banner17

Sinemada şiiriyet nasıl yakalanacak?

Sinemayı hakikat penceresinden okuma çabalarına Enver Gülşen, iki önemli kitap çalışmasıyla, güçlü ve yüksek perdeden bir sesle katkıda bulunmuş.

Sinemada şiiriyet nasıl yakalanacak?

 

Sinemanın tasavvufî bir okumasını yapmak. Bu okumayı bize sinema filmi mi yaptırır, yoksa almış olduğumuz tasavvufî eğitim ve terbiye mi bizi böyle bir okumaya sürükler? Sanıyorum her ikisi de gereklidir böyle bir çalışma için. Ama Batıdan, hikmet geleneği ve tasavvufî dinamiklerden uzak bir sanat eserini bu dille ve bu gayretle okumaya çalışmanın imkânı var mıdır?Enver Gülşen

Salt bir sinema eleştirmeni sinema filmini hikâye, kurgu ve teknik açıdan okurken, kuramcılar, felsefeciler, sosyologlar, mühendisler, kültür bilimciler herkes kendi penceresinden bir bakış açısıyla sinemayı okumaya çalışır. Yöntem ve izlenecek yol her ne şekilde olursa olsun sinemanın tasavvufî bir okumasına kalkışmak bizi sinema eleştirmenliğinden ayrı bir mecrada dolaştıracaktır. Daha doğru bir ifadeyle söylememiz gerekirse, bu tür bir okuma yapabilecek yetkinlikte olmak ilk şartı olmalı “hikmet perdesi”ni aralayıp okuyabilmenin.

Enver Gülşen sinemada hikmetin kıvılcımlarını bulma arayışında

Türk sinemasında bu türden, içinde “hakikat”i, “hikmet”i barındıran ürünler olmadığından ve bu niteliğe ancak yaklaşma anlamında birkaç örnek verilebileceğinden “sinemanın hakikati” meselesi daha çok Batılı ve son çalışmalarla birlikte daha çok Tarkovsky sineması üzerinden yapılmaktadır. Önceki dönemlerde Sadık Yalsızuçanlar, İhsan Kabil, Yusuf Kaplan, Dücane Cündioğlu’nun sinemayı hakikat penceresinden okuma çabalarına Enver Gülşen, Sinemanın Hakikati ve Hakikatin Sineması isimli iki önemli kitap çalışmasıyla, çok daha güçlü ve çok daha yüksek perdeden bir sesle katkıda bulunmuş. Bu iki kitabın, alanında çok önemli bir yolun açılmasına vesile olması ve güzergâhını belirlerken felsefî, edebî, tasavvufî ve en nihayetinde tevhidî bir metod izliyor olması kitapların zengin muhtevasının görülebilmesi açısından önemli bir diğer konudur.

Türk sineması, Batı, Hollywood, Asya ve Rus sinemasının yanısıra sanatın diğer kollarında ve özellikle de edebiyatın konu edildiği bölümlerde yazar-eser-muhteva değerlendirmesinde, incelemeye konu edilen eserlerin nasıl bir gerilim sonucu ortaya çıktığını açık seçik görme imkânı buluruz. Hem bir seçki, hem de ciddi bir analiz sunan yazar, bir Müslüman nazarıyla sinemada hakikatin, hikmetin kıvılcımlarını bulma arayışındadır.

TarkovskyTarkovsky tasavvufa “şiir dili” ile yaklaşıyor

Kitapta, Doğuda ve özelde Türk sinemasında birkaç başarısız teşebbüsün eleştirisi yapılırken, dikkati çeken bir diğer nokta ise Batı sinemasında “hikmet”i arama ve tasavvufî bir okuma denemesidir. Yazar Tarkovsky-Attar örneğiyle sinemada tasavvufî dil imkânını açmaya çalışır. Hikmet anlayışıyla Batılı sinema geleneğinin karşılaşması. Hikâyesi bizden, tekniği Batıdan olan bu sinema dilinde vurgu, tamamen yakalanabilmiş olan şiir dilinedir. Mümin olmayan; ama insan olmasının bir sonucu olarak özünde var olan hakikat kırıklarını ortaya çıkaran bir yapımdan hareketle, Tarkovsky sineması tasavvufî bir dil bağlamında okuma çabasına girilir.

Tarkovsky sinemasını tasavvufî bir okumayla ele almak ne kadar mümkün? Yazar bu soruyu, yönetmenin yakaladığı ve çok da iyi kullandığını düşündüğü  “şiir dili” ile cevaplıyor. Bizim geleneğimizin bir yapısı olan hikmetin, çıkış yeri Batı olan sinemada bu derece iyi bir şekilde yansıtılabilmesi, yönetmenin özünde kendini hissettiren hakikat kırıklarıyla, yine yönetmenin içinde doğduğu toplumun ürettiği tekniği iyi harmanlamasının bir sonucudur.

Yazar, Tarkovsky’nin filmlerindeki şiir dilinden hareketle bizim geleneğimize ait eserler arasında bir benzerlik yakalar. Bu benzerlik “dil kafesinden kurtulmak” şeklinde ifade edilir. Kâl ilmi ile değil hâl ilmiyle tasavvufun sanata ve özellikle de sinemaya katacağı katkı Rus yönetmenin filmleriyle örneklendirilirken bir anlamda Türk sanatı ve Türk sinemasındaki özünden kopukluğun da resmi verilir. Hz. Mevlana, Yunus Emre, Attar gibi dilin sınırlarını aşmış ve dili varlığın hâl dili kılıp özünde bir sese dönüştürmüş büyüklerin kişilikleri ve eserleri etrafında yapılan uyarlamaların, yapımların “hümanist” algılarla ortaya konmaya çalışılması, “hikmet” kavramını ve bu kavramın kapsamını bilmeden, anlamadan, yaşamadan, tamamen duygusallığı ön plana çıkararak ve belli bir takvimin doldurulmasının göz önüne alınması sonucu böyle bir işe kalkışılıp bu tür sinema filmleri çekilmesi yazara “keşke hiç yapılmasa” dedirtmektedir. Beyaz perdedeki bu eksik ve başarısız yapımlar bir üst ya da en üst perde olan “hikmet perdesi”ni aralamaktan uzak kalmaktadırlar.

Türk sineması için model teşkil edebilir

Batılı, Hintli ve Japon yönetmenlerin sinemada aşkın bir dil kurma gayretleri, Tarkovsky ile zirveye çıkar ve en somut, en başarılı halini alır. Bu, aşkın dili kurabilme çabasının zirvesidir. En son, nihai nokta değildir.Tarkovsky

Bunun sadece sinema bağlamında değil sanatın ve özellikle edebiyatın türleri için de geçerli bir durum olduğunu görürüz. Batılı sanatçı ve yazarlar insan oluşları dolayısıyla içlerine doğan hislerin İslam’a yakın bir karşılığının olduğundan habersiz bir şekilde eserlerini üretirler. Edebiyatta ve sanatta hakikat sorununa eğilen çok fazla ismin zikredilme sebebi belki de bu sanatçı ve yazarların bir türlü adlandıramadıkları o hissî gerilimleridir. Dostoyevski, Andre Gide, Kafka, Tolstoy, Goethe, Deleuze, Shakespeare bunlardan sadece birkaçıdır ve bu yazar ve sanatçılar kendi çağlarını ve halklarını aşmış bir dil kullanarak bugünlere gelmişlerdir.

Bizim edebiyatımızda hikmet, hakikat arayışında, bu ruhun peşinde sadece iki yazar ve eser ismi zikredilir. Oysa bu topraklar -efsanevî de olsa- İbn Arabi ve Hz. Mevlana’nın karşılaşmalarına şahit olmuş, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Emir Sultan, Bursevi, Konevi, Ebu’l Vefa gibi daha birçok bereketli pınardan nasiplenme imkânı bulmuştur.

Tarkovsky en güzel sanat eserinin Allah’a dua etmek olduğunu söylerken, bunun olağanüstü bir durum olduğunu değil, olması gereken bir durum olduğunu anlatmak istemiş olmalıdır. En azından eserlerinde her şey kendi doğal akışı içinde gerçekleşir. Doğulu hikmet anlayışından esinlenen ve bu anlayıştan sinema için aşkın bir dil kuran yönetmen, bu anlamda Türk sineması için de bir model teşkil eder.

Enver GülşenSinemada şiiriyeti yakaladığımız an…

Tasavvufî film yapma gayreti değil, tasavvuftan beslenen bir sinema dili kurmak. Bizde bu yöndeki gayretler, özellikle de sema örneğinde, ney sesleri eşliğinde göğe bakmaktan başları dönen ve ne estetik ne de cezbe hali taşımayan danslara dönüşmektedir. Yazarın Hz. Mevlana ile ilgili çekilen üç filme yönelik görüşleri, ya hikâyeden uzaklaşmış bir yapımla karşı karşıya kaldığımızı, ya hikâyenin içinde bir ruh barındırmadığını, ya da her ikisinin birden niteliksiz olduğunu ortaya koyar.

Sinemanın tasavvufî bir okumasını yapmak ve sinemayı bir medeniyet meselesi olarak ele almak, sanatımızdaki amacın (nesnelerin ardındaki hakikatin deneyimlenmesi amacının) bir sonucudur. Hakikatin, perdeler ardında gizli olan mahiyetine ulaşma gayretinin bir sonucu. Ve tüm bu gayretlerin ulaştığı zirve: Şiir. Medeniyetimizin en büyük sanat eseri. Sinemada bu dili, şiiriyeti yakaladığımız an gerçek manada hâl diliyle üretilmiş bir eser vücuda getirilebilmiş olacaktır.

Türk sinemasının Batı sineması ve diğerleri karşısında yeni bir dil, yeni bir biçim ortaya koyması “kendine ait olan köke, kendinin ait olduğu köke dönmesiyle” olacaktır ancak. Tarkovsky’nin ya da diğer adı zikredilen yönetmenlerin örnek ve model olarak verilmesi bu yönetmenlerin, kendilerine ait olmadığı halde böyle bir kökten yararlanmaları ve bunu kendi teknik bilgileri ile çok iyi bir şekilde birleştirmeleri sonucu bir “şiir dili” yakalamaları sayesinde olmuştur.

 

Yavuz Ertürk değindi

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2016, 14:51
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20