Şiirinde bariz bir medeniyet reddiyesi var

Sahte Siyah’ta yer alan toplam yirmi iki şiir, artık savunması yapılamayacak denli kapitalizmin, emperyalizmin boyunduruğuna sadece bedenini değil, bütün ruhunu, varlığını kaptırmış insanlığın arayış dediğimiz o işaretli alana dair çığlığını gözle görünür kılıyor.

Şiirinde bariz bir medeniyet reddiyesi var

Belirgin, belirlenmiş mottosu olmayan şairlerin felak ve nass arasında okuduklarıyla, bir dönem ideolojinin kapalı devre kapıkulluğunu yapmalarından mütevellit Türk şiiri/şairi pay biçilen tarih bazında örselendi, dahası tıkandı. Türk şiiri, vardığı menzil ve çevre itibarıyla varoluşun kıyılarında kıyın kıyın gezen, borçlu olduğu cinas fiktifliğini aşmayı denemiş batıl inançlar atlası halinde önümüzde dürülü duruyor. Bu nasıl bir arzudur ki şiirin doğaçlama mantığını modernizm kulvarında sade suya tirit sunumuyla okuru kafaladığını düşünen şair, yaşadığı, düşündüğü, ekmeğini yiyip kılıcını salladığı topraklar üzerinde apaçık bir ihanet külçesi halinde oturmaktadır. Öyle ki kendisine ve şiirine burun kıvıranların varlığından hiçbir zaman yüksünmediği belli zahir. Çünkü yazdıklarını anlam düzeyine çıkarma uğraşısı içerisinde bulunmak bir tarafa (elbette böyle bir uğraş biçimi vardır) sürekli didişen, boğuşan ve ötesinde yumruklaşan tabiatıyla hangi halkın dostu olduğuna karar verememiş bir şebeklikle dönenip durmaktadır o.

Özellikle 60’lı yılların ortaları ve 80’li yılların başlarına kadar olan süreçte, Türk şiirinde kendini toplumsal olanı sorgulayıcı bir tavırla gerekçelendiren bir şiir yorumu, biçimi ortaya konuldu. Bu yorumun içerisinde daha çok slogana, spekülasyona, ajitasyona varan mısralar olduğu gibi, gerçekçilik algısını dönemin edebiyat formu içerisinde edebi kamuya sunan başarılı örnekler olduğunu da söylemek mümkün. Bunun belli başlı örneklerini Süreya Berfe, Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel şiirlerinde görüyoruz.

Altmışlı yıllar dedik, ki sözünü ettiğimiz yıllardan çok çok sonraları, belli ki köprülerin altından çok sular akmışken Ömer Aksayın kavgayı, daha doğrusu ‘suskunluğa isyan’ı yücelten duyarlılıkla yazdığı şiirler o yılların topluma dayalı görsel ve edebî dinamiklerini kâğıt üzerinde yeniden, apansız hissetmemizi sağladı. Öyle ki altmışların kaba, hantal ve fakat estetik hassasiyeti belirgin bir biçimde göze çarpan mısra örgüsüne mukabil, dönemin egemenlerine karşı yumrukların, tetiklerin, bakışların, öfkelerin konuştuğu bir fragmanda, artık özlemin eski tadı yok, demekten başka bir şey yapamıyoruz.

Hayat, sorgulanabilir biricik uğraş olarak yer ediniyor şairin dünyasında

Sonu belli, tahminleri zorlamayacak bir şiir ortaya koymuyor Aksay. Unutulmuş ve fakat yaşanmış bir anı gibi değil henüz, taptaze ıstıraplar tüterken üzerinde hınçların, acıların, öfkelerin buğusuyla bir çare arayışı sözkonusu. Şiiriyle bulvarların, caddelerin veya geniş alanların kübik sıkıntılarından çok, içselleştirilmiş, buruk ve fakat aynı duyarlılıkla cevval, sakınmasız bir tedirginlikle oluşturulmuş mısraları okumak, niteliği egemen kılmak isteyen bir dünyanın savaşçıları, duacıları adına umuda sevkediyor insanı. Bunun için vesayet kelimesi çokça saf bir yaklaşım. Neyin vesayeti? Evvelki şairlerin, şiirlerin, mısraların mı?

