Sezai Karakoç'un "Diriliş Muştusu"

"Bu kitap, Diriliş Muştusu başlığı altında 18 Ekim 1976 - 3 Ağustos 1978 tarihleri arasında Pazartesi ve Perşembe günleri Karakoç’un imzasıyla yayımlanan yazılara ilaveten Ekim 1979 - Eylül 1980 tarihleri arasında Diriliş Dergisi’nde yayımlanan başyazıların derlemesiyle oluşturulmuş ve ilk kez 1980 yılında basılmıştır." Esmanur Kadak derledi.

Sezai Karakoç'un "Diriliş Muştusu"

Sezai Karakoç bu kitapta, “diriliş eylemi fikri” üzerinde durarak insanın her daim hak, hakikat, Allah arayışında olması gerektiğini yirmi altı farklı başlık altında anlatmaya çalışmaktadır. Çağın düşüncesini eleştirerek insanı, maddeyi putlaştırdığı zindanından çıkaracak fikirler sunmaktadır. Yazar, diriliş erlerinin, diriliş fikrini hayata geçirme yolunda birçok zorlukla karşılaşacaklarını fakat bu zorlukların üzerinden sabırla geçilebileceklerini anlattığı yazılarında, kör olmuş zihinlere şuur ve bilinç aşısı yaparak girdikleri derin uykudan uyandırma amacı gütmektedir.

Dışa Vuruş

Dirilişin gerçekleşmesi için diriliş erlerine ihtiyaç vardır. Ruhlarını Allah’ın kitabı ve Peygamberin sünnetiyle ihya edecek diriliş erlerine… Eninde sonunda gerçekleşecek olan diriliş, bir özlemdir ve onun yolunda binlerce diriliş eri yürümeye devam etmektedir. Diriliş düşüncesi tüm diğer düşüncelerden farklı bir yerdedir ve diriliş eylemi, Batılı devletlerin ortaya çıkardıkları kapitalizm, komünizm, anarşizm gibi eylemlerin bir benzeri olarak düşünülmemelidir. Diriliş eylemi, kişiliğin gözler önüne serilmesi, sahip olunan kimliğin altının çizilmesi ve var olduğunu duyurma hâlidir. Diriliş eylemine giden yol durmadan bilinçlenerek öğrenmekten geçmektedir. Bu süreçte bir başına kalınsa da yoldan sapmamak, en olmayacak durumlarda bile diriliş eylemini sürdürebilmek oldukça önemlidir. Eylemcinin kendisine gösterilen tepkilere rağmen ilerleyişini ve çizgisini bozmadan yürüme zorunluluğu bulunmaktadır. Bu durum içinde yaşanılan toplumu daima etkiyen bir süreçtir fakat bu, etkilenenler tarafından kabul edilmemekte hatta inkâr edilmektedir. Diriliş eylemini taklit eden çok fazla insan vardır, bu taklitçilik elinde sonunda nihayete ermekte, ancak yine de taklitçilikleri dahi diriliş eylemine fayda sağlamaktadır. Bu yol bir erlik daha doğrusu diriliş, erliğine aday olma olarak kabul edilir. Diriliş erleri için ismin, ünün, şöhretin bir hükmü yoktur onların ana gayesi bu eylemi gerçekleştirmektir. Diriliş eylemi, her çağda birileri tarafından engellenmeye çalışılacak fakat diriliş erleri yapmak istediklerinden vazgeçmeyeceklerdir. Zamanın getirdiği gerçekler, insanlar ve toplumlar üzerinde büyük etkiler bırakacak ve diriliş eyleminin haklılığı anlayanlar için açıkça görülecektir.

Diriliş erinin dışarıya karşı tam özgürlük ve bağımsızlığı; içe, öze doğru ise teslim oluş üslubunu benimsemesi gerekmektedir. Tutkularının esiri olanlar, maalesef tutsaklığı özgürlük olarak algılamakta ve bu esaret anlayışı da nesilden nesile geçmektedir. Bu esaretten kurtulabilmek için Allah sevgisinin, bütün sevgi, şüphe ve vehimlerden arındırılmış ruhlara yerleşmesi gerekmektedir.

Diriliş erlerinin kendi kavramlarını kullanması ve kullandığı kavramların arkasında durması da önemli diğer bir husustur. Günümüzde kavramlarımızın içlerinin boşaltılması ve literatürümüzden uzaklaşmamız için yapılan bunca çalışma dış güçlerin bu konuya ne kadar ehemmiyet verdiğini göstermesi açısından da önemlidir. Bu nedenle kavramlarımızı asıl anlamlarına geri döndürmek öncelikli işlerimiz arasında yer almalıdır.

