banner17

Siyer neden romana konu olmamalı?

Siyer roman tekniğiyle anlatılabilir mi? M. Fatih Andı, “Akrebi Kuyruğundan Tutmak” kitabında bu soruyu “Hayır” diyerek cevaplıyor ve sebeplerini makul bir biçimde açıklıyor.

Siyer neden romana konu olmamalı?

Hz. Peygamber’in (sas) hayatı ve peygamber sevgisi 1500 asırdan bu yana Müslümanların gönlünde taht kurmuş ve tarih içinde pek çok sanata konu olmuştur. Edebiyat da bunlardan biri şüphesiz. Kadim dönemde divan edebiyatı, tekke edebiyatı ve halk edebiyatında peygamber sevgisini ve onun hayatının tamamını ya da bir kısmını anlatan edebi türlere rastlamak mümkün. Mevlidü’n-Nebi, gazavâtu’n-Nebi, mi’raciye, fezâilname, şefaatname, şemâil-i şerife, hilye-i şerife, naat bunlardan birkaçı.

Kadim kültürümüz, toplumun her kesimine hitap eden farklı edebi eserler aracılığıyla, peygamber sevgisini canlı tutmayı başarmış. Okuma-yazma bilmeyen insanlar peygamberlerini naatlarla, miraciyelerle, şemâil-i şerife ve hilye-i şerifelerle tanımış ve onu bizden daha samimi bir şekilde sevmiş. Bugün ise, naatları dışarıda bırakarak söylersek, bu türlerin pek çoğu tarihe karışmış durumda.

Elbette günümüzde Hz. Peygamber’i (sas) tanımak, hayatını öğrenmek isteyenlerin başvurabileceği siyer kitapları mevcut. Sevindirici tarafı farklı isimlerin kaleme aldığı siyer kitaplarının sayısının gün geçtikçe artması. Üzücü kısmı ise peygamberini merak eden nesillerin onu didaktik şekilde ele alan tarih kitaplarından tanımak zorunda bırakılmaları. Bilgiye ulaşmak noktasında avantajlı olsalar da peygamber kıssaları, gazavât’n-Nebiler, naatlar dinleyerek büyüyen nesillere kıyasla daha şanslı olduklarını söyleyemeyiz. Zira insan olarak fıtratımız ne söylendiğinden ziyade nasıl söylendiğinden etkilenmeye daha meyyal. Sanat da bunun için var.

Hz. Peygamber’in hayatı romanla anlatılabilir mi?

Peki, yeni nesillerin Hz. Peygamber’i (sas) tanıması ve sevmesi amacıyla onun hayatını romanla anlatmak daha etkili olmaz mı? Bu tür eserlerle genç nesillerde peygamber sevgisinin oluşması sağlanamaz mı? İlk bakışta oldukça makul bir yöntem olarak geliyor kulağa. Ancak Prof. Dr. M. Fatih Andı Hoca, Ketebe Yayınlarından çıkan Akrebi Kuyruğundan Tutmak kitabında buna kesinlikle “Hayır” diyor.

M. Fatih Andı, kitapta Hz. Peygamber’in (sas) hayatının neden roman türüyle anlatılmaması gerektiğini “Modern Edebiyatta Hazret-i Peygamber’i Anlamak” başlığını taşıyan bölümde adım adım açıklıyor.

“Siret” kelimesinin anlamıyla başlıyor hocanın açıklaması. “Siret” ve onun çoğulu olan “siyer” kelimesi Hz. Peygamber’in (sas) hayatını anlatmak için kullanıldığında İslamî terminolojide yeni bir anlam kazanmış. Istılahî anlamda bu kelimeler diğer anlamlarından uzaklaşarak, “Hz. Peygamber’in hayatı, maddi ve manevi hayatında izlediği yol, hayat tarzı, hayat hikayesi” anlamına gelir. Fatih Hocaya göre Hz Peygamber’in hayatının “yol” metaforu üzerinden kavranması tesadüfi değildir, çünkü o, yol göstericidir. Bu noktada yazı, çoğumuz için gereksiz bir teferruat şeklinde vasıflandırılacak, bir inceliğe de dikkat çekiyor: Klasik dönemde Hz. Peygamber’i anlatan eserler için “Hz. Peygamber’in Hayatı” veya biyografisi denilmeyip, ısrarla siyer ve siret kelimeleri kullanılmış. Bu bilinçli bir tercih. Bugün ise “Hz. Peygamber’in Hayatı” gibi kitap isimlerine sıkça rastlıyoruz. Hoca algıdaki bu değişimin bizi, belki bozulmanın demek daha yerinde olur, “Kutsal CV” şeklinde isimlendirilmiş kitaplara kadar götürebileceği uyarısında bulunuyor.

