Suskun bir deniz yolculuğunda Anar’ı okumak

İhsan Oktay Anar “Suskunlar”ını okumak kendine özgü bir dil ve anlatıma sahip; tarihten, felsefeye, müzikten minyatüre kadar çeşitlilik gösteren bir dünyanın kapısını aralamak gibi. Mustafa Uçurum yazdı.

Suskun bir deniz yolculuğunda Anar’ı okumak

Sözlü ya da yazılı edebiyat tarihimizin hangisinden başlarsak başlayalım “anlatı” türüne karşı dinmek bilmez ilgimizin olduğu aşikârdır. Destanlar, masallar, mesneviler bizim ortak malımız olmuş ve bu türdeki eserleri başucumuzdan hiç eksik etmemişiz. Ortaokul sıralarına geldiğimiz andan itibaren öğretmenlerimizin elimize tutuşturduğu kalın kalın romanlardan biliyorum ki biz günümüzde de romansız yapamaz bir milletiz.

Romanlarla tanışıklığım da tam ortaokul sıralarına rastlar. Hikâyeden romana geçiş döneminde Kemalettin Tuğcu’dan Ahmet Günbay’a, Yavuz Bahadıroğlu’na, Huzur Sokağı’na ve Minyeli Abdullah’a bir çırpıda geçmiştim. Romanlar okuduğum kitaplar arasından hiç eksik kalmadı. Bir zamanlar, roman okumanın faydalı mı faydasız mı olduğuna dair tartışmalara aldırmadan romanlar okudum. Bugünlerde Türkiye’nin roman tarihini etkilediğini, ters yüz ettiğini düşündüğüm İhsan Oktay Anar’ın romanlarını okuyorum. İhsan Oktay Anar’da beni cezbeden en önemli tavır, ortalarda olmama tercihiydi. Suskunlar kitabı çok satanlar listesinin en başındayken bile onu televizyonların kültür programlarında görememek bu kitapların okunması için yeterli bir sebepti. Bana göre, yazdıklarıyla göz önünde olmak istemeyen yazar, çıkardığı diğer romanlarından sonra da suskun kalmayı sürdürdü.

Minyatür gibi gözler önüne seriyor

“Suskunlar” romanını okuduğumda sanki “Binbir Gece Masalları”nı okuyorum gibi bir hisse kapıldım. Kullanılan dil, anlatım, fantastik çağrışımlar kitabın başından sonuna kadar bir masal dünyasının kapısından süzülmeme sebep oldu. Suskunlar romanı aslında adıyla çelişen bir gürültüyü içinde barındırıyor.  Tüm kitap boyunca içli bir ney sesi okuyucunun kulağından eksik olmuyor. Derin bir musiki bilgisinin hâkim olduğu roman, verdiği resitalin yanında İstanbul’u karış karış tasvir etmesiyle de yüzyıllar öncesinin İstanbul’unu bir minyatür gibi gözler önüne seriyor. Kitapta öyle bir büyü var ki bir anda okuyucu kendini kaptırıp bir musikinin ardına düşerek İstanbul’un o özlenen geçmişine bir yolculuğa başlıyor. Bir de İstanbul’un bugünkü keşmekeşini yaşayanlar derin “ah!”larla Eflatun’la birlikte bir ney sesinin ardına düşüp dergâha ulaşıyorlar. Görünen o ki dergâh, gönül dergâhından başka bir şey değildir.

Romanlarda kullanılan dil anlaşılmaz gibi görünse de romanın içine tam anlamıyla süzülebilen okuyucu için bütün sözcüklerin kapısı açılmakta. Musiki terimlerinin yoğun olduğu “Suskunlar”da bile okuyucu hiç yabancılık çekmeden her sözcüğün dünyasına girerek kendini kemençenin, ney’in nağmeleri arasında bulabilir. “Suskunlar”da sesini yükseltmek isteyenlerle musikinin ritmine savaş açanların mücadelesine şahit olan okuyucu, oyunu suskunluktan yana kullanmak yerine kendini derin bir musikiye teslim eder.  Romandan yükselen sesler adeta bir büyü etkisi yapar. Veysel’in kemençesinin çıkardığı kederli musiki, paşanın yeğenini öldürecek kadar içli ve derin bir etkiye sahiptir. Kitabın tümüne hâkim olan bu etkiyi yazarın gerçek dünyası da âdeta doğrulamaktadır.