Tam tersine, Aksay, “sesimin korkunçluğunu örtecek bir şiir arıyorum ben / belki bu sayede muhtaç olur bana, bekle, Avrupa birliği / dene dünyayı, / dene arzı mev’udu, dene, indirildiğin yeri / dirliği düzenliği şiirde sağlam tut, sıkıca kavra / ölmeden önceki seçeneği gör; bir şansı, bir isteği zorla / bak bakalım o zaman / ‘asrın idrakine’ nasıl sövüyormuş âkif?” derken, sadece vesayeti değil, medeniyet çağrışımlarına açık bütün müesseseleri de itivermektedir elinin tersiyle. Şöyle de söylemek mümkün; Sahte Siyah’ta yer alan toplam yirmi iki şiir, artık savunması yapılamayacak denli kapitalizmin, emperyalizmin boyunduruğuna sadece bedenini değil, bütün ruhunu, varlığını kaptırmış insanlığın arayış dediğimiz o işaretli alana dair çığlığını gözle görünür kılıyor. İmgenin büsbütün olmasa da alabildiğine şeffaflaştığı, daha çok kelime, fazlasıyla da cümle üzerinden yol alan bu şiirlerde hayat, sorgulanabilir biricik uğraş olarak yer ediniyor şairin dünyasında. İsimlerin, olayların, tarihlerin ve gelgitlerin yaşandığı mısra düzeniyle bir proje olarak egemen güçler tarafından devam ettirilen, bir misyon tafrasıyla halkın karşısına çıkarılan bütün umutsuzluk fotoğrafları şairin ruhuna dokunan muhteris bir nifak, sonrasındaysa bereketli bir infilak haline geliyor.

Bu infilak en başta halka duyulan güvenin bir neticesi olarak olgunlaşıyor. Halk dokunduğu her şeyi kutsal kılan, muteber ayrıntılar barındıran ve alacaklı olduğu kavgada kendi felaketini çağıran bir tecim sahibi değildir. Çünkü halk medeniyet gergefinde farkında olmaksızın ve fakat onun insandaki içtenliğini alan tarafına da karşı dur(a)mayarak bir çeşit dalgınlıkla sürdürmektedir hayatı; “hangi ağaçların, hangi yosunların tanıklığıdır aslolan / hangi bakır, neredeki bor neye tanıklık etmiş / sınıfındaki akıllı tahtan, cebindeki iPhone bilmem kaç / seni musevîleştiren elindeki dijital tabletlerinle, aslolan senin insan tanıklığındır, insan, çoktan hükümsüz artık / en soyut biçimde incelen cumhuriyette / türkiye kısmını oluşturanların katıksız katkı sağladığı / esastan görüşülen davâda sadece bir figür, bir motif / bakiyeyi oluşturan kısımda binlerce kaygusuz / sayısal aptal.”

Canlı, fazlasıyla öfkeli ve çıkardığı alanı dolduran sesiyle gürültülü bir şiir dili

Öyle anlaşılıyor ki medeniyet ve kültür bağlamında Aksay’ın söyleyecek çok şeyi var. Şiirlerinde bariz bir medeniyet reddiyesi görülen Aksay, yaşadığımız ve fakat medeniyet adına meftunu olduğumuz irili ufaklı bütün insanlık övgüsüne kuşkuyla yaklaşıyor. Şiirlerine daha çok bireyin sessizlik içerisinde duyurmaya çalıştığı çığlığın yankısı sinmiş. Bu durum Aksay’ın çağı yorumlayışı ve yaşadıklarıyla yakından ilintili bir tür ödeşme duygusu olarak anlaşılabilir. Böyle anlaşılmalıdır çünkü, şairin mısra aralarında gezdirdikleri, çoğunlukla insanın vahşetini, insanın bu vahşet karşısındaki suskunluğunu, ve dahası bu suskunluğa karışmış insanın boğuntusunu yorumlarken bile, umudun dostu olduğunu apaçık ilan ediyor. Bununla birlikte, daha çok irkintilerin, gürültülerin, kaosların etrafında bir mustazaf portresi olarak bütün bir ümmeti, yaralı ve sığıntı çaresizliğiyle parçalanmış bir coğrafyayı mısralarına taşıyan Aksay, görünürlüğün, zaman zaman sürrealizmin kıyılarında dolaşırken unutturulmak istenen müslüman kimliğini çoğu zaman İsmet Özel’in, az da olsa Turgut Uyar’ın evsahipliğinde destanlaştırma çabasına girişiyor.

