Âşık-ı Sâdık bir Osmanlı: Aşçı Dede

Aşçı Dede ismiyle bilinen İbrahim Halil Dede’nin kaleme aldığı Kitabevi’nce neşredilen “Çok yönlü Bir Sufinin Gözüyle Son Dönem Osmanlı Hayatı Aşçı Dede’nin Hatıraları” dört cilttir. Hem hatırat hem tasavvufî büyük zat-ı şeriflerin de anlatıldığı bilgiler taşıyan metinler, çokça yerde nükteli bir şekilde anlattığından zevkle okunmaktadır. Arzu Bosnevi yazdı.

Âşık-ı Sâdık bir Osmanlı: Aşçı Dede

Aşçı İbrahim Dede (1828-v.1909) İstanbul doğumlu. Askeriye’de Rûznâmçe Kalemi’nde başladı. Yirmi yaşında Mevleviliğe intisab etti.

Görevi gereği İstanbul’dan, Erzurum’a; Erzincan’dan Şam’a oradan da Edirne’ye Ordu-yu Hûmâyunlar Levâzım Şube Müdürü olarak vazifelendirilmiştir. “kûy-i cânân-ı hakîkat” diye tarif ettiği Erzincan’da yaklaşık on beş sene geçirmiştir. Erzincan’dayken Nakşî-Hâlidî Şeyh Fehmi Efendi’ye intisab etmiştir. Hatıratında Erzincanlı mutasavvıflardan; Mehmed Vehbi Hayyât (Terzi Baba), Seyyid Mustafa Fehmi Efendi. Abdussamed Efendi, Leblebici Baba, Hacı Hâfız Mehmed Rüşdü Efendi ile Erzincan, Edirne, Erzurum, Şam Ordu-yu Hûmâyunları Kumandan Paşalarından (Müşir) bahsetmiştir.

Terzi Baba türbesi yakınlarında inşa edilmekte olan dergâhın açılışının yapıldığı gün misafirlere sunulan kusursuz yemek hizmetinden dolayı kendisine “Aşçı Dede” adı verilmiştir.

“Bu yüzsüz asi de Aşçı Dede’yim ammâ öyle ateşsiz pilav pişirmek değil, kendimi bile pişiremem. Ammâ velâkin ateş-i muhabbet olursa, o zaman, o vakit başka olur, ona bir şey diyemem. O ateş-i muhabbetle değil pilav, cümle ham ervahları pişiririm velâkin ancak Sultan Hâdi’nin emr ü fermanı olursa mevlânâ, hû, çünkü ateş-i muhabbeti çorba, pilav pişirmeye sarf etmek sezâ ve lâyık değildir. Onunla ahsen-i takvim olan insanların o güzelim mahbûbların küfür ve inkâr ve inatları hamlıklarını pişirip gül-i ra’nâların efkâr-ı faside dikenlerini yakıp onları pâk ve tahir olarak deste bağlayıp huzur-ı cânâna yetiştirmeli azizim. Her ikisi haktır, makamına göre müstahaktır lezizim, hû.” C.4 S.1792

Aşçı Dede ismiyle bilinen İbrahim Halil Dede’nin kaleme aldığı Kitabevi’nce neşredilen “Çok yönlü Bir Sufinin Gözüyle Son Dönem Osmanlı Hayatı Aşçı Dede’nin Hatıraları” dört cilttir. Hem hatırat hem tasavvufî büyük zat-ı şeriflerin de anlatıldığı bilgiler taşıyan metinler çokça yerde nükteli bir şekilde anlattığından zevkle okunmaktadır.

Aşçı Dede’nin Hatıraları’ndan intihab ettiğimiz bazı bölümlerden sizleri de haberdar etmek istedik.

Hz.Eyüp

Bedenine, malına ve evlâdına gelen musîbetlere tevekkül ve teslîmiyeti ile bilinen Eyüp hazretlerinin sabır bahsini etraflıca anlamak için nereden okuyalım derseniz Aşçı Dede’ye başvuralım:

“Kâle Sultan Veled:

Işk hem sırr-ı derd-i Eyyûbest

Işk hem hüzn-i Pîr Ya’kûbest

‘Aşk hem derd-i Eyyûb’un sırrıdır; aşk PİR Yakub’un hüznüdür.’