Siyer yalnızca bir içerik meselesi değildir

Yazının teferruat gibi görülebilecek bu girişinin bize verdiği mesaj çok açık: Siyer yalnızca bir içerik meselesi değildir. İçerikle birlikte onu anlatırken kullanılan kavramlar da önemli. Buradan hareketle Hz. Peygamber’in hayatı neden romana konu olamaz, daha doğrusu olmamalı meselesine gelebiliriz. Fatih Hoca kitapta gerekçelerini gayet açıkça ortaya koymuş. Oldukça da ikna edici sebepler. Takibini kolaylaştırmak amacıyla şu şekilde sıralayalım:

1. Kitaba göre roman bize ait olmayan bir tür. Belirli siyasi, sosyal ve ekonomik şartlar altında, belirli bir dönemde hayat bulmuş. Kapitalist hayatla birlikte ortaya çıkmış “dünyevi” bir tür. Dolayısıyla kapitalist Batı toplumunun “dünya ve hayat tasavvurlarını, insan ve varlık ilişkisini, konfor ve zevk arayışlarını, özlem ve beklentilerini, sahip olma güdülerini ve tüketim hırslarını” sırtında taşıyor. Fatih Andı şu önemli notu da ekliyor bu tahliline: “Her ürün, kendisini üreten ideolojiyi, yeniden üretir.” Bu açıklamalar gösteriyor ki, siyeri romana konu yapmak en baştan problemli bir girişim, zira böyle bir zeminden beslenen roman türünde “kutsal” nereye konumlandırılabilir?

2. Romanın dünyasının kurmaca (fiktif) olması da sorun. “Her kurmaca çabası da bir uydurma ve uyarlama yeteneğine dayanır” diyor kitap ve devamında böyle bir teknik içine Hz. Peygamber’i yerleştirmenin sakıncalarına dikkat çekiyor. Metnin zembereğinin sağlam olması kurgusunun sağlamlığıyla paralellik gösterir ki, bu her romanda karşımıza yeni bir peygamber tasavvurunun çıkması anlamına gelir. Onun hayatını yeniden kurgulamak, yeniden inşa etmek mecburiyeti doğar her kitapta.

3. Kurgulama süreci başka bir tehlikeyi de beraberinde getirir: Tasvir. “Her tasvir bir görselleştirme çabasıdır. Dünyayı gözle algılanan bir boyuta indirgeme, yani maddi bir dünya algısı oluşturma her tasvir eyleminin zımni bir sonucudur.” Peki, Hz. Peygamber’i anlatan romanlarda tasvirler hangi amaca hizmet edecek? Yazarlar onu nasıl tasvir edecek? Hilye geleneğinden hareketle mi, yoksa modern roman tekniklerine göre mi?

4. Roman için önemli bir öge de diyaloglardır diyor kitap. Hikâyenin akışı bunlar üzerinden sağlanır ve kahramanların karakterleri de bu yöntemle çizilir. Siyer üzerine yazılacak bir romanı bekleyen en büyük problem de bu konuyla ilgilidir. Hz. Peygamber (sas) nasıl konuşacak, neler söyleyecek? Fatih Andı Hoca bu noktada Hz. Peygamberin bir hadisini hatırlatarak problemin büyüklüğünü daha iyi anlamamızı sağlıyor: “Kim söylememiş olduğum bir sözü bana isnad ederse, yalan söylerse, Cehennem’de yerini hazırlasın.”

5. Kitaba göre romanın Hz. Peygamber üzerinden değil de etrafındaki şahıslar çerçevesinde kurgulanması da tehlikeleri bertaraf edemez. Onların nasıl konuşturulacağı da aynı şekilde problem teşkil etmekte.

6. Çatışma, romanın olmazsa olmazlarından biridir. Çatışma olmadan romanın kurgusu zayıf kalır, konu akmaz. “İnsan-tabiat, insan-toplum ve insan-insan” arasında geçebilecek çatışma kurgusu siyere nasıl uyarlanacak? Bu da cevaplanması gereken ciddi sorulardan biri.

7. Fatih Hocaya göre roman trajediye meftundur: “Bu bağlamda roman, tarjik hayatların destanıdır dense sezadır.” Bu noktada bize Kemal Tahir’in “insan hayatının açmaza saplandığı noktada filizlenir” sözünü de hatırlatıyor. Trajik olma hali, ontolojik bir yaradır ona göre ve hayatından Tanrı’yı çıkarmış modern bireyin yarasıdır, hatta yazgısıdır. Allah’tan ümid kesmenin dinimize göre küfre denk tutulduğu herkesin malumudur. İnsan yeryüzünde başıboş değildir ve bir vazifeyi omuzlamıştır. Öyleyse ne Hz. Peygamber’in hayatından ne de Asr-ı Saadet’ten birinin hayatından böyle bir trajedi çıkar.

8. Ayrıca roman insanı yalnızlaştırıcı bir misyonu vardır diyor Fatih Hoca. Roman “modern toplumlardaki yalnız ‘birey’in hayatını” ister. Merkezinde birey vardır.

9. Son olarak Fatih Hoca Althusser’in “Masum okuma yoktur” sözüne atıf yaparak roman tekniği ile Hz. Peygamber’in hayatının bizim anlam dünyamıza uygun bir biçimde anlatılamayacağına vurgu yapıyor.

Kitapta farklı konular üzerine kaleme alınan her bölüm, dönüp dönüp okumayı hak edecek derinlik ve kıvamda. M. Fatih Andı farklı alanlardaki yaralarımızı deşmiş. Dertlenmek ve demlenmek isteyenlere duyurulur.

Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 10:20
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Selma Kavurmacıoğlu
Selma Kavurmacıoğlu - 3 hafta Önce

Tam da bugün böylesi bir yazının yayımlanması ne kadar isabetli bir tercih olmuş. Kaleminize, yüreğinize sağlık...

banner8

banner20