Bu cümlenin iyi niyet taşıdığından elbette kimsenin kuşku duymayacağından eminim. Fakat yine de insanın aklına düşmüyor değil; Aksay’ın bu çabasının (şiiri mücadele etrafında sermaye yapmak) reel dünyada bir karşılığı var mıdır? Sözünü ettiği insanlık durumu, reel çabalarla gittikçe tükenen insanlığın himayesinde varolan yeni bir kavganın işareti olabilir mi? Bu meyanda o modernizme ve tekniğe karşı insanın pragmatist yaklaşımını doğrudan eleştirir. Öyle ki, “aptal kutusunda sabah mukabele, akşam tefsir” derken, yoğunluklu olarak çağın telaşının dışında, Müslümanın bu telaşa su taşıyan aceleciliğini anlamakta zorlanmaktadır. Hayatın katı gerçekliğinden bulaşan bıkkınlığın şairdeki izdüşümü onun medeniyet ve devamında yarattığı sahte değerler üzerine şüphe içerisinde, alesta durmasını gerektirmektedir: “kar erimedi henüz, ufak tefek de olsa / bu memleketin emek-değer alışkanlığına / hiçbir emperyalist girişim kâr etmedi / infak edilmeyen kâr erimeden / ne uğrunda mücadele verildiği bilinse, hangi sınıfta / hangi dersi kaç krediyle aldığı- en iyisi dedim / şiir kovuğuna çekilsin / bürokrasinin vesayetinden geç de olsa kurtulsun / şu ahıska türkleri.”

Sahte Siyah’ta, şairin daha önceki kitaplarında (Eski Bir Yalnızlık Dilinde ve Bahçenin Epik Sürgünü) adeta şiire musallat olmuş, bir sıkıntı, bir heyula halinde bekleşip duran katı imge durağanlığı yok. Bu yönüyle şairin derununda yer edinmiş, insan varlığını toplum düzeyinde mücadele ile anlamlı kılan ve fakat popülizme prim vermeyen bir olgunlukla kucaklıyor hayatı. Çünkü hayat, zarf ve mazruf olarak değil, aynı zamanda, “SUFÎ İRFANDA CİHADIN ROLÜNE DAİR BİR DOKTORA TEZİ / ne yazık ki yok, n’apalım, önce vatan sonra daş” diyerek işin kolaycılığına kaçan bir ironiyle de yer almaktadır içimizde. Canlı, fazlasıyla öfkeli ve çıkardığı alanı dolduran sesiyle gürültülü bir şiir dili hâkim bütün kitap boyunca. İnsanı diri tutan, umutlu olmanın, Müslüman olmanın sorgulandığı, yekinen arzuların domurduğu bir umut taşımaktadır mısralar; “ayakları tutmayan halk için kefil olmamız gerekmez / üç kuruşluk ekonomide düzelme sağlayacak diye / bunun için ayakları tutmayan halkın üstüne bomba yağıyor / zinhar asya tipi üretim tarzından söz edilemez / romanlardaki başka bir ayrıntı / yüksek ekonomiye bağımlı düşük ekonominin temelini sarsabilir”

Ömer Aksay, şiirinde oluşturmaya çalıştığı imge, dil, üslup ve buluş dörtlüsünün hiçbirinde çok fazla vakit harcamaksızın, doğrudan dönüt alabileceği bütünlüklü, kalıp halinde ortaya konulmasını hissettiren şiirlerin izini sürerek bir mesafe katedebilir. Çünkü Sahte Siyah’taki şiirler, inanıyorum ki Aksay’ın damarını yakaladığı varoluş kaygısı ile birlikte her türden sulta arasında akıp giden hayatın lanet büyüsünü eşsiz mısralarıyla çözebilecektir.

Arif Akçalı yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 18:01
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13