Tavzî-i ma’nâ: ‘Eşşeddu’l-belâ’i ale’l-enbiyâ’i’ (En büyük sıkıntıları peygamberler çeker.) ilh. Mâ-sadakınca enbiyây-yı zî-şân aleyhim salâvâtu’l-Mennân hâzeratı aşk u muhabbetlerinin derecâtına göre birer suretle mübtelâ-yı renc ü (sıkıntı, illet) anâ olmuşlardır. Ezân cümle Eyyûb aleyhisselâm zaman-ı mihnetten evvel kırk yıl birçok mâl ü emlâke malik ve râh-ı zevk ü huzura sâlik idi. Ve on iki evlâdı olup her biri bir ilime hükmeder bir sultân-ı zîşân idi. Dört yüz bendesi var idi ki kimi deve katarlarına sârbân, kimi koyun sürülerine çoban ve kimi bağ ve bahçelerine bâgbân idi. Ama bu kadar mülk ü sâmânı kalb-i pâkinde Hakk’a olan aşk u muhabbetine hiç ziyân etmezdi. Şeytan aleyhi mâ-yestehık dedi ki ‘Eyyub’un aşk u şevkinin devamı refahiyyetindendir. Eğer elinden mâl ü menâli gider ve ateş-i derd ü mihnete düşerse binâ-yı aşk u muhabbeti muhtel (muhabbeti kalmamış) ve şükrü şikâyete mübeddel olur.’ Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hazret-i Cibrîl’i gönderip ‘Ey Eyyubi bunca müddettir sarây-ı zevk ü sefâda kâmran (isteğine kavuşmuş) ve kemâl-i refâhî ile şâd u handân oluyorsun, şimden sonra da sahrâ-yı derd ü mihnete düşüş gerektir’ dedi. Hazret-i Eyyûb, dostunun bu peyâmından asla mütegayyir (değişme)olmadı. Belki:

Ger bende mînuvâzî vu ger bende mîkeşî

Zecr u nevâht her çi kunî re’y re’y-i tust (ister bendene taltif buyur ister zulmet, zulüm de ihsan da her ne tercih edersen et, tercih senin.)

Müeddâsınca muntazır-ı belâ oldu. Bir gün seccâde-i ubûdiyette müstagrak-ı zevk-i aşk-ı Yezdânî iken çobanlar gelip ‘Ne kadar koyun sürüleri var ise sel götürdü’ dediler. Bir taraftan sârbânlar gelip develerin cümlesi bâd-ı semûmdan (çöl rüzgarı) helâk olduğunu söylediler. Ve bâgbânlar gelip bâğ ve bostanlar kâmilen yandı diye feryat eylediler. Ve bendegânı gelip ne kadar köşk ve saray varsa zelzeleden harap oldu diye ağlaştılar. Ama Hazreti Eyyûb evvelden vâkıf-ı hâl olmakla bu haberlerden hiç gamnâk olmayıp yine zikir ve taata meşgul oldu. Bir de nâgâh muhbirler gelip ‘Ya Eyyub, on iki evlâdının üzerine saray yıkılıp cümlesi helâk oldu’ deyince ibtidâ-yı (başlangıçta) emrde Hazret-i Eyyüb’un kalbine bir ızdırap çöküşecek oldu ise de ‘Her ne rütbe cevr ederse yar gelir bana lezîz’ neşidesince Hazret-i Eyyûb gayret-i aşk ile yine sabır ve tahammül edip şükür ve taata koyuldu. Çün fenâ-yı mâl ü menâl ve fevt-i evlâd u ayal Hazret-i Eyyûb’a îrâs-ı hüzn ü melâl etmediğini şeytan görünce ‘Ni’met-i sıhhat her şeye müreccah (üstün tutulan) ve fevt olan arızaların istirdadına (geri isteme) sebeb-i evzah olmakla Eyyub’u ibadette kemâ-kân sâbit-kadem eden ni’met-i sıhhattir. Lâzım geldi ki imtihân-ı sıdk için sıhhat ve afiyeti dahi mübeddel-i (değiştirilmiş) derd ü anâ ola’dedi. Binaenaleyh bir illete müptelâ oldu ki vücûd-ı mes’uduna kurtlar üşüşüp cemî-i urûk u a’zasına istilâ ettiler ve etini yiyip kanını içtiler. Bu hal ile beraber sıdk u itikadına, aşk u muhabbetine yine hiç fütur gelmedi. Ancak kurtlar tecellî-gâh-ı cânân olan kalbine dahi hücum edince tazarrua başlayıp ‘Messeniye’d-durru (Bu dert bana dokundu).’ Yani ‘Bana zarar müteveccih oldu’ dedi. İşte bu suretle Hazret-i Sabûr’un derd ü belâ-yı cângüdâzının sır ve hikmeti, kendisinin mazhar olduğu aşktır”. CİLT 1 S. 269-270

