Şibli Numani’nin gözünden Osmanlı İstanbul’u

Şibli Numani, İstanbul, Beyrut, Kahire gibi şehirlere seyahat etmiş ve bu seyahatleri esnasında aldığı notları ve gözlemlediği hadiseleri daha sonra “Anadolu-Suriye-Mısır Seyahatnamesi” adıyla kitaplaştırmıştır. Remzi Köpüklü yazdı.

Şibli Numani’nin gözünden Osmanlı İstanbul’u

Şibli Numani’nin Miladi 1892 yılının mübarek Ramazan ayında İstanbul ve sair yerlere yaptığı seyahatler, meraklı bir zihnin gezilerinden başka bir şey değildi. Bu gezileri sırasında gördükleri yerler ona göre harikuladelikler arz etmediğinden bir seyahatname kaleme almayı düşünmüyor ve irade etmiyordu aslında.

Fakat memleketine döndüğü zaman karşılaştığı kişiler ve fikirlerine önem verilen önemli kimseler, gördüklerini bir seyahatnamede toplamasının şart olduğunu söylediler. Zira uzun zamandır toplumlarında uzak ülkelere seyahat etme yolu kapalı olduğundan İslâm devletlerinin ve toplumlarının gerçek durumlarına ilişkin malumatlara erişemiyorlardı. Bu nedenle Şibli Numani de gördüklerini aktarmak amacıyla seyahatnamesini kaleme almaya ikna oldu. Dağınık hatıra notlarını derli toplu bir biçimde yazmaya koyuldu. “Anadolu-Suriye-Mısır Seyahatnamesi isimli kitap bu şekilde ortaya çıktı.

Bu seyahat yazılarında ele aldığı ülkenin genel durumuna, yönetim tarz ve hukuk sistemlerine, ticareti ele alış biçimlerine dair bilgilere ulaşmayı amaçlayan okurlar ise hayal kırıklığına uğrayabilir. Zira eserde bu konulara değiniler yoktur. Bunun yanı sıra gezilen yerlerde sürdürülen ilmi çalışmalara dair bilgiler mevcuttur.

Şibli Numani kitabında Osmanlı İmparatorluğunu ve İstanbul’u her açıdan detaylı bir şekilde işlemiştir. Onun anlattığı İstanbul’u şu şekilde özetlemek mümkündür:

Osmanlı Devleti’ne dair genel izlenimler

Şehir iki kanada ayrılmıştır. Bir kısmına İstanbul denilmekte ve burada daha çok camiler, kütüphaneler, velilerin ve padişahların türbeleri yer almaktadır. Aslında şehrin Müslüman çoğunluğu da bu bölgelerde yaşamaktadır. Buna karşılık ikinci bölüm Pera bölgesinden başlayıp Beşiktaş’a kadar uzanmaktadır.

Büyük Avrupalı tüccarlar ve yabancı elçilikler burada bulunduğu için bölgeye Avrupalılar bölgesi demek uygun olur.

Şehirde çok sayıda kıraathane bulunmakta ve bu kıraathanelerde her çeşit meşrubat satılmaktadır. Pek çok çayhane ve kahvehane konumu itibarıyla da büyüleyicidir, kimisi denizin kıyısında kimisi ise denizin içindedir. Oraya ulaşmak amacıyla tahta köprüler ve geçitler dahi yapılmıştır. İstanbul’da ve ülke genelinde kahvehaneler gündelik hayatın vazgeçilmez alışkanlıkları arasında sayılmaktadır.

Hindistanlılar ise bu tarz alışkanlıkların ve muhabbetlerin zevkini bilmiyorlar. Elbette dönem dönem ahbap ve dost toplantıları yapılmaktadır fakat bu beraberliklerin de kendi içerisinde bir dizi kusurları vardır:

Ferah yerlerde ve temiz-berrak alanlarda bir araya gelinmediği için rahat bir konuşma imkânı da mümkün olmamaktadır. Ayrıca bu konuşmalarda gıybet ve çekiştirmelere zemin hazırlandığından kötü sonuçlar doğurması da ihtimal dâhilindedir.

İstanbul’daki kahvehanelerde birbirlerini tanımayan insanların da aynı ortamda bulundukları dikkate alınırsa çirkin sözlerin ve dedikoduların buralarda yapılmıyor olması gayet anlaşılabilirdir. Konuşmalar latifelerle ve hoş sohbetlerle örülüdür.

İstanbul’a gelen gezginlerin ilk gözlemleri, şehrin iki bölgesi arasındaki derin uçurumların olduğuna ilişkindir. Galata bölgesinde yaşayan halk ve esnaf, yaşadıkları ve ticaret yaptıkları ortamları temiz tutmakta iken Müslüman mahallelerine gidildiğinde yollar temiz değildir, bazı yerler öylesine engebelidir ki yürümek bile zordur.

İki yerleşim yeri arasındaki bu tezadı anlamak pek güç değildir. Başlıca neden Müslümanların ekonomik anlamda zayıf olması, diğerlerinin ise zenginliğidir. Yolların ve caddelerin pisliği ile çöküntülerin çokluğunu da Müslümanların yaşadığı bölgelerde alınan vergilerin düşüklüğü ile açıklayabiliriz.

Galata bölgesinde yaşayan zenginler ve Avrupalı tüccarlar kendi iradeleriyle vergi ödemeye hazır iken Müslüman halklar gelir vergisinden dahi muaf tutulurlar.

Şehirde evler genellikle üç-dört katlıdır. Ahşap evlerin yoğunluğu hemen göze çarpar. Öyle ki anlı şanlı vezirlerin ve paşaların köşkleri de ahşaptan yapılmıştır. Bu nedenle olacak ki şehirde bir yangın çıktığında kısa sürede çevre mahallelere de sıçramakta ve yangının önünü almak epey zorlaşmaktadır.

Devlet tarafından birkaç yüz kişi bu yangınlarla mücadele etmesi için görevlendirilmiştir. Şehri tepeden gören yüksekçe kuleler yapılmış ve bu kulelere de nöbetçi görevliler yerleştirilmiştir.

Taş ev tercih etmeme nedenlerini ise kış mevsiminin çok soğuk olması ile açıklıyorlar. Halkın kılık kıyafeti Avrupai tarzda olduğu için dış görünüşü itibarıyla Müslüman ve Hristiyan kişileri ayırt etmek neredeyse imkânsızdır. Bu hususiyet bir bakıma iyi sayılabilir zira dünyanın değişik milletleri arasındaki farklar ne kadar aza indirgenirse insanlık ve medeniyet açısından o kadar faydalı olur.

Dini temsil etme makamında olanların bile Avrupai tarzdan etkileniyor olması son derece hayret uyandırıcıdır. Ceket yerine sadece yelek, yeleğin üzerine ise cübbe giymektedirler. Bu kıyafette bile Avrupai izler yer almakta ve cübbe ve yeleklerin ön kısmında düğmelere bulunmaktadır. Feslerinin üst kısmına da Arapçada adına Leffe denen beyaz bir tülbent sarıyorlar. İlim ehlinin özel işareti de bu giyim tarzıdır.

Sultanların malikânelerine saray adı veriliyor ve şehirde takriben 20-21 tane bulunuyor. Hepsi de birbirlerinden uzak mesafelere yapılmış görkemli yapılar olarak görenleri büyülemeyi başarıyor.

Devlet daireleri ise birkaçını istisna tutacak olursak bir arada toplanmış vaziyettedir ve adına Babıali denmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü Galata semtinde bulunmaktadır. Çok düzenli ve tertipli olan bu yapı için anlatılacak pek bir özellik yok. Toplantı salonu değerli Türk halılarıyla döşeli hâldedir.  

Eski tarz eğitim ve medreseler

Şibli Numani’yi ilgilendiren sadece bunlar değildir. Verdiği bu genel bilgiler dışında onun notlarında İstanbul’daki eğitim kurumları, medreseler ve modern okullar hakkında da ayrıntılı bilgileri görmek mümkün. Avrupa tarzı okulların açılmasıyla eğitimde ortaya çıkan ikiliği çok iyi gözlemlemiştir. Bu konudaki değerlendirmelerini şu şekilde özetleyebiliriz:

Türklerde eski tarz eğitim ve öğretim olarak adlandırılan eğitim anlayışı imparatorluğun kuruluşu ile beraber başlamıştı. Hiç şüphe yok ki bu eğitim metodu, en kaliteli ve en üst düzey eğitimleri vermesi itibarıyla benzersizdi. Bunu Kuşçu, Çelebi, Hocazade gibi ilim adamlarının ortaya koyduklarına bakarak anlamak mümkün.

Fakat bugün bu eğitim anlayışı son derece gerilemiş ve zayıflamıştır. O kadar gerilemiştir ki Hindistan’da verilen eğitim bunun yanında ganimet kalmaktadır.

Müslümanların milli ve toplumsal anlamda ayakta kalması ve yaşamaya devam edebilmesi için eskiden beri süregelen eğitim anlayışının devam etmesi şarttır. Osmanlı ülkesinde bu tarz eğitim veren kurumlara devam eden talebeler sosyal hayatta giyim kuşamları ile kendilerini hemen fark ettirebiliyorlar.

Bu sayede onların sayıca ne kadar kalabalık olduklarını da anlamak pek güç değil. Medreselerde senede üç aylık tatiller oluyor ve bu üç ay boyunca talebeler şehirden taşraya akın ederek köy ve kasabalarda zekât topluyor. Ve sene boyunca geçimlerini de topladıkları bu zekâtlar ile temin ediyorlar. Kimi medreselerde bir miktar ekmek veriliyorsa da elbise hiçbir surette verilmiyor. Konaklamaları için medreselerde onlara ayrılan son derece küçük ve karanlık odalar mevcut.

Medreselerin şekli ise şöyle: Küçük bir avlu ve bu avluyu çevreleyen küçük odalar var. Avlunun ortasında ise abdest almaya yarayan şadırvan bulunuyor. Tüm basitliğine rağmen bugün Türkiye’de yüzlerce ilim yuvası dimdik ayaktadır ve eğitim vermeye de devam etmektedir.

Eski tarz eğitim için yapılan en büyük yakınma ise müfredatlarına ilişkindir. Zira buralarda edebiyat tahsilinin adına dahi rastlanmamaktadır. Fıkıh derslerine her ne kadar alaka gösteriliyor olsa bile bu eğitim de müçtehitçe bir tarzda değil bilakis amiyane tarzda sürdürülüyor.

Güncelleme Tarihi: 03 Temmuz 2020, 09:16
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26