Tarihi gerçeklikle kurgunun dengesi: Nekro Porta

Roman fazlaca büyülü bir tarihi roman, entrika romanı, bir yanıyla gotik, bir yanıyla kaos romanı. Ama bütün özelliklerin kesiştiği temel iki sütun üzerine inşa edilmiş: Şehir ve halk. Ethem Erdoğan yazdı.

Tarihi gerçeklikle kurgunun dengesi: Nekro Porta

Tarihi gerçeklikle kurgunun kesişmesi

Tarihin bir diyalog olduğu söylenir hep. Geçmişle günümüz arasında bitimsiz bir diyalog… Bu diyalogun karşılıklı olmaması da ilginç bir durum. Oysa geçmiş, tarih duyu organlarını kaybetmemiştir. İletişime açıktır esasen. Yeter ki iletişim için kararlı olalım. Tarihsel bilgi ve yorumlar ile kurgunun sınır tanımayan dünyası iletişim için yeterlidir.

‘Geçmiş’in zaman skalasında varlığı tarihçiye bağlıdır. Tarihçiye olan ihtiyaç geçmişin var kılınabilmesinin şartıdır. Gerçeklik skalası içinde de tarihsel gerçeklik kavramı vardır. Bu gerçeklik, tarihçinin değerlendirmesi ile bir değer kazanır. Tarihçi inceler, malzemeden seçme yapar, sonuç çıkarır-yorumlar. Bu bakımdan tarihsel olaylar subjektif karakterlidir. Dolayısıyla erozyona uğrayan bir tarihle karşı karşıyadır okur. Bu kadarla da kalınmaz. “Tarihî roman”da kurmaca devreye girer ve ikinci bir değişim daha gerçekleşir. Bu noktada “tarihi gerçeklik” üzerine eğilmekte fayda vardır. Edebiyat ve tarih ilişkisi, kesişen ve ayrışan taraflar ve bakış farklılıkları; 'gerçeklik' farkını öne çıkarır. Edebi eserin tarihi gerçeklerle örtüşen yanı, tarihi gerçekleri yansıtma oranı önemlidir. Gerçeklik üzerine yoğunlaşan bu ayrışma, kurgu ile tarih farklılığını öne çıkarmaktadır. Tarih, gerçeklere bağlı bilimken edebiyat / kurgu gerçekliğe bağlı olmak zorunda değildir. Yazar, tarihçinin inceltip yorumladığı malzemeyi alır, üzerine de kurgu yapar ve okura sunar. Bu anlamda yazarın yaptığı tasarlama ve planlamadır.  Okur kurmaca eseri okuduğunda, yazarın yansıttığı dünyanın, gerçeklikle örtüşüp örtüşmediğini sorgulamaz. Çünkü tarihi roman için böyle net bir gerçeklikten söz edilemez. Belki yazarın yaptığı tasarı-planlama-kurguda dönemsel şart ve özellikleri kavramış olması bakımından, gerçek-kurmaca örtüşme derecesi fark edebilir. Bundan sonrası tarihi değil edebidir.

Yazar, tarihi gerçeklik üzerine, kurguya dayalı insan figürünü yerleştirir. Bu yazarın figür, tip ve karakter çalışmasına kalmıştır. Bu açıdan tip ve karakter ile çevresi de tarihe konu olmaz. Çünkü bir edebi/ sanatsal çalışma olan roman, tarihsel gerçekliğin üstüne çok giderse eserin bilimsel bulunması ile karşı karşıya kalacaktır. Tarihsel gerçekliğin üstüne gereğinden az giderse de yalnız kurmaca değerlendirmesi yapılabilecektir. Bu açıdan tarihî roman, bilgi ile kurgu arası bir yerde durmalıdır. Diğer önemli husus da yaklaşımdır: Tarihçi yaklaşımıyla edebi metin yaklaşımı… Aslında hem tarihçi hem de yazar yaşananları 'hikâye' eder.  Tarihçinin bunu yaparken, 'hikâye ederken, yorum yapacağı dolayısıyla bu durumda da her iki yazanın elinde de tarihin gerçeklikten uzaklaşacağı aşikârdır. Buradaki nüans, tarihçinin yorumu ‘gerçek’le sınırlı; kurmaca yazarının gerçeği kendine göre yorumlama gücüne sahip oluşudur. Kurmaca yazarının bu özgürlüğü de gerçekliği çarpıtmama kuralına kadardır. Yazdığı tarihsel olmasa da bir gerçekliği değiştirmemesi-bozmaması da gerekir. Bu baskıdan dolayı gerçekliğe kendi yorumunu katmakla yetinmelidir.

Nekro Porta dolayımında

Bizans, nereden bakarsak bakalım bir devletten, yani ezberimiz olan yapıdan daha fazlasıdır. İlk özelliklerinden birisi, dünya tarihini etkilemiş bir kültür ve medeniyet oluşudur. Tarihteki en uzun süreli imparatorluklarından biridir. Roma İmparatorluğu'nun Doğu bölümü olarak M.S. 395 yılında tarih sahnesine çıkmış, İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453 yılında fethedilmesine kadar 1000 yıldan fazla sürmüştür. Evrensel hukuka, medeniyete ve devlet kültürüne katkıda bulunmuş bir devlettir. Osmanlıya miras bıraktığı bazı siyasi ve sosyal kurumları da en az 600 sene daha yaşamaya devam etmiştir.  Eğer günümüzde yaşamadığını varsayarsak.

 

Nekro Porta – Ölüler Kapısı; Bizans tarihini ve hayat şartlarını irdeleyen eserlerin azlığı büyük bir meseledir aslında. “Kimler varmış biz burada yoğ iken” (Karacaoğlan) mısraının sahibi bizler, İstanbul’un bizden önceki sahipleri üzerine pek de düşünmemişiz. Bu durumun sebepleri de çokça sosyologları ilgilendiriyor. Bu anlamda yazılan nadir eserlerden birisinden;  (Öz, 2019) adlı eserden bahis açmak istiyorum.

Nekro Porta; Kasım 2019’da Şule Yayınları tarafından basılmış bir eser. 239 sayfa. Kapak yer yer koyulaşan bordo rengi. Üzerinde kitaba dair etiket bilgileri beyaz. İlginç bir uyum var. Yine kapakta tanımlayamadığım ilginç bir illüstrasyon var. Tanıtımında ise şu cümleler: Nekro Porta, Doğu Roma İmparatorluğu’nun görkemli günlerinin ardındaki çürümeyi ve düşüşü gözler önüne seriyor. İmparatorun hırsı, imparatoriçenin entrikaları ve ruhban sınıfının oyunları arasında halk, bir yandan önlenemez bir isyana sürüklenirken şehir, Konstantinopolis adını İstanbul’la takas etmeye hazırlanıyor.”

Romanı bitirip de üzerine ilk düşünceler kafamda canlanınca manzara şu oldu: Sur içinde maviler ve sur içinde oturmalarına izin verilmeyen yeşiller, düşman kardeşler anlatısı; çok tanrılı eski pagan inançları ile Hristiyanlık dininin karşılaş(tırıl)ması, putperest kahinler-dindar papazlar; Adria-Rodas aşkı; kölelik düzeni; Yunan mitolojisi, Yahudi karşıtlığı… Roman, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinapolis’i, dönemin sosyo-kültürel yapısı ile birlikte ele alıyor. Tarih, din, felsefe, mitoloji unsurları bakımından zengin olan roman, yeni bir kapı açmaya da aday. Bu kapı, geçmişe yönelik bir bakış açısı sunuyor.