Berber’in Evliya-ı Kiram’a tâzimde bulunması

Bizim büyüklerimizin adları anıldığı zaman ve hatta tefekkür ederken bile gayriiradî halimize, tavrımıza, oturuşumuza bir çeki düzen verme bir edep erkân duruşuna ihtiyaç duyarız. Bu hâli ile meşhur bilinen berberin hikâyesini okuyalım:

“Rivayet olunur ki Dersaadet'te Koca Mustafa Paşa civarında bir berber var imiş. Bu zat, müslim ve muvahhit, beş vakit namazında. Lâkin öyle dervişliği olmayıp ancak pîrân-ı îzam kaddesallâhu esrârahum hazerâtının nâm-ı şerîfleri zikr ü yâd olundukta, elinde her ne var ise derakap yere bırakıp baş kesip "Kaddesallâhu sırrahu'l-azîz" der imiş. Bunun bu hali beyne'n-nâs meşhur olup mesela bir adamı tıraş eder iken, diğer adam tarafından "Ya Hazret-i Mevlânâ!" denir imiş. O berber derhal elindeki usturayı yere bırakıp baş kesip "Kaddesallâhu sırrahu'l-azîz" der imiş. Tekrar usturayı alıp meşgul olurmuş. Bu sefer de diğer adam tarafından "Ya Hazret-i Abdulkadir Geylanî!" de­nir imiş. Yine derakap elinden usturayı bırakıp ber-minvâl-i muharrer takdis eder imiş. Yine tıraşa meşgul olup bu sefer de diğer adam tarafından "Ya Hazret-i Ahmed er-Rufaî!" denir imiş. Yine berber elinden usturayı bırakıp "Kaddesallâhu sırrahu'l-azîz" der imiş. O tıraş olan adam da başı açık öylece bekler imiş ve ara sıra bunlara rica eder imiş ki "Canım biraderler, etmeyin, bırakın şu adamın yakasını tıraş olayım" der imiş. İşte bu berberin hâl ü şânı böyle imiş. Vaktaki ecel-i mev'ûdu gelip vefat etmiş, bu zatı götürüp defnetmişler. O gece ehibbâsından bir zat bu berberi rüyasında görmüş. Sual etmiş ki "Birader nasıl ettin, münkereyn hazretlerinin sualine cevap verebildin mi?" O berber, bu adama demiş ki "Vallahi birader, bir acep hâl oldu, münkereyn hazretleriyle beraber on iki kimse hazır oldular, lakin bunlar bildiklerim zatlar değildir. Yüzleri şems gibi parlar; adam, erenlerin yüzlerine nazar edemez, gözleri kamaşır. Bunlar birbirleriyle cidal ederler ki münkereyn hazretlerinin sualine cevap ben vereceğim diye. Diğeri der ki yok ben vereceğim, öbürüsü der ki yok ben vereceğim. İşte böyle cidal ile cümle tarafından münkereyn hazretlerine cevap verdiler. Sonra bunlardan sual ettim ki "Siz kimsiniz?" Onlar buyurdular ki "Biz on iki tarîkin pîrleriyiz. Sen dünyada iken, bizim ismimiz zikr ü yâd olundukta, bize tazim edip takdis eder idin, işte ona mukabil biz de bugünde sana imdat ettik" buyurup gittiler" diye' berber olan zat o ahbabına söylemiş olduğunu ferdâsı günü o zat, berberin ahbaplarına böylece söyleyip tebşir etmiştir, rahmetullâhi aleyhi. Âmennâ ve saddaknâ azizim”. (CİLT II S. 741-742)