Yazarımız der ki: “Benim asıl kimliğim yazarlık değildir. Yarın belki bütün elyazmaları, notları ve kütüphanemi terk ederek ortalama bir kemancı olmaya çalışırım. Fakat kemana da bağlı kalamam. Yani bir insanın kendini yazar, öğrenci, genel müdür kimliği içine sıkıştırmasını ve bununla kıvanç duymasını anlayamıyorum. Dünya o kadar büyük ve seçenekleri o kadar fazla ki keman çalmak bize zevk veriyorsa niye yazar olarak kalalım, bu dünyaya eğlenmeye geldik.”

Uçsuz bucaksız bir tarihin ortasında

Romanlarında ayrıntıyı atlamayan İhsan Oktay Anar, bazen sıradan gibi görünen bir nesnenin ya da mekânın tasvirine girişerek derin edebi sanatlarla okuyucuyu eserin içine çekmeyi başarmaktadır. Eflatun’un bir sesin ardına düşüp de İstanbul’u dolaştığı bölümlerde neredeyse her semtle ilgili öyle ayrıntılara girilir ki okuyucu kendini bir anda uçsuz bucaksız bir tarihin ortasında bulur.

“Eflâtun yerinden doğrularak, sesin geldiğini sandığı Darphane tarafına seğirtti. Her gün binlerce altun sikkeye Padişah Efendimizin tuğrasının darp edilip piyasaya sürüldüğü bu büyük bina, Tatlıcı Bekir Ağa’nın dükkânını geçtikten sonra sağ tarafta, Mercan Ağa ile Yakup Bey’in evlerinin bitişiğindeydi. Herhangi bir hırsızlığa mahal vermemek için hemen hepsi helâl süt emmiş, namus ehli zevat arasından seçilen vezneci, sarraf, cilacı, sikkeci ve haddecilerin çalıştığı Darphane’nin, kendi câmisi, imamı, müezzini ve bir de maaşlı cellâdı vardı. Ama çiğ süt emmiş insanoğluna yine de pek güven olmadığından, burada çalışan sikke vurucular, sabah geldiklerinde ve akşam giderken anadan üryan edilip muhafızlarca aranırlardı. Bu iş için pek çok usul vardı. Meselâ bunlardan biri, vücutlarındaki uygun bir yere bir altun sikke sokuşturmuş olabilecekleri şüphesiyle bu insanların, bir muhafız tarafından, sol elin taharet parmağıyla muayene edilmesiydi. Bu iş için elinde ferman ve yetki bulunan Darphane Emini’nce en küçük hırsızlık bile hoş karşılanmaz, suç işleyen şahıs şeraite uygun olarak derhal cezalandırılırdı. Zaten gören ibret alsın diye Darphane’nin kapısına, çoğu artık kurumuş tam yirmi bir kesik el çivilenmişti.”

İhsan Oktay Anar’ı okumaya “Suskunlar” ile başlayanlar için diğer romanları tanıdık bir şehirde yolculuk yapmak gibi bir şeydir. Cümle yapısına, kelimelerin ahengine kapılıp gitmek okuyucuyu için son derece bildik bir eylem hâline gelir. Anar’dan önce İskender Pala ya da Nazan Bekiroğlu romanı okuyanlar için ortaya çıkan şaşırtıcı benzerlik ancak Anar’ın birkaç romanını daha okuduktan sonra ortadan kalkacak bir sis bulutudur. “Puslu Kıtalar Atlası” öyle bir anlatım tekniğine sahip ki sahibinin tescili niteliğinde. Bir ilk eserde bunu sağlamak zaten ustalığın bir göstergesi. Anar’ın roman tekniğindeki ustalığının yanında diğer bir dikkat çekici nokta da yoğun araştırmalar neticesinde bu romanları kaleme aldığı gerçeğidir.

