Sudanlı Bir Âlimin Kaleminden Bulgar Zulmünün İç Yüzü

1985‘te Bulgaristan’da Bulgarlardan başka ırk olmadığı açıklaması yapılır. Müslümanların zorla isimleri değiştirilir. Her türlü dini faaliyet yasaklanır. Bunlara direnen Müslümanlar ise olmadık işkencelere maruz kalır. İki seçenekleri vardır: Ya direnerek ölmek ya da kimliğinden feragat etmek… Hatice Elif yazdı.

Sudanlı Bir Âlimin Kaleminden Bulgar Zulmünün İç Yüzü

Ne ilk acıydı bu yaşananlar ne de son olacak. İnsanlık tarihi kadar eskidir, acı öğretmeninin yaşı… Acı, herkese başka bir şey öğretmek için gelir ve o yüzden yarıştırılmaz acılar, daha doğrusu yarıştırılmamalıdır. Senin acın sana, benim acım bana kanar.

Fakat insanlık tarihindeki acıların bir mukayesesi yapıldığında Endülüs’ün Kız Kardeşi kitabında anlatılanlar, yazarı Fatih Ali Hasaneyn Muhammed Şerif’in de dediği gibi, Hitler zulmünden aşağı kalmıyor. Gerçekliğini reddetmemekle beraber, reklamının iyi yapıldığı ve siyasi başarılara zemin hazırladığını bilsek de Yahudi zulmünü anlatan filmleri izlerken hepimiz gözyaşı dökmüşüzdür. Zaten Müslüman; zulmün ırkı olmaz diyen, kalbi mazlumdan yana olandır. Ne var ki, kendi acılarımızı sahiplenme konusunda o kadar iyi olamıyoruz hiçbir zaman. Acılarımızı sahiplenmek, onlardan güç alarak ileriye yürümektir aslında.

Bulgar zulmünü anlatan kitap, 1983'ten itibaren yazarın topladığı somut bilgilere dayanıyor. İlk bölümlerde genel olarak Bulgaristan’ın fiziki, ekonomik yapısı hakkında bilgiler veriliyor. Bütün etnik azınlıklar tek tek tanıtılıp, asimilasyon planları kapsamında özellikle nüfusla alakalı yapılan haksızlıklar inceleniyor. Bulgaristan'ın yarısı Müslüman nüfusa sahip olmasına rağmen nüfus sayımlarında bu gerçek gizlenmiş ve Müslüman nüfus sürekli olduğundan çok daha az yansıtılmış kayıtlara. Zamanla çeşitli kelime oyunları eşlik etmiş bu hukuksuzluğa. Önceleri “Türk azınlık”, “Türk ahalisi” ifadeleri kullanılırken sonraları “Bulgar Türkleri” ifadesi kullanılmaya başlanmış.

Hatta 1985‘te Bulgaristan’da Bulgarlardan başka ırk olmadığı açıklaması yapılmış. Şu an anlamakta dahi zorlandığımız türlü asimilasyon taktiklerle gerçekleştirilen zulümler adeta Müslümanlara nefes alma hakkı bırakmamış. Zorla Hıristiyan isimlerinin verilmesi ve yer yer bu amaçla operasyonlar düzenlenmesi neticesinde dini her türlü faaliyet yasaklanmış. İsimlerinin değişmesini reddeden Müslümanlar öyle katliamlara uğramış, öyle vahşi işkence ve zulümlere maruz kalmış ki, bunları okurken dahi dayanmak mümkün olmuyor.

Anlatılanlar yer, tarih, sayı gibi net bilgilerle destekleniyor kitapta. Ayrıca dönemin gazete kupürlerine, zulmü bizzat yaşayan insanların açıklamalarına ve mektuplarına da yer verilmiş. “Türk düşmanı” lakabı takılan Tudor Jivkov ismiyle kitap boyunca sık sık karşılaşıyoruz. Bununla beraber o dönem taarruzlarda görev alan generallerin isimlerini de veriyor yazar. Okurken şunu fark ediyoruz ki, bunları kaleme alan, deşifre eden yazar aslında büyük bir tehlikeyi göze almış. Zaten uzun yıllardır Bulgaristan’a girişi yasaklanmış durumda.

İyi ki yazmış

Buna mukabil kitabın bence iki büyük eksiği var. İlki yazarın giriş bölümünde de ifade ettiği gibi edebi bir üsluba sahip olmaması. “Benden daha iyi ifade edenlerce yazılsaydı keşke” diyor zaten kendisi. Özellikle ilk bölümlerde sayfalarda ilerlemek oldukça zor. Sonra yaşanmış olayların aktarımı arttıkça kapılıp gidiyorsunuz. Bu eksikliğe rağmen, okudukça kalemine sağlık diyoruz. İyi ki yazar “ben iyi yazamam” deyip geri durmamış da biz Bulgaristan’da yaşananlardan haberdar olabiliyoruz.

İkinci eksiklikse, benim görüşüme göre, kitapta kronolojik bir sıralamanın gözetilmeyişi. Her bölümde olaylar zamansal sıçramalarla anlatılmış. Bir bütün halinde yaşananları takip etmekte ve anlamakta zorlanabiliyorsunuz.

Ayrıca kitap boyunca “Endülüs’ün kız kardeşi” ifadesine bir atıf bekledim ama yoktu. Avrupa’nın güney ucunda yaşananlarla, Balkan kanadındaki hadiseler arasında benzerlik kurmak genç okurlar için güç olabilir. Böyle bir kıyaslama için Reconquista terimini hatırlamak; gemilere doldurulup açıklarda denize dökülen Müslümanlarla, ölüm kampı Belene’de canı sıkılan askerlerce zevk uğruna kurşunlanan Müslümanların şehadetini bilmek gerek.

Bu kitabın en büyük kazanımı Bulgaristan’da yapılan zulümlerden haberdar olmakla beraber Fatih Ali Hasaneyn hocayı tanımak oldu. Onun Doğu Avrupa Müslümanları için harcadığı o muazzam mesaiyi, büyük mütefekkir ve dava adamı Aliya İzzetbegoviç’le dostluğunu ve yaptığı birçok çalışmayı hayranlıkla araştırdım. Bir Türkiye ziyaretinde Esat Coşan Hocaefendiye Bulgarca Kuran-ı Kerim hediye ettiğinde Hocaefendi ağlamaya başlar. “Acaba bir yanlışlık mı yaptım” diye düşünen Dr. el-Fatih’e şöyle cevap verir: “Kendi soydaşlarımıza hem de yanı başımızda olmalarına rağmen böyle bir hizmeti götüremiyoruz. Sen ta Sudan’dan kalkıp buralarda böyle hizmetler icra ediyorsun.”

Günümüzdeki Surviver gençliği için Bulgar zulmü ne anlam ifade eder bilemiyorum. Ama ben yine de surviver gençliğince önem verilen kas gücünün yerini, bir gün akıl gücüne bırakacağına dair ümitvarım.

Hatice Elif Kantar

 

Yayın Tarihi: 18 Temmuz 2018 Çarşamba 16:11 Güncelleme Tarihi: 17 Şubat 2020, 17:01
banner25
YORUM EKLE

banner26