İnsanlığın Alın Yazısı Bir Çocuk

Var olan haksız düzeni değiştirecek, dirilişi gerçekleştirecek, “ben”den vazgeçip diriliş ödevi için yaşayacak bir “diriliş genci” beklemekteyiz. Dahası kendisine verilenle yetinmeyen ve daha fazlasını arayan, geçmişini bilen ve geleceğini öngörebilen, kapitalizm ve komünizmin hegemonyasını parçalayarak bizlere mutluluk haberi olacak bir genç beklemedeyiz. Sadece doğunun değil aynı zamanda batının da beklediği, yanlışı gördüğü her yerde eleştirebilen bir diriliş eri istemekteyiz. Gerçek özgürlük için cenge giren bir kahraman... Bu süreç, bu kahramanın gelmesi ve dağınık çalışmaların sıkı bir toparlamayla birleşmesiyle sonuçlanacak ve tutsak edilen diriliş nesli elde ettiği cesaretle düzeni değiştirmeyi başaracaktır. Bu süreçte sabırlı olmak oldukça mühim bir meseledir, eğer sabır gösterirsek sabrın meyvesini de toplamak mümkün olacaktır.

Diriliş eri, kendi ışığını diğerlerinin ışığına katarak odayı aydınlatan, eriyor oluşuna bakmadan oluşturduğu ışığa ve aydınlığa odaklanan bir muma benzer. Diriliş erleri mizaçlarını bu anlayışı gerçekleştirecek şekilde müminleştirmeli, fiziksel yanlarından kaynaklanan mizaç coşkusunu denetlemelidir. Çünkü mizaç aşırılıklara ve taşkınlıklara meyyaldir.

Unutulmamalıdır ki mizaçlar ancak ve ancak Kur’an ahlâkıyla, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin ahlâkıyla ahlâklanarak müminleşir. Bu ahlâka sahip olmak için de Kur’an ile olan irtibatımızı diri tutmalıyız.

Diriliş Gecesi ve Cemre

Dirilişin ilk dönemlerinde yani eylemin gerçekleşmesine henüz zaman varken birçok kişinin ya başka güçlere aldanarak ya da daha fazla taklit yapamayacakları için diriliş eyleminden koptukları görülür. Bu beklenen bir durumdur. Bu yol içerisinde bin bir sınav barındırmaktadır ve gerçek diriliş erlerinin bu sınavları geçmesi gerekmektedir. Diriliş gecesinde, görev bilinci ve ahlâk son derece önemli iki husustur. Diriliş erleri, bu gecede kaybolmadan, yabancı seslere ve fikirlere aldanmadan devam etmeli, gece yürüyüşünün güvenlik ilkesi sonuna kadar uygulanmalıdır. 

İnsanlar ancak kendilerini yaşayarak bir değer ortaya koyabilirler, sürekli bir başkasını eleştirmek sadece kendi değerlerinin yok olmasına sebep olacaktır. Hayatın merkezine eleştirdiği kişiyi koymak kişinin kendisini yok etmesidir ve bu; sağlıksız bir gidişattır. Unutulmamalıdır ki diriliş, diğer bir deyişle ortaya bir değer koyma eylemidir. Değer ortaya koymaktan ziyade eleştiri hastalığına yakalananlar ancak anarşi ve kaosa sebebiyet verirler. Bu şekilde neticeler oluşturabilecek her türlü eleştiriye karşı diriliş erlerinin teyakkuz hâlinde olması şarttır.

Öz eleştirinin, ortaya bir değer koymaya yarayan en etkili araçsallaştırılmış düşünce biçimi olduğunu idrak etmeli ve dirilişin bir hazırlanma olduğunu unutmamalıyız. Bu hazırlığın sancıları elbette yaşanacaktır ama sancı kendisiyle birlikte doğumun da gerçekleşmesini sağlayacaktır. Değeri ortaya koymak için sancılara katlanmak gerektiğini idrak etmeliyiz.