Kitab-ül Hiyel”deki mekanik bilimler dilinin, “Suskunlar”daki müzik terimlerinin, “Amat”taki gemicilik bilgisinin, “Puslu Kıtalar Atlası”ndaki coğrafi görünümün verilmesini başka türlü açıklamak mümkün değildir. Eserlerindeki meslekler, insan tipleri sanki bir tarih kitabından fırlamış gibi gerçekçi bir surette romanlardaki yerlerini almaktalar. Osmanlı’nın şatafatlı dönemleriyle bire bir örtüşen İstanbul yaşantısı sarayından kenar mahallesine, dergâhından düşmüş sokaklarına kadar ayrıntıyla verilmekte. Okuyucu bu satırları okuduğunda İstanbul’u karış karış bilen bir yazarla kendini karşı karşıya bulduğunu sansa da İhsan Oktay Anar’ın bir söyleşideki; “İstanbul’a çok fazla gelmediği ve İstanbul’u fazla bilmediği” sözleri onun araştırmaya dayalı bir alt yapıya sahip olduğunu göstermekte.

Romanlarının kahramanı aslında kendinden başkası değildir

“Amat” romanında Anar, okuyucuları öyle bir deniz yolculuğuna çıkarır ki hayatında deniz görmemiş, deniz görse bile uzun yolculuklara çıkmamış olanlara bile bir seyahat zevki sunar. Bir gemi dolusu günahkâr insanın kâbuslarla dolu seyahatleri, çalkantılı bir denizde okuyucuyu da bu yolculuğa davet edecek kadar bir efsunlu iksir sunuyor. Özellikle denizciliğe merakı olanların yabancılık çekmeyeceği terimlerle süslü romanda yazar gemiciliğin, Osmanlı denizcilik tarihinin ayrıntına inerek “Amat” adlı kalyona tüm okuyucularını çağırmakta. Denizciliğe ait yoğun anlatımlar roman dilini ağırlaştırsa da bu seyahate kendini kaptıran okuyucu kısa sürede ağırlığı üzerinden atabiliyor. “Amat” adlı kalyonu yapan ustanın adı Nuh Usta’dır. Nuh tufanındaki geminin ustasıyla isim benzerliği olan bu ustanın yaptığı gemi de içindekileri bir tufana sürüklemektedir. Görülüyor ki yazar isim seçimlerinde bile bir gönderme yaparak okuyucunun zihnini sürekli diri tutmaya çalışıyor.

İhsan Oktay Anar’ın romanlarının kahramanı aslında kendinden başkası değildir. Yer, zaman, kişi seçimlerinde titizlik gösteren yazar; isim seçimlerinde de rastgele seçimler yerine bir göndermesi olan isimleri tercih etmiştir. “Amat”taki Nuh Usta, “Kitab-ül Hiyel”deki Calud gibi, “Puslu Kıtalar Atlası”nda ve “Kitab-ül Hiyel”de Uzun İhsan Efendi karşımıza çıkar. İsim olarak İhsan’ın seçilmiş olması elbette tesadüf değildir. Yazar, romanlarında kendisinin de yer aldığını böylelikle vurgulamaktadır.      “Suskunlar”ı okumak kendine özgü bir dil ve anlatıma sahip; tarihten, felsefeye, müzikten minyatüre kadar çeşitlilik gösteren bir dünyanın kapısını aralamak gibi. Hayal aleminin derinlerinde gezinen bir okuyucu olmak için; türü ister tarihi olsun isterse fantastik olsun bu romanları okumak gerek. İçimizde çırpınıp duran suskunluğun dineceği uzun deniz yolculuklarının puslu atlası bu romanlarda gizli. Sis bulutunu dağıtmak bizim elimizde. Romana yaklaşın.

Mustafa Uçurum, “Bir deniz yolculuğunda Anar’ı okumak”, Kitabın Ortası dergisi, Ağustos 2019, sayı 29.

Yayın Tarihi: 12 Ekim 2019 Cumartesi 12:00 Güncelleme Tarihi: 22 Kasım 2019, 14:13
banner25
YORUM EKLE

banner26