Sur kenti okunmuyor, adımlanıyor sanki

Ali Ayçil’in ‘Sur Kenti Hikâyeleri’ kitabındaki hikâyeleri okudukça usulca kalbinizin sızladığını hissediyorsunuz.

Sur kenti okunmuyor, adımlanıyor sanki

Yazarıma verdiğim sözü tutmanın haklı hafifliği ile belirtmek isterim ki sonunda Ali Ayçil’in iki şiir kitabı haricindeki bütün kitaplarını okumuş bulunmaktayım. En çok methini duyduğum Sur Kenti Hikâyeleri; şu an içinde bulunduğunuz zamandan sizi sıyırıp kendi zamanına müdahil edecek kadar sarıp sarmalıyor anlattıklarıyla. Adeta farklı bir anda yolculuk yapıyor gibi hissediyorsunuz kendinizi.

Galiba içlerinde beni en çok sarsıp defalarca okutan hikâyesi “Sakine’nin Mil Çekilmiş Gözleri” idi. Kıymetini idrak için ille de yitirmek mi gerek? Hayatımıza değer katan, önemsiz zannettiğimiz detayları fark etmek bazen ne kadar da zaman kaybettiriyor bizlere. Üstelik telafisi de olmuyor bunun çoğu zaman ve sonu dayanılmaz bir acı içerisinde yaşanılan pişmanlıklar… Fark etmek! Ne büyük bir nimet.

Roman yazılmış da küçük parçalara bölünmüş gibi

Sur kentindeki hikâyeleri okurken sofrada ekmekten dökülen kırıntıları toplar gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Sanki kitap bir dilim ekmek ve hikayeler de ondan saçılan küçük parçacıklarmış gibi. Her anlatılanın ayrı bir tadı var ama “aslında bir araya gelseler roman bile olabilirmiş” diye Ali Ayçil, Sur Kenti Hikayeleridüşünmeden edemiyorsunuz. Yazarın ilk okuduğum Yenilgiden Dönerken kitabındaki şaşırtıcı ve yerinde tespitlerine bu kitabında da tesadüf ediyoruz. “Bilgelerle kadınlar birbirlerine benzerler. Her ikisi de kalpleriyle hisseder, akıllarına danışmadan iş yapmazlar. Bu yüzden bilgeler biraz kadın gibidirler. Hem her şeyden çabuk etkilenirler, hem de neyin olacağını çok önceden kestirebilirler.”

Okurken adımlamak mümkün mü?

Aslında yazarın bütün kitaplarını okurkenki müşterek hissiyat şu büyük oranda: Gayet sıradan, usulca bir hikâye okuduğunuzu zannederken sizi kendi hayatınızdan bir misal ile kalbinizden yakalayıvermesi. Tarifi mümkün olmayanın yazıya dökülüp, içinize sirayet ettiğinin derinden kabulüyle teslim oluyorsunuz. Sanki kitap okumuyorsunuz da olayların geçtiği sokakları arşınlıyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Seyyahın, hanımını terk edip giderken bahçe kapısının çıkardığı ses kulağınızda yankılanıyor. Sakine’nin pencerenin önünde eşinin gözlerine değen bakışları sanki bizi de süzüyor. Attar Yusuf’un dükkânında ilaç yapılmak üzere hazırlanmayı bekleyen her çeşit otun, bitkinin kokusunu duyuyorsunuz adeta. Nakkaşhanenin aralık kalan kapısından nakkaş Burhanettin’in yaptığı son nakşa şahit oluyorsunuz.

Söylemeden edemeyeceğim son cümle şu ki: Yazarın kitaplarının içerisinde Yenilgiden Dönerken bambaşka. Benim için onun yeri ayrı. Belki de bu, kitabın kendi güzelliğinin yanı sıra okunduğu zamanla ve o zamana dair hissiyatla alakalı da olabilir bir parça. Kimbilir, yazarımız bizleri çok bekletmeden yeni bir kitap müjdelediğinde, kalbimizle hissedip aklımızın bir köşesinde bize nasıl tesir ettiğini tartma imkânına kavuşabiliriz yeniden.

F.Kebire Gündüz Karaaslan yazarının yeni kitaplarını okuyabilme duası ile yazdı

Yayın Tarihi: 28 Ocak 2013 Pazartesi 16:08 Güncelleme Tarihi: 25 Mart 2021, 12:14
YORUM EKLE
YORUMLAR
zeynep
zeynep - 10 yıl Önce

Ali Ayçil'in iki kitabı da tam da yazıdaki gibi ve gerçekten "yenilgiden dönerken" en özel olanı..

banner19

banner36