Diriliş Basamakları

Diriliş akımı, bir yaşam davasıdır. Yaşam üzerine soyut ve somut gerçekleri birleştirerek bir açıklama yapmaya çalışır. Karşısında Marksizm ve Maoizm gibi iki tap pratik akım bulunmaktadır. Marksizm düşünce pratikliği olarak dayatılırken Maoizm ise duygu pratikliği olarak dayatılmaktadır. İki doktrine de baktığımızda metafizik bir çıkarımdan öteye gidemediklerini görmemiz mümkündür. Diriliş Akımı, bu nedenledir ki İslâm uygarlığını, bütünlük bakımından derinlemesine uygulanan tek inanış ve yaşam biçimi olarak kabul etmektedir. Diriliş, gerçeği arama, bulma ve İslâm’a kavuşmadır. Arı ve sineğin balla ilişkisi üzerinden dirilişin varlık amacı ve günümüzde var olan uygulamaları çerçevesinde bir kıyas yapılabilir. Arı ve sineğin balla ilişkisi aynı değildir. Sinek her daim arı tarafından üretilen balı yok etme hâli çerisindedir. Bu bağlamda arının tabiatında inşa etmenin sineğin tabiatında ise yok etmenin olduğunu söylemek mümkündür. Dirilişin, içgüdüsel olarak insan üzerindeki dur durak bilmeyecek olan varlık amacı da tıpkı arının üretme isteğinin içten gelmesi gibidir. Dirilişin varlık amacı, durmamaktır… Dışardan bakıldığında teorik bir plan gibi değerlendirilebilen dirilişin ruha işleyerek ilerleyen pratiği elbette bir gün fiziksel ortamda da görünür olacaktır.

Dirilişin önemli olmasının nedenlerinden biri de onun özgürlüğün sesi olmasıdır. Diriliş, özgürlük demektir. Diriliş kültürü, İslâm’ın yeniden açan özgürlük çiçeği olarak görülmektedir. Diriliş erleri, her türlü put, makam, mevki ve çıkar sağlayan her şeyi bir kenara itebilenlerdir.

Diriliş nesli, nasıl bir çıkmazda olursa olsun yaşam biçimi olan özgürlüğü her daim sahiplenir. Diriliş neslinin yaşam biçimi, Kur’an-ı Kerim’de öngörülen yaşam biçimidir. Dirilişçiler eşya, ün, şöhret gibi dünyevi nimetlere önem vermezler çünkü bu nimetlerin insanı köleleştirdiğine inanırlar. Onların amacı herkesin yarar sağlayacağı bir ülkü kurmaktır. Bu ülkünün kurulamaması durumunda bir proleterin eşyayı putlaştırarak özgürlüğünü kaybetmesini ve yaratıcının gösterdiği özgürlük yolundan saptığını görmek mümkündür. Herkesin yarar sağlayacağı bu ülküye engel olarak karşımıza kapitalizm ve komünizm masalları çıkmaktadır.

Komünizm ve kapitalizm masalları insandan fiziksel gücü çerçevesinde yarar sağlamakta ve sağladığı yararın çok azını insana geri vermektedir. Böyle bir anlayış kabul edilemez. İnsan, sadece fiziksel bir varlıktan ibaret değildir ve diriliş fikri bunun üzerinde durmakta, insanda var olan Allah’a inanma şuurunun onu özgür kıldığını bilmektedir. Diriliş, Hz. Muhammed’in açtığı yolda ölümü yani insanın ebedi hayatını anlamak ve anlaşılır kılmaktır.

Diriliş Kapısı

Diriliş kapısı; akılcılık, gerillacılık, terör, anarşi, kapitalizm veya komünizm gibi görüşlerle açılamaz. Diriliş kapısının açılması ancak akılla ve diriliş ahlâkıyla mümkündür. İnsan her hareketini diriliş ahlâkıyla bütünleştirmelidir ve dirilişin ana kaynağı da inançtır. Lakin bu inanç sözcükten ibaret olmamalıdır. Bunu bir örnek vererek açıklamaya çalışalım, inanmak sadece Allah ismine verilen değerle ölçülmemelidir. Böyle bir ölçüm insanın sadece “Allah” ismine tapmasıyla sonuçlanacaktır. Lakin inanmada Allah’ın sıfatlarına ya da Allah’ın zatına inanma ayrımı yoktur. Bu bağlamda “Allah”, “Hâkim”, “Rezzak” kelimeleri arasında inanma hususunda bir ayrım yoktur. Bu durum İngiliz bir Müslümanın “Allah” kelimesi yerine anadilinde onun karşılığı olan “God” kelimesini kullanması gibidir. Kelime bir dönüşüm yaşamıştır evet, fakat özü bakımından inanma hâlen aynıdır. Böyle bir gerçeğin bilincinde olan dirilişçiler dil tartışmalarına girmez ve onları bu tartışma içine çekmek isteyenlere de aldanmazlar.

Bir de diriliş inancını taklit edenler vardır. Bu taklitçiler, yaptıkları taklitlerle sadece kendilerini kandırmaktadır. Dirilişçiler ruhun kapısını korkuyla değil, uyarıyla zorlar ve o kapının açılmasını sabırla beklerken taklitçiler kapıyı kaba kuvvetle açmaya çalışırlar. Önünde durdukları kapının itmekle ya da beklemekle açılmayacağını bilmezler, öyle ki kapı ancak sırrı bulunduğunda açılacaktır. Gerçeği açılana kadar birçok süslü ve aldatıcı kapı ortaya çıkacak, fakat bu aldatmalar diriliş erlerinin doğru kapıyı bulmasına engel olamayacaktır. Çünkü bu kapı, ruhun ölümsüzlüğe erişim kapısıdır.

