Şevket Süreyya Aydemir ve Edirne Mevlevihanesi

"Bana, dede daima bir şeyler okuyor gibi gelirdi. Belki ilahiler, belki dualar... Namaz vakti gelince, asma çardağına asılı hasır seccadesini indirir, havuzun kenarına sererdi. Namazdan sonra ellerini Allah’a açarak uzun, derin yakarışlara dalardı..." Şevket Süreyya Aydemir'in kaleminden.

Şevket Süreyya Aydemir ve Edirne Mevlevihanesi

Edirne doğumlu olan Şevket Süreyya, Rusya'daki Komünist İhtilalin ardından bu ülkeye giderek Moskova İktisadi ve Sosyal Bilimler Okulu'nu bitirmişti. Kendi hayat hikayesini 1959'da yayımladığı Suyu Arayan Adam adlı kitabında anlatan Şevket Süreyya Aydemir, çocukluğunda mahallelerinde bulunan mevlevihaneyi ve burada tanıdığı insanları hatıralarında şöyle anlatmaktadır:

“Bu başka bir âlemdi. Ruhları çeken sürükleyen bir âlem”

(…..) Mektebe başlayışım, benim, kenar mahallenin sokaklarından devamlı ayrılışım gibi bir şey oldu. Çünkü yeni çevremde her şey başkaydı. Burası başka bir yerdi. Burada bizim mahalle sokaklarının sadeliği, canlılığı belki de yoktu. Burada her şey sessiz ve derin bir ibadet içindeydi. Burada, yollardan, meydanlardan geçenler daha yavaş yürüyorlardı. Konuşanlar daha alçak sesle konuşuyorlardı. Şeyhlerin, tekke evlerinin çocukları meydanlarda görülmezdi. Cami avlusundan yahut imaret meydanlarından hiçbir çocuk sesi gelmezdi. Bizim taş mektebin çocukları bile evlerine, sanki bu âlemin nizamını bozmaktan çekinirlermiş gibi, başka sokaklardan sessiz, sadasız gider gelirlerdi. Kavgalar, gürültüler, oyunlar, daha uzaklarda olurdu. Bizim çetecilik, komitacılık oyunları, taş ve sapan kavgaları, Hıristiyan, Rum, Bulgar mahalleleriyle bizim mahalle çocukları arasındaki milli boğuşmalar ise artık benden çok uzakta kalmıştı.

Bu sapa yerin zaten pek yolcusu da yoktu. Dedelerde, dervişlerde, camiye ibadet ve tekkeye ayin için gelenlerin hepsinde istiğraka, kendi içine gömülmüşlüğe benzer dalgın ve müşterek bir ruh hali vardı.

Fakat bu tenhalık, bu ruh, bu binaların azameti, benim ruhumu her nedense ezmiyordu. Ben bu havaya sanki evvelden hazırlanmış gibiydim. Her tarafına büyük taş yapıların gölgeleri düşen serin yollarda; avlular, meydanlar, taklar, revaklar arasında sanki evimde gibi dolaşırdım. Bir süre sonra bu âleme o kadar bağlandım ki, gün akşama yaklaştığı zaman kendi mahallemize inince, mahalle sokaklarındaki eski arkadaşlarımı, onların kendi aralarındaki itişip kakışmalarını, artık manasız görmeye başlamıştım.

(…..) Asıl beklediğim günler perşembe günleriydi. O gün mektep erken kapanırdı. Çocuklara imaretten fodla, pilav, zerde verirlerdi. Öğleden sonra Mevlevi tekkesinde ayin yapılırdı.

Ayin saatinden önce cami boş veya tenha idi. Bu camiye girdiğim zaman, kendimi herkesin yaşadığı alemden ayrılmış birtakım burçlara yükselmiş sanırdım. Ağaçlar arasından süzülebilen ışıklar, mermer kornişli büyük pencerelerin demir parmaklıklarından sızınca, evvela, ceviz pencere kapaklarının arabesk işlemelerini aydınlatırdı. Aralarına renk renk camlar geçirilmiş alçı tezyinatlı kubbe pencerelerinden içeriye ancak loş bir aydınlık süzülürdü. Bir köşede, mermer sütunlar üzerine oturtulmuş, yaldızlı kafeslerle çevrili bir bölme, padişahlar içindi.

Camiin iç cephe duvarı boyunca insan boyunu aşan pirinç şamdanlar konulmuştu. Sedef işlemeli rahIeler üzerinde el yazması, altın ziynetli büyük Kur’anlar dururdu ...

Duvarlar çepçevre mavi, yeşil çinilerle kaplıydı. Belki beş yüz yıldan beri bu duvarları süsleyen bu çinilerde hala, taze bir çiçek bahçesinin yaşayan renkliliği vardı.

Daha yukarılarda yazılar, motifler sıralanmıştı. Nihayet renk renk nakışlar, şekiller, şaşırtıcı bir intizam içinde yükselerek büyük kubbenin mihrak noktasında toplanır, düğümlenirdi ...

Camiin müezzini, sık sık bu camiye gelen bir çocuğun, namazlar başladığı zaman bir kenara sokulup, cemaatle beraber ibadet etmesine alışıktı. Anamın bana öğrettiği bütün namaz surelerini, namaz kaidelerini biliyordum. Namazın sonunda el açıp dua ederken Allahtan, anam, babam, Müslüman ümmeti, şehitlerimiz ve kendim için isteyeceğim şeyler baştan başa ezberimdeydi...