“Erihnâ yâ Bilâlu” “Kellimînî yâ Humeyrâ “

Resûlulllah Efendimizin “Erihnâ yâ Bilâlu” “Kellimînî yâ Humeyrâ” kelâmlarının en güzel şerhini de yine Aşçı Dede’de buluyoruz

(İstitrâd: Uşşâkın malûmu olduğu üzere hüsn-i savt (ses) ruhanîdir dahi insanın ruhunu, mertebe-i beşeriyyetten ve âlem-i tabî’attan halâs edip kendi mertebe-i makâmı canibine cezp edip se’âmet ü melâlet-i (bıkma, usanma) tabî’atı ruhtan izale eder. Nitekim Hazret-i Mevlânâ kuddise surruhu’l azîz Mesnevî-i şerîflerinde (Rusûhî, c.5, s. 33-34: buyurlar:

Zi’htilât-ı halk yâbed i’tilâl

Z’ân sefer cûyed k’erihnâ yâ Bilâl

Ey bilâl-i hoş-nevâ-yı hoş sahîl

Mizene birev bizen tabl-ı rahîl

Yani “Evliyâ-yı kirâm hazerâtının canı halkın ihtilâtından (karmaşıklığından) i’tilâl bulur. O seferi ister ki “Erihnâ yâ Bilâlu” der. “İrâhat dinlendirmeye derler. Kemâ kâle el-Cevherî: “Yukâlu erâhe’-reculu izâ rece’at nefsuhu ileyhi ba’de’l-i’yâ’i” Yani “Yorgunluktan sonra ruhu ona rücu eyledi ve rahat oldu” demektir. Ve Hazret-i Resûlu Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellemin ekser iki hâlleri olurdu. Bir hâlleri bu idi ki her bâr ki müstağrak olup bahr-i ehadiyet ve müstehlek-i (yenip, içilerek bitirilen) envâr-ı sameddiyyet olsalardı, teblîg-i risâlet ve da’vet-i ümmetten müstağni olup geri derlerdi o hînde: “Kellimînî yâ Humeyrâ “(Sohbet et benimle ey Ayşe) buyururlardı ki nisâ dünyâdandır; onların musâhabet ve mükâlemesi rûhu kendi meşhed ve mertebesinden mertebe-i beşeriyyete ve âlem-i tabi’ata cezp edip tenzil (iner) eyler. Dahi nûrâniyet ve ruhaniyete beşeriyet ve cismâniyet mutedil olduktan sonra taliplere akılları yettiği yerden irşat ve hidayet eylemek kabil olur. Ve gâh olurdu ki beşeriyet galebe kılıp o hazretin vücûd-ı şerîfi ihtilât-ı halktan alîl ve izdihâm-ı avâmdan kelîl oldukta, Hak canibinde müteveccih olup mertebe-i beşeriyetten mertebe-i hakîkat canibine sefer ederlerdi ve buyururlar ki “Erihna yâ Bilâlu” Yani “Ya Bilâl, bizi âvâz-ı latîfinle dinlendir; tâ ki bu ta’ab (yorgunluk) ve zahmet-i beşeriyetten halâs olalım ve a’yâ-i nefsâniyetten ve melâlet ve se’âmet-i (bıkma, usanma) tabî’attan necat bulalım.” Zira hüsn-i ruhanîdir, ruhu mertebe-i beşeriyyetten ve âlem-i tabî’attan halâs edip kendi mertebe-i makâm-ı canibine cezp eder ve se’âmet ve melâlet-i tabî’atı ervâhtan izale edip rahat ve letafet verir ve onu kendi arzu eylediği mertebeye irgürür.

İmdi o Hazret-i Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem efendimize vâris olan velî-i kâmilin dahi iki hâli vardır.

