaydı. Numuneleri gören Yako’nun gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Yüksek bir fiyat verdi. Altınların altın değerinden başka ‘antikalık’ları da vardı. Bunu Hasan Hoca nereden bilsin? O iş Yoko’nun işiydi. ‘Başka varsa getir, yüksek fiyatla alacağım’ dedi. Hasan Hoca’nın şaşkın bakışları arasında: ‘Bunları Filistin’e göndereceğim. Araplar bu altınların kıymetini bilir. Bunlarla alamayacağım mülk yoktur’ deyince ‘Sen Şumnu’dasın. Filistin’deki mülkü ne yapacaksın?’ sorusuna Yahudinin cevabına bak: “Filistin’de bir Yahudi Devleti kuracağız. Eski İsrail’i dirilteceğiz, Hasan Hoca!”

Geniş bir coğrafyayı, o coğrafyada olan bitenleri; insan-devlet, insan-insan ilişkilerini samimi bir şekilde anlatan bu kitap, hem yakın tarihe ışık tutuyor hem de insanın ufkunu açıyor.

Ahmet Serin

Yayın Tarihi: 16 Ağustos 2018 Perşembe 09:00 Güncelleme Tarihi: 03 Ekim 2020, 18:23
banner25
YORUM EKLE

banner26