Muştu İzcileri

Muştu, korku gibi zorunlu bir birliktelik yaratmaz. Çünkü korku sebebiyle birleşen insanlar tehlike geçtiğinde dağılırlar. Fakat “muştu birliği” gönülden gelen bir birleşmedir ve bu nedenle fayda sona erdiğinde de bir dağılma söz konusu olamaz. Muştu, kimileri için bir umuttur. Bu bağlamda muştu insanların nefes almasını sağlarken onlara büyük sorumluluklar da yüklemektedir. Peygamberler aracılığıyla getirilen “muştu” ya da “sevindirici haber” insanın Allah’ı tanımasına vesile olmakla umut verirken diğer yandan da insana birçok sorumluluk yüklemektedir.

Günümüzde muştuya giden yollar birçok insan tarafından kapatılmış görünmektedir. Muştu izcileri çetin sınavlar vermelerine rağmen yollarından da davalarından da vazgeçmeyeceklerdir. Muştu zirvesine ulaştıklarında gerçek, o yolu kapatanlar da dâhil herkes tarafından görülecektir.

Hakikatin Sıkı Düzeni

Komünizm ve kapitalizm gibi sistemlerin beraberlerinde getirdikleri sistematik bir düzenleri bulunmaktadır. Bu düzen, bazı sitemlerde özgürlük olarak tanımlanırken bazılarında ise korku ve baskıyla oluşturulmuş yapay bir sistemi gözler önüne sermektedir. Sistemlerin isimleri her ne kadar farklı olursa olsun amaçları aynıdır. Siyasal otorite ya da sermeye sahipleri tarafından elde edilen nüfuz, zayıf ve güçsüz olana yaşama şansı tanımaz, insanı hegemonyası altına alır ve kendi yararı için sömürmeye başlar. Sistemdeki bu işleyiş bazen gözle görülür biçimde uygulanırken bazen de örtük bir biçimde yürütülür. İşte bu bozuk düzenin karşısında, hakikatin sıkı düzeni bulunmaktadır. Bu bağlamda diriliş disiplinini benimsemiş ve hakikati arayan insanın kültürüne ihtiyacımız vardır. Bu sayede bize dayatılan kapitalizm, komünizm, natüralizm gibi her türlü rejimden kurtulmamız mümkün olacaktır.

Diriliş, insanın yaptığı her davranışı öz benliği ile birleştirerek belirli bir düzen doğrultusunda disipline etmesini ister. Çünkü İslâm insanın davranış, tutum ve ahlâkında kendisini görünür kılmaktadır. Tüm bunlar bir iç disiplin sürecinin oluşmasını sağlayacaktır. Diriliş disiplini olmadan diriliş eyleminden bahsetmek mümkün değildir, çünkü insanlar ancak diriliş disiplini aracılığıyla yetiştirilebilmektedir. Diriliş disiplini, ruha bir denge verirken kalbin de inançla dolmasını sağlar, aklı görmezden gelmez ama aklın zincirlerine de tutsak kalmaz.

Bu nedenledir ki iç oluş düşüncelerinin gerçekleşmemesi önündeki engel, kişinin kendisidir. Diriliş eri dediğimizde gözümüzün önünde ödevi için yaşayan ve belirli bir süre sonra tüm benliği görev olan bir siluet belirir. Kendi varlığını unutur ve onun için sadece hakikat kalır. Dirilişçiler, “Ben”’i aşarak hakikate ulaşırlar. Diriliş eri muma benzetilmektedir, yanar evet ama ateşiyle başkalarının da ateşini tutuştur ve çevrenin aydınlanmasını sağlar. Karanlık artık gitmiş, hakikat ortaya çıkmıştır. Mum yana yana bitecektir fakat hakikat artık herkes için görünür olacaktır. Böyle bir amaç için mumun yok olması mühim değildir.

Mizaç

Mizaç, insan davranışını etkileyen ve aynı zamanda o davranışa yön veren önemli bir unsurdur. Bu bağlamda benliğin karanlık köşelerine gizlenmiş saptırıcı unsurlar incelenmeli ve kişinin mizacı kontrollü bir şekilde iyi yöne sevk edilmelidir. Kötü mizacı tamamen ortadan kaldırmak elbette olası değildir ancak mümin kılmak mümkündür. İnsan nasıl kendini geliştiriyor ve bir şeyler öğreniyorsa mizacını da aynı şekilde bir eğitim mücadelesinden geçirebilir. Bu eğitim sürecinde peygamberlerin mizacı örnek alınabilir. Mizacımızı iyilik ve güzellikle doldurmalı, kötü alışkanlıklardan ya da eylemlerden olabildiğince uzak durmalıyız. Bu dikkatle elde edilen mizaç bizleri Allah’a yakınlaştırırken şeytandan da uzaklaştıracaktır.

Mizaç, geçmişe saplanıp kalmışsa ona gelecek gösterilmeli, geçmişi yok sayıyorsa da ona geçmişin güzellikleri anlatılmalıdır. Elbette diriliş erinin de sahip olduğu bir mizaç bulunmaktadır, lakin bu mizaç Batı mizacı, Doğu mizacı, devrimcilik mizacı gibi mizaçlara benzememektedir. Onun mizacında İslâm’a teslimiyet bulunmaktadır. Bu nedenledir ki diriliş eri sürekli kendini eleştirmekte ve eleştirdiği ölçüde ilerlemektedir. Bu süreç Diriliş Toplumunun mizacının oluşmasını sağlayacaktır.

Geçmişi, Şimdiyi ve Geleceği Anlamak

Diriliş, hem maddi hem de manevi anlamda alın teri dökülmesi gereken bir yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Tevekkül ancak çaba sarf edip alın teri döktükten yani ortaya bir emek koyulduktan sonra sonuç kazanılması mümkün bir yoldur. Dolayısı ile alın terinin insanı kurtuluşa götürebilecek bir kudrete sahip olduğunu söyleyebiliriz. Dirilişçiler davaları için alın teri dökmek zorundadırlar. Alın teri dökmek geçmişi, şimdiyi, geleceği anlamaya yardım eder. Bu nedenledir ki diriliş erleri alın teri dökmedikçe içinde bulundukları durumdan çıkmayacaklarını bilirler yani bu bilinçtedirler. Terin insanın bedenindeki kir ve pastan arınmayı sağlaması gibi ruhlarda yaşanan çile terlemesi de kıskançlık, fesat, mala tapma gibi kötü duygulardan arınmayı sağlayacaktır. İnsan gerçeğe ancak ter dökerek ulaşabilir. Bu bağlamda diriliş erleri insanlardan kaçmak yerine onlarla yakınlaşır, çünkü bilir ki insan ve İslâm özdeştir.

Diriliş erleri, mülkiyete tapan ve maddeyi yaşamın merkezine koyan her türlü görüşe karşıdır. İnsanın maddeyle imtihan edildiğini elbette bilir ve bu imtihanın gerektiği gibi davranır, ancak insanın maddi her türlü unsurdan üstün olduğunun da bilincindedir. Kimileri için diriliş eri bir ütopya kişilik olarak görülebilir fakat gerçek böyle değildir. Diriliş eri, insanın içindeki özüdür. Bu öz sayesinde insan, karanlık yanlarından kurtularak aydınlık bir bilinç kazanmaktadır. Diriliş, görünenden ötesini görüp anlama, bir başkasının mutluluğunu ve sevincini içinde hissedebilme, varoluş amacının fizik ötesi olduğunun bilincinde olma demektir. Diriliş eri, doğa ve zaman baskısını ortadan kaldıramayacağını bilir fakat onların boyunduruğu altına girmeyi kabul etmez. O, durmadan hakikati arar. Yanlışı aklıyla, güzel olmayanı kalbiyle, gerçek olmayanı ruhuyla bertaraf ederek dirilişe gider. Onun mücadelesi hakikat mücadelesidir. Sessizdir, bilir ki büyük devrimler sessizlikle oluşur. Bu nedenledir ki kelimelere ve sözcüklere pek takılmaz, ruhunda varlığını sürdüren hakikati göstermek için bir işçi gibi dur durak bilmeden çalışır.  

Umutsuzluk ve Tutsaklık

İnsanoğlu kimi zaman umutla doludur kimi zamansa her şeye umutsuzluk penceresinden bakar. İnsan umutsuz olduğu anlarda çevresinde olup biten her şeyi bir hiç gibi görme eğilimindedir. Bu hâl insanı geleceğini düşünmekten korkar bir duruma bile götürebilir. Fakat insanoğlunun kaçırdığı nokta, zor durumların aslında anlayanlar için bir lütuf olduğu gerçeğidir. Zor durumlardaki yeni fırsatları görebilmek… Umutsuzluk, bir evi saran örümcek ağına benzetilebilir. İnsanlar bu ağın kendilerini koruyup kolladığını düşünerek bu ağ içinde hayatlarını sürdürmektedirler, hâlbuki bir süpürge vuruşuyla o ağdan kurtulmak mümkündür. Geçmişe baktığımızda Firavunların, Nemrutların düzenleri de günümüzde modern teknolojiye sahip ülkelerin sitemleri de aslında bir örümcek ağından fazlası değildir. Bizler bu sistemlerin doğrularıyla değil hakikat penceresinden yolumuza bakmalıyız. Diriliş erleri için dışın kuvvetli olması önemli değildir, “iç”in güçlü olması gerekmektedir. Çünkü insan için en büyük risk yine kendisidir. Ruhun sağlam olması insanı dıştan gelen zararlardan koruyacağı gibi içten bir çöküşün yaşanmasına da engel olacaktır. Ruh ölüyorsa çözüm ruhta dirilmektir.