Bir hâlleri mertebe-i ehadiyete müstağrak olduklarıdır ki ona “lî-maallâh hâli” derler. O hâlde daim onu komayıp da’vet-i tâlibîn ve terbiye-i sâlikîn için onu mertebe-i beşeriyyete ve âlem-i kesrete tenzil ederler. Çün kim davet ve irşada mübâşeret kıla ve halk muhtelit ola, onların musâhabet ve ihtilâtından ruhlarına melâl ve i’tilâl (hastalık) gelir ve zaaf ve se’âmet hâsıl olur. İmdi bu yorgunluktan âsûde olmak ve bu sikletten ve zahmet-i kesretten kurtulup rahat bulmaktan ve istirahat kılmaktan ötürü âvâz-ı latîf ve savt-ı lezîz sahibi kimseyi dinlemeye ve onun savt-ı hûbunu eylemeye rağbet ederler.

Sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz, Hazret-i Bilâl radıyallâhu anha “Erihna” buyurdukları gibi, onlar dahi o sâhib-i elhâna “Erihnâ yâ filân” derler ve onun âvâz-ı hûbunu istima (dinleme) eylediklerinde murg-ı cânları âlem-i lâ-mekâna pervâz vurup ta’b-ı beşeriyetten ve kayd-ı âlem-i tabî’attan azat olur ve râhat-ı rûh bulup sefalar edip istirahat kılar. Pes sema, râhat-ı rûh ve sebeb-i küşûfât-u fütuh olduğundan ötürü Hazret-i Resûl-i Mükerrem sallallâhu aleyhi ve sellem, Hazreti Bilâl radıyallahu anha ekser-i zamânda “Ya Bilâl, bize hoş avaz ile rahat ver ve minare üzerine çıkıp Hudâ-yı ta’âlâyı temcîd ve tehlîl ve tahmîd etmekle bizim ruhumuzuna sefa ve sürurlar irgür” buyurlardı. Yani ey hoş nevâlı ve latif avazlı Bilâl, mîzene üzere çık, rahil tablını vur. “Sahîl” aslında feres avazına derler; sonra “mutlak avaz” manasına dahi istimal olunmuştur. Burada mutlak avazdır. “Mizene”, ezan okunacak yere derler, murat minare”dir. Yani sallallâhu aleyhi ve sellem çün kim beşeriyet mertebesinden onların vücûd-ı şerîfîne melâlet ve se’âmet geleydi ve vakt-i salât dahi karîb olaydı, Hazret-i Bilâl’e dahi buyururlardı “Ey hoş-nevâ ve latîfü’s-seda olan Bilâl, minare üzerine git ve göç tablını çal”, yani “Âvâz-ı latîfinle mertebe-i beşeriyetten mertebe-i ulûhiyyet canibine müteveccih olmayı ve Hazret-i Rubûbiyetin müşahedesine rıhlet ve ric’at kılmayı talip ve âşık olanlara ilâm eyle, ta kalkıp mirâc-ı mü’minîn olan salâta şürû edelim (başlayalım) ve âlem-i kesretten rücu edip vahdet âlemine gidelim ve Hazret-i Hak’la mükâleme edelim” buyururlar idi azizim. CİLT 1- S. 346-347-348

İstitrad: Söz sırası gelmişken söylenen söz, istitraden.

Ahmed Avni Konuk merhumun Mesnevi-i Şerif Şerhi (13 cilt), Hüseyin Vassaf merhumun Sefine-i Evliya (5 cilt) ve Aşçı Dede’nin Hatıraları’nı (4 cilt) ve daha birçok divan gibi muhkem ve mübarek eserleri neşretme hamiyyet ve şecaatini gösteren KİTABEVİ Sahibi kıymetli üstad Mehmet VARIŞ SİVASİ’ye de eseri yayına hazırlayan Mustafa Koç, Eyyüp Tanrıverdi hocalarımıza şükran borçluyuz.

Arzu Bosnevi

Yayın Tarihi: 02 Aralık 2020 Çarşamba 13:45 Güncelleme Tarihi: 02 Aralık 2020, 13:47
banner25
YORUM EKLE

banner26