Romanın oluşturulması oldukça sancılı ve uzun bir süreci işaret ediyor. Çünkü o döneme dair bilgiler çok az. Bu bilgilerin toplanıp yorumlanarak bir kurguya dönüşebilmesi çok emek istiyor. Çünkü bilinen sadece bir tarihi gerçeklik var: Doğu Roma’da bir isyan ve sonuçta binlerce kişinin öldürüldüğü Nika Ayaklanması. Bu ayaklanma, hipodromun içindekilerle birlikte yakılmasının hikâyesi. Elli bin kişinin ölümünden söz ediliyor.

Altıncı yüzyıl İstanbul'undan bir hafta anlatılıyor bu romanda. Şehrin insanına ve şehrin tarihine dair fazlaca öğretici nitelikleri var. Şehirde yaşayan insanların karmaşık inanç sistemi, Hristiyanlığa dair farklı mezhepler (Ortadoks, Monofizit), değişik siyasi taraflar (mavi-yeşil), saray ve seçkinler çevresindeki dalavereler… Olaylar bir gece yedi farklı kişinin aynı rüyayı görmesi ile başlıyor. İçeriği anlatı boyunca yorumlanamayan ama bir puzzle gibi tamamlanan, bir ağ gibi örülen bir rüya. Örgü içinde rüyayı gören kişiler birer figür-tip olarak yer alıyor. Bu tiplerin yaşadıkları ya da çevrelerinde yaşananlar ip yumağı gibi sarılıyor ve olay örgüsü oluşuyor. İmparatorun hırsı, imparatoriçenin entrikaları, rahiplerin oyunları arasında ayakta durmaya çalışan insanlar ve bir devletin çöküşü olay örgüsünü şiddetlendiriyor. Bir aşkın ölümle son bulması üzerine, suç bir balıkçıya ve ortağına yıkılıyor, idam esnasında ortaya çıkan aksaklıklar Tanrı’dan işaret sayılıyor. İdamın durdurulmaması üzerine isyan çıkması ve akabinde isyancıların katledilmesi final oluyor. Sürekli barbar korkusu yaşayan bir topluluğun barbarlaşma serüveni bu roman.

Yazar, tiplerin tavır ve davranışlarını bilinçli bir tercihle karaktere dönüştürmemiştir. Bunu kendisine sordum. Cevabı, Nekro Porta, şehrin ve sosyolojinin romanı olsun. “Karakterleri” bile isteye çok sivriltmedim, olmuşsa ne âlâ.” oldu. Romanda karakter bulundurmamak da büyük bir iddia içerir aslında. Çünkü anlatının hemen her çeşidi karaktere yaslanmak durumundadır. Önerilen davranışları ve romanın iletisini taşımak için karakter önemlidir. Ancak yazarın karakter olarak şehri, İstanbul’u seçtiği gerçeği de ortada duruyor. Böyle bir deneysellik-yenilik başka yazarlara da yol açabilecek nitelikte. Yazarın isteğinin de bu olduğu görülüyor. Hatta yazar “tipler arasında da eşit davrandığını” ifade ediyor. “Günün sonunda bir aşk romanı olarak anılsın istemezdim.” diyor.

  

Topluma ve şehre yoğunlaşıyor yazar. Büyük bir katliama doğru koşa koşa giden bir şuursuz topluluk… Böyle bir odaklanma ister istemez anlatıdaki figürleri geri plana itecektir. Bu figürlerden, Kör Kahin, Elias, Hypatios, Adria ve Rodas her biri karakter haline gelebilecek tipler aslında. Ama yazar toplumu merkeze aldığı için o toplumdan bir cüz olarak değerlendirdiği tipleri, o toplumdaki karşılığı kadar ele alıyor. O toplumun ortalaması olan tipler, o ortalamanın yaşadıklarının bir gereği olarak kurban oluyorlar. Roman ilerledikçe, tiplerin her birinin merkezden uzaklaş(tırıl)masıyla karşı karşıya kalıyor okur. Aslında okur, tipin, anlatının merkezinde olmadığını sürpriz şekilde kavrıyor. Dolayısıyla şehir ve toplum karşısında, ortalamayı temsil etme görevi tamamlanıyor. Yazarın affına sığınarak “Karakter olsa ne olurdu?”, diye düşündüm. Kurgu şöyle gelişti: Eğer tiplerden biri karaktere dönüşseydi; kendi kuralları olacaktı. (Karakter toplum kurallarına karşıdır.) Belki isyanın elebaşı olacaktı. Karakterlerin kaybetmeme özelliği onu belki yeni imparator bile yapardı. Burada da gerçeklik yok olurdu.

“Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin nedeni veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir.”Yazar; olay örgüsü ve bu örgünün sürdürücüsü mahiyetindeki kahramanlar üzerinden kotarmıyor anlatıyı ki bu durum roman için büyük bir risk ya da büyük yeniliktir. Üzücü bir olay, bilinen en güçlü hikâyedir, gerçeğinden hareketle; bir ülkenin geçtiği süreçlerle, orada yaşayanların bireysel acılarının çok güzel harmanlandığını söyleyebiliriz. Romanda ilginç bir taraf daha var aslında, yazarın “yapmak istediği şey” açısından mihenk hüviyetinde.  (Yalçınova, 2020) Kör Kâhin’in gören gözü olan kölesi öldürülür. İsyandan sonra Kör Kâhin de öldürülür. Rodas öldürülür. Hypatios öldürülür. Elias ceza alır. Okurun muhayyilesine göre hepsi masumdur. Çünkü bu ölümlerin hepsi derin trajedilerdir. Neredeyse okurla birlikte yazarı da kışkırtacak bu olayların üstüne gidilmez. Yazar durumu çokça canlandırabilirdi, ancak onun yapmak istediği; o dönemin kanunsuzluğu, kokuşmuşluğu üzerinden dönem sosyolojisi yazmak. Hatta yapılan katliamın unutturulması adına; imparatorun Ayasofya’yı inşa ettirmesi ve bu inşaat etrafında gelişen söylenceler de sosyoloji açısından önemlidir.

Hem gotik hem kaos, bir yanıyla entrika diğer yanıyla tarihi bir roman

18.yüzyılda ortaya çıkan bir tür; gotik roman. Yeni bir çağ ile bir bedene sahip olan akılcılık görüşünün yansıdığı bir tür. Bu anlamda ana mekân olarak kale, gotik tarzı simgeliyor. Kale dışarıya kapalıdır ve korku öğelerini de içinde barındırır. Olağanüstü olaylara fazlaca yer verilir. Korku ve gerilim egemendir bu anlatı türünde. Karakteristiğinde tekinsizlik, lanet, gizemli eski yapılar bulunur. Başka önemli bir husus da bu romanın “gotik roman” açısından durumudur. (Yivli, 2019) Nekro Porta’yı bu anlamda değerlendirmeye kalktığımızda; İstanbul’un surlarla çevrili bir kale oluşu, tekinsizlik, terör, korku vb var. Doğaüstü güçler (cin, hayalet) yerine devlet gücünün geçtiği gerçeğini; kötülüklerin kaynağı açısından kullanabiliriz. Elbette “yeni bir gotik denemesi” denebilir. 

Yazarın bu romanı hazırlarken çok fazla çalışmak zorunda kaldığı aşikâr. Döneme dair kaynakların azlığı da işin cabası. Ancak, James Joyce’un anlatım gücü için söylenen ‘Dublin kenti yıkılsa, James Joyce okunarak yeniden inşa edilebilir.’ Cümlesi gibi, 6. yüzyıl İstanbul’u için bu eser temel alınabilecek durumdadır. Çünkü Nekro Porta’da kentin toplumsal, kültürel, tarihsel, mimari ve ekonomik yapısına ilişkin pek çok gönderme yer alıyor. Ama asıl ilgi kentin sosyal yapısı, dokusu ve insanlarla birlikte oluşturduğu ses: İstanbul’un 6. yüzyıldaki sesi. O dönem kültürü, devlet, inanç ve şehir yapısına, mitolojiye dair çok fazla kelime var romanda, dipnotlarla açıklanmış şekilde. Bazılarını görmeniz için alıyorum: Herkül’ün oklarını gökyüzüne fırlatması, Nemea aslanını öldürmesi, İlya’nın (İlyas Peygamber) savaş arabasıyla göğe yükseltilmesi, Daphne, Medusa, Satir, Sentor vb mitleri; bigarios, semantron, carceres, spina, melistailer, mimusçu, stama, kathisma, tifosi, mapa vb hayatın içinden kelimeler var. Ayrıca ‘revak’tan ‘acibe’ye geniş bir Türkçe’den söz edebiliriz. Yazarın yaşayan dili kullanımındaki rahatlık göz alıcı.

Yazar örgü içinde tüm olup bitenleri anlatırken, semboller üzerinden anlatımı güçlendiriyor: Susmak, körlük, zindan, cellat ve at… İçerikte aforizma sayılabilecek cümleler var çokça. İkisini örneklik için alıyorum: “İnsan taşıyabileceği sırlara göz dikmeli.” (S. 57), “Halkın en büyük tutkusu olan yarışlar, imparatorlara meşruiyetini yenileme fırsatı sunar.” (S. 69). Kavuşma sahnesinin dinginliği çok güzel anlatılmış: “Birbirlerinden başka kimseleri olmadığını bilerek ve bambaşka bir alemin eşiğinde durduklarını bilmeyerek sımsıkı sarıldılar.” (S. 108). İktidarın demosa, halka bakışını tasvir eden cümleler her döneme teşmil edilebilecek ibretlikte: “Çünkü imparator pencereleri hileli aynalara benzerdi, içeriden bakanların haleli başlarındaki suratlarını daha biçimli, bacaklarını daha uzun gösterir, dışarıdakileri koca kafalı cücelere dönüştürürdü.”

Romanın anlatıcısı genel olarak gözlemci. Ancak tiplerin düşünce ve duygularını ifade için hâkim anlatıcı da kullanılmış. Yazar önemli bir iş yaparak kendisini metinde yok etmiş. Yalnız bir yerde devreye giriyor, üst kurgu tekniğine geçiş yapıyor ve ne olacağını / olması gerektiğini ifade ediyor. (S.140)

Hülasa, aşkın, dönemin ve ölümün böyle güzel, naif anlatıldığı çok az kitap gördüğümü söyleyebilirim. Romanın dili, kurgusu, anlatımı belirgin şekilde öne çıkıyor. İlk sayfadan son sayfaya kadar merak duygusunun hükmü sürüyor. Kahramanların-tiplerin ilginçliği ve bir o kadar insani hâlleri...  Roman fazlaca büyülü bir tarihi roman, entrika romanı, bir yanıyla gotik, bir yanıyla kaos romanı. Ama bütün özelliklerin kesiştiği temel iki sütun üzerine inşa edilmiş: Şehir ve halk. Bu iki kavram üzerinde duruyor roman. Hala okumamış olan varsa okumalı.   

Ethem Erdoğan


 

Kaynakça

Öz, M. (2019). Nekro Porta. İstanbul: Şule Yay.

Yalçınova, Ö. (2020). //www.sabitfikir.com/dosyalar/oluler-kapisindan-girmek. //www.sabitfikir.com/: //www.sabitfikir.com/dosyalar/oluler-kapisindan-girmek adresinden alınmıştır

Yivli, o. (2019). Öykü Nasıl Okunur. Muğla: Günce Yay.


 

Yayın Tarihi: 26 Şubat 2021 Cuma 11:15
banner25
YORUM EKLE

banner26