Umutsuzluk kadar tutsaklık da çağımız insanının ıstırabının kaynağı olarak görülmektedir. İnsan bir kez zincire vurulduğunda, artık hayatı boyunca bu zincirin boyunduruğu altında acı çekmeye mahkûm olduğunu düşünmektedir. Bu tutsaklık bedenden ziyade akıl ve düşünceye dairdir. Aklın ve düşüncenin tutsaklığı zamanla ruha da sirayet etmektedir. Bu durum insanda, gönderilen ilahi mesajı anlayarak bunu ruhuyla birleştirmeye çalışmak yerine kapkara bir bakış açısı ve his dünyası oluşturmakta ve onu kısır döngü içinde olduğuna inandırmaktadır. Böyle ruhlar özgürleştiklerini düşünmekteler ama aslında özgürlük uğruna tutsaklıklarını büyütmekten başka bir şey yapmamaktadırlar. Özgürlük ve tutsaklık kavramları birbirine girdiğinden aralarında ayrım yapılamamakta ve bu sebepledir ki ebedi ve ezeli olan Allah’a teslim olmak, onlar için bir tutsaklık olarak algılanmaktadır. Putlaştırdıkları birtakım kişi ve sistemleri ise özgürlük ve eşitlik getirici olarak kabul edilmektedirler. İşte yanılgı da burada başlamaktadır.

Din, onlar için bâtıl bir inanç olarak görülürken yeni ortay çıkan ideolojiler ya da yapay sistemler özgürlük getiren birer kurtuluş yolu olarak görülmektedir. Ruh gerçek olmayan bu sürece tutsak edilmiştir. Bu tutsaklık insanın sağlıklı hâlini unutmasına ve hastalıklı insanın sağlıklı olarak kabul edilmesine neden olmuştur. Her çağda ruhun tutsak olduğu anlar elbette vardır. Ancak Allah, insanları bağışlamış ve pek çok dönemde gönderdiği mucizelerle de destekleyerek peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla onları tutsaklıktan kurtarmıştır. Zebur, İncil, Tevrat, Kur’an insanlara ruh sağlıklarını geri veren mucizeler olarak kabul edilir. İlahi mesajların amacı hiçbir zaman insanı korkutarak baskı altına almak değildir, ilahi mesajların amacı müjdelemektir. Ancak unutulmamalıdır ki Allah korkusunun olması, Allah sevgisi için gereklidir. Çünkü insan sevdiği varlığı kaybetmekten korkma içgüdüsüne sahiptir. Bu durum korktuğu için değil sevdiği için korkma anlayışını ortaya çıkartır. Ayrıca Allah korkusu insanın ruhundaki tüm kötü, yanlış, uygunsuz şeyleri yok ederek oraya iyi şeyler yerleştirmek için zemin hazırlamaktadır. Medeniyetlerin bir ruhu ve arka planı olduğu ekonomi, tarih ve sosyoloji alanında inceleme yapan birçok filozof tarafından belirtilmesine rağmen  “İslâm Medeniyetini”n yok sayılması üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir husustur.

Gelecek Zaman

İnsanoğlu bilinç kazandığı andan itibaren var olmak ve olmamak konusuna kafa yormaya başlamıştır. İnsanlık tarihinin kapandığını düşündüğü birçok olaya şahit olmuş fakat her seferinde yeni bir çıkış yolu bulmayı başarmıştır. Çünkü varoluş yapısı her zaman bir çözüm sunmaktadır. Belirli bir bilgi birikimi elde eden insan, insanlığın bir sonu olacağını elbette öngörebilmektedir. Ancak bu öngörüye sahip insanların kaçırdıkları önemli bir nokta bulunmaktadır ki o da Allah’ın izni ile kapanıştan önce dirilişi sağlayacak gerçeğin ortaya çıkacağıdır. Bu bağlamda “gelecek zaman” kavramını incelememiz gerekmektedir. Bilim insanları genellikle “yaşanmış zaman”ı açıklamaya çalışmakta ve bunu yaparken de gelecek zamanı geçmiş zamanla ilişkilendirerek bir sonuca bağlamaya çalışmaktadır. Geçmiş zamanlı bir gelecek zaman inşası da insanlık tarihini anlamada yetersiz kalmaktadır. Zaman bu değerlendirmeye göre gelip - geçen bir kavram olmaktan başka bir şey değildir. Eğer bilim, felsefe ve sanata sonlu olmayan bir zaman verebilseydi teorik olarak insanı gerçeğe ulaştırabilirdi, fakat bilindiği üzere insanın sonsuz bir zamanı yoktur. Bu nedenledir ki şüpheciler ve inkârcılar hâlâ filozofların düşüncelerini modern bir biçime sokarak inanmaya devam etmektedirler.