Namazdan sonra cami avlusunda dalları her tarafa gölge veren ulu ağaçların gövdelerini çeviren sedirlere otururdum. Yahut da büyük şadırvanın serin sayvanı altındaki peyklere ilişirdim. Küçük, köpüklü billur damlaların havuzun yüzünde kovalaşmalarını seyreder, ayin saatini beklerdim ...


 

(…..) Ayin yaklaştıkça tekke halkının gidiş gelişleri artardı. Bunların her birini uzaktan birer birer tanırdım. Fakat beni en çok ilgilendiren bahçıvan dedeydi. Dede belki altmış, belki yetmiş yaşlarındaydı. Hayderiyesi, temiz mevlevi kıyafeti içinde mübarek bir yüzü vardı.

Onu daha yakından görebilmek için bazen, konak bahçesini çeviren taflanlarla menekşe güllerinin arasına saklanır, gözetlerdim.

Dede bahçede daima yapacak bir iş bulurdu. Tarhları kabartırdı. Gülleri, karanfilleri temizlerdi. Fideler dikerdi. Çiçekleri sulardı...

Bana, dede daima bir şeyler okuyor gibi gelirdi. Belki ilahiler, belki dualar... Namaz vakti gelince, asma çardağına asılı hasır seccadesini indirir, havuzun kenarına sererdi. Namazdan sonra ellerini Allah’a açarak uzun, derin yakarışlara dalardı...

Ona baktıkça, gözlerimin önüne kendi babam gelirdi. Babam da hizmetinde bulunduğu konağın bahçesinde böyle çalışırdı. Onların yüzleri gibi her halde ruhları da birbirlerine benzerdi. Babamın da toprağı işler, tarhları çapalarken, dilinden dualar düşmezdi. O da yaseminlerle mor salkımların sardığı çardağın gölgesinde namazlarını kılardı. Sonra ellerini Allah’a açıp başını göğsüne eğdiği zaman, onun da yakarışları, duaları, uzun bir kendinden geçiş halini alırdı. Onun da yüzünde tıpkı bahçıvan Mevlevi dedesinde olduğu gibi, imanın ve ümidin mübarek sükûnu vardı.

Babama da bahçıvan derlerdi. Bahçıvan Mehmet Ağa denildiği zaman, sakin olgun, inanılan ve sayılan bir insan hatıra gelirdi. Bahçıvanlık onun sanatı değil, dini gibiydi. Bunu evimizin halkı için de sanki bir din haline getirmişti.

Babam da bahçıvan dede gibi çiçeklerin arasına gömüldüğü zaman kendinden geçerdi. Onlarla sanki konuşurdu. Biraz da kendi eseri olan bu yaratıkları, sanki çocukları gibi kendinden birer parça sayardı. Tıpkı çocuklarında olduğu gibi cins cins çiçeklerde de ayrı ayrı tabiatlar, ayrı ayrı arzular seçerdi. Onların heveslerine, saadetlerine yetişmeye çalışırdı.

Ona en çok üzüntü veren şey, çiçekleri koparmaktı: “İnsan gibi çiçeğin de sonuna kadar yaşamak hakkıdır” derdi...

(…..) Ayin yaklaştıkça tekke kapıları açılırdı. Yaya yahut faytonlar, konak arabaları içinde misafirler görünmeye başlarlardı. Kıyafetsiz mahalle çocuklarını tekkeye sokmazlardı. Bunlar kapının önünde halkalar çevirerek, sıkılıncaya kadar beklerlerdi. Sonra dağılırlardı. Fakat ben, kapının dışındaki sütunların arasına sokulurdum. Gelen gidenleri seyrederdim. İçeriden gelen sesleri dinlerdim. Kapıların aralığından bir şeyler görmeye çalışırdım. Ayinin sonuna kadar yerimden kıpırdamazdım.

Bir zaman böyle gitti. Gene böyle bir ayin günüydü. Dervişler, dedeler, misafirler kaynaşıyorlardı. O sırada arkamdan biri hafifçe kulağımdan yakaladı. Başımı çevirince bunun bahçıvan dede olduğunu gördüm.

Dedenin yüzünde her zamanki mübarek ve nurani tatlılığı vardı. Hiçbir şey söylemedi. Fakat kulağımı bırakmadan beni önüne kattı. Kalabalığın arasından tekkeye girdik. Beni kapının iç tarafında bir yere yerleştirdi. Hafifçe güldü ve ayrıldı. Ondan sonra her ayin günü, tekke kapısından bu yeni yerime süzülürken bana hiç dokunan olmadı.

Herkes yerini alıp da şeyh postuna yerleşince, ayin başlardı. Yüksek yapısı kumral bir sakalla çevrilen renkli yüzü, sakin ve heybetli görünüşü ile şeyh, temiz ve güzel bir insandı. Bu haliyle o, bana, insanların üstünde ve üstün bir varlık gibi görünürdü.

Ayinin başında evvela ney, zinç, kudüm sesleri arasında hafif bir musiki havayı doldururdu. Dinleyenler sanki kendi derinliklerinde kaybolurlardı. Sonra sesler hamle hamle yükselirdi. Rubailer, gazeller, ilahiler, birbirini takip ederdi. Ney ve kudüm, şevki denizler gibi coştururdu. Zinç, tiz işaretlerini verirdi. O zaman sofanın etrafında sