Sinan Terzi’den memleket öyküleri

Sinan Terzi, Ötüken Neşriyat’tan çıkan “Derdimize Çare Bir Çiçek” kitabında gözlem ve empati gücüyle hem düşündürüyor hem güldürüyor. Elif Arpacı yazdı.

Sinan Terzi’den memleket öyküleri

Hayatın orta yerine bir sandalye koymuş, oturmuş da izliyorum sanki canım memleketimi. Bir yerlerde birileri doğuyor, aynı anda birileri ölüyor, kimileri pazarlığa tutuşuyor kimileri internette takılıyor. İşte bu kitabı okumak bende tam olarak bu hissi uyandırdı: Sinan Terzi’nin Ötüken Neşriyat’tan çıkan kitabı Derdimize Çare Bir Çiçek”ten bahsediyorum.

Gözlem ve empati gücü yüksek bir kalem derdini de coşkusunu da aktarırken insanı hem güldürüyor hem hüzünlendiriyor aynı anda, hayatın ta kendisi gibi. Ne salt yeriyor, ne de salt övüyor; olduğu gibi gözler önüne serip yorumu size bırakıyor. Yazar bu kadar objektif olunca gerçekçiliğini de bir nebze olsun yitirmiyor okuyucunun gözünde.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Fisebilillah bizi her mahallede yaşaması muhtemel stok karakterlerle karşılaştırıyor. Çağdaşlaşma yolunda öz kimliğini yitiren kişi, toplum ve mekân konularını keyifli bir okuma vaat ederek bizlere sunuyor. Kentsel dönüşümden de bahsediyor, internetin hayatımızdaki varlığından da. Komşuluktan da bahsediyor esnaflıktan da. Tam bir geçiş süreci içinde olan hikâyelerde ise hem değişikliğe uğramış hem de değişikliğe direnen bir takım karakterlerle bazen hüzünlü bazen de keyifli okumalar dâhilinde buluşuyoruz okuyucu olarak. Neticesinde şöyle deyiveriyoruz kendi kendimize ,“Aa bunu ben de yapıyorum galiba”. Bu hissi uyandırarak hayatın kendiliğini nasıl da bozmadığını, halka ait durumları hep iyiye ya da hep kötüye yormak gibi bir çabasının olmadığını görüyoruz yazarın. Anadolu insanının temiz kalbinin yanında, pratik zekâsı ile hinliğini de konu etmekten çekinmiyor diğer bir deyişle. Örneğin hayvanlara yapılan eziyetleri televizyonda izleyen karakter bundan hicap duyduğunu belirtirken, bir anda aynı kişinin eğlence için avlanan biri olduğunu öğreniveriyoruz hikâyenin devamında. Kendi kötülüğümüzü zaman zaman o kadar içselleştiriyoruz ki günah olabilme ihtimali bile aklımıza gelmiyor.

Bu bana yıllar evvel Mardin’in Kızıltepe ilçesinde görev yaparken TEOG’da çıkan hangisi haramdır sorusuna çocuklar tarafından “kaçak elektrik” cevabının verilememesini hatırlattı. Kaçak elektrik kullanmak o kadar içselleştirilmişti ki çocuklar bunun kul hakkı olduğunun ve haram olduğunun farkında bile değillerdi. Tıpkı şu sıralar bursluluk sınavı başvurularında gelirini düşük gösteren veliler gibi. Devletin malını yemek o kadar içselleşmiş ki günah olarak algılanmadığı gibi hak olarak görülüyor maalesef. İşte Sinan Terzi yapılan yanlışı görmek konusunda başkalarından evvel kendi kendimizi sorgulamamızı sağlıyor yer yer. Kısacık bir hikâye ile çok şey düşündürüyor, kenarda köşede küflenmiş anılarımızın tozunu aldırıyor bazen de.

Anlamak, sadece anlamak

İkinci bölüm “Topal’ın Nuvellası” başlığını taşıyor.  Bu bölüm, askerden sonra uzman çavuş olarak göreve devam eden ve Gazi olarak askerlikten emekli olmak durumunda kalan Hasan’ın hikâyesini kapsıyor. İşin güzel tarafı ise kısa hikâyelerden oluşan bütün bir hayatın her hikâyesini farklı bir kişinin ağzından dinlemek şansını yakalıyor olmamız; Hasan’ın kendisinden, karısından, kızından, babasından, apartman sakinlerinden ve hatta yolda yanında geçenden öğreniyoruz Hasan’ı ve hayatını. Hepsi de kendi evinin penceresinden bakarken Hasan’ın hayatına, her bir karakterin kafasının içindeki dünyadan da birer kare ekleyip zenginleştiriyor “nuvellasını” yazar. O anda empatinin doruklarına çıkıyoruz hep birlikte. Her okuduğumuzda anlatana hak veriyoruz. Anlatıcı değiştikçe hak verdiğimiz kişi de değişiyor ama konu hep aynı. İster karı-koca olsun, ister baba-evlat olsun yakınlık derecesine rağmen kocaman bir dağ görüyoruz pencerelerin arasında. Öyle büyük bir dağ ki her bakan farklı bir tarafını görüyor ama dağ yine aynı dağ. Bu noktada konuya vakıf olmak, hak vermekten daha mühim hale geliyor. Anlamak… sadece anlamak, işte bütün mesele bu. Haklı ile haksızı ayırmak bizim işimiz mi ki?

Üçüncü bölümün başlığı da “Pösteki Saydıran Öyküler”. Bu bölümde yine birbirinden bağımsız kısa hikâyelerle karşılaşıyoruz. Bu hikayeler ilk bölümden farklı olarak “ne yapsan olmuyor” dedirten cinsten, daha çok eleştiri barındırıyor. Fakat yine yer yer ironik bir dil kullanan yazar bize sıkıcı bir öfke vermiyor, aksine güldürüyor ve düşündürüyor. Bir nasıl öldüğünü anlatıyor bir Mersin’e uçak bileti alıp bütün siteye salatalık alıp gelmenin daha ucuz olacağından, bir sosyete görünümlü kadıncağızın yöre ağzı konuşurken yakalanmasından bir Hayri Abi’nin sosyal medya kullanımı hakkındaki tavsiyelerinden. Hepsi bir çıkmaz hepsi bir öz kimliğin reddi, hepsi hayatın ta kendisi.

141 sayfa keyifle okunabilecek fevkalade bir kitap. Yazarın kalemine bereket.

Elif Arpacı

Güncelleme Tarihi: 31 Mayıs 2020, 20:42
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26