Hâlbuki insan ruhunu metafizik bir çerçevede ele aldığımızda, “gelecek zaman”, “geçmiş zaman” ve “şimdiki zaman”ı bir bütün olarak görmemiz mümkündür. Bir nevi anbean işlemekte olan zaman, biz insanlar için geçmiş, gelecek ve şimdi olarak sınıflandırılmıştır. Bu bağlamda sürekli bir dirilişten söz etmek elbette mümkündür.

Mutsuzluğun Asıl Sebebi

İnsanoğlunun mutsuzluğunun sebebi aslında “öteki dünya”ya inanmamasıdır. Bu nedenle dünyayı tek gerçek olarak görmekte ve sorunlar da işte tam bu noktada başlamaktadır. Çünkü dünyayı cennete ya da cehenneme çevirmek yine insana bırakılmıştır. Etrafımıza meydana gelen olaylara baktığımızda savaşlar ve savaşlarda kullanılan silahların varlığı, insanın cehennem gerçeğini inkâr etmesini engellemektedir, çünkü bunlar da küçük birer cehennem örneğidir. İnsan bu dünyaya neden gönderilmiş olduğunu yani görevini unutmamalıdır. Öteki dünyaya olan inancını kaybetmemeli ve ruhunu sonsuz hayata hazırlamalıdır. Bütün kötülükler, bela ve musibetler ahiret inanışındaki sıkıntılardan kaynaklanmaktadır. İnsanoğlu zaman, ölüm, yeniden dirilme kavramları üzerinde şuurlu bir biçimde düşünmeli, ahirete olan inancını somutlaştırmalıdır. Yani teorik olarak faizin haram olduğunu öğrenmek yetmemeli, faizin insan, aile ve toplum yapısını nasıl tahrip ettiği de örnekler üzerinden incelenmelidir. Öğrenme gerçekleştiğinde ise amaç öğrenilenin hayata entegre edilmesi olmalıdır. Günümüzde insanların dünyaya olan aşırı tutkuları onları ahireti inkâra sürüklemekte, bu nedenle Marksizm, mistisizm, materyalizm gibi inançlar mutlak ve tek doğru olarak kabul edilmektedir.

Materyalizm, çağımızın üzerine çöken bir kâbus gibidir. Madde, insanın her şeyi hâline gelmiştir. Bu durum insan ruhunun ortaya koymak istediklerine engel olmaktadır. Günümüzde soyut kavramlar ne yazık ki ancak somutlaştırılarak bir anlam kazanabilmektedir. Geçmişe dönüp baktığımızda soyutun somutluk kazanacak bir seviyeye ulaştığı zamanlar söz konusu idi yani ölümden sonraki âlem daha gerçekti. İnsan gerçeği madde üzerinden algılamaya çalışmayı bıraktığı zaman hakikati bulabilecektir. Bunun için ahiret inancını sadece kitaplarda yazılı bir şey saymaktan vazgeçmeli ve maddeye tapma bırakılmalıdır. Ancak bu yolla ruh tutsak edildiği zindandan kurtulabilir. Verilen ilaç prospektüsünün ilaç kullanılmadığı takdirde hastaya bir faydasının olmayacağı bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de insan için bir kullanma kılavuzu olarak görülmeli ve içeriğe uygun bir ruh ve insan bütünü inşa edilmelidir.

İnsan ruhu, dünyadan ahiret âlemine açılan bir pencere görevindedir. Günümüzde bilimde, felsefede ve teknikte meydana gelen ilerlemeler maalesef ruhun öz penceresi önünde birer engel olmakta ve insanları büyük bir yanılgıya iterek fizikötesinden mahrum etmektedir. Bu mahrum oluş beraberinde insanın bitki, hayvan ve hatta cansız nesnelerden daha aşağı bir konuma düşüşünü getirmektedir. Çünkü bilinir ki hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar bile kendi dilleri ile Allah’ı anmaktadır. İnsan, ahiret inancını kaybettiğinde elinde sadece maddeden ibaret bu dünya kalmakta ve bu da ahiret inancı için yapılan değerlendirmelerin eksik olmasına neden olmaktadır.

Değişim Periyotları

İnsanlık tarihindeki değişim üç periyot şeklinde seyretmiştir. İlk periyot; putlaştıran ve kuralları olan bir düzendir. Nemrutun, firavunun ilâh olarak kabul edildiği, Sokrates’in başkaldırdığı zamandır. Kaba kuvvetin gerçeği yok etmeye çalıştığı bu çağ nedeniyle Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Peygamber Efendimiz gönderilmiştir. Bu çağda insanlığın sonu gelmiş gibi bir hava vardır ve bu döneme “Katı Dönem” veya “Donma Dönemi” denilmektedir.

İkinci periyot da ise toplumun değiştiğini gözlemlemek mümkündür. Bu süreç “Bunalım Dönemi” olarak bilinmektedir. Bir baskı ve ruhî bunalım söz konusudur. Ruha kilit vurularak insanların inancı kabul etmesi engellenmiştir. İnsan bir kurtuluş aramakta ancak kesin bir çözüm yolu bulamaktadır. Buldukları ancak anı kurtaran geçici önerilerdir. Bu dönemde ruh, daimi bir hüzün içindedir.

Üçüncü periyot; tüm umutların, tüm yolların kapandığı anda ortaya çıkacak olan bir oluştur. Bu oluş ilk yaratılışa benzetilir. Tüm sorulara yeniden cevap aranmaya başlanılan bu dönem “Diriliş Dönemi” olarak isimlendirilir. Katı ve otoriter düzenin çöktüğü ve diriliş döneminin başladığı bu süreç tıpkı kabuğunu zorlayan bir tohumun eninde sonunda büyümesi gibi gerçekleşecektir. İnsanoğlu bunalım dönemi ardından diriliş dönemini yaşayacaktır.

Barikat ve Işık

Çağımızda ruhun aydınlanmasına engel olmak için kurulan pek çok barikat vardır. İmanı red ve inkâr etme, özgür düşünceyle gerçeği aramaya karşı önyargı, barışa karşı savaş gibi barikatlar bunlar arasındadır. Tüm ideolojik sistemler ürettikleri farklı barikatlarla teknik ilerlemeyi sağlarken ruhun ilerleyişini durdurmuştur. Bu her daim böyle devam etmeyecek ve bir gün tüm barikatlar yıkılıp uygarlığın dirilemiyor oluşu sorunu çözülecektir.

Yeryüzünde bir hardal tanesi kadar iyiliğin bulunması dirilişi sağlayacaktır. Bu dirilişin zamanını bilen yalnızca Allah’tır. Dirilişe inanan insanlar durmadan çalışmalı, sabırla ve büyük bir tevekkülle zamanını beklemelidir. Diriliş erleri daima tetikte olmalı, ideolojik dünyanın, İslâm devletlerinin ellerini hem içeriden hem de dışarıdan bağlayarak Müslümanların uyanmasına engel olduğunu bilmeli ve duyduğu her şeyi değer süzgecinden geçirmeyi öğrenmelidir. Dirilişe inananlar bu süreçte kendilerini yetiştirmeye odaklanmalı, her daim diğer insanlarla iç içe olmaya devam etmelidir. Bu yolda itilecek, hor görülecek ve belki alaya alınarak pek çok zorluk çekeceklerdir. Fakat sabırlı olurlarsa bunların karşılığını alacakları gün elbet gelecektir.

Sonuç

Sezai Karakoç, gerçekleşeceğine kesinlikle inandığı “Diriliş”in muştusunu, bu kitaptaki yazıları ile okuyucusuna vermektedir. Diriliş erlerinin muhakkak gerçekleşecek bu muştu yani müjde için yapmaları gereken şey, kendilerini kitap ve sünnet doğrultusunda bugüne hazırlamak, sabırla ve tevekkülle önlerine kurulan her türlü barikatı kaldırmak için yılmadan çalışmaktır.

İnsan böyle bir bilinç kazandığında yani önündeki asıl engelin kendisi olduğunu anladığında, dünyaya neden gönderildiğini bilen bir diriliş eri olarak sadece görevi doğrultusunda yaşayacaktır. “Ben”’i aşarak hakikate ulaşan böyle bir er için toplumun aydınlanması uğrunda kendi varlığının bir önemi yoktur.

Sezai Karakoç’un, “Diriliş Muştusu” çerçevesinde yazdığı yazılara verdiği başlıklar dahi bu sürecin ve gerçekleşecek sonucun ince düşünülmüş birer sembolüdür.  

Esmanur Kadak

Yayın Tarihi: 16 Kasım 2022 Çarşamba 10:00 Güncelleme Tarihi: 16 Kasım 2022, 13:06
YORUM EKLE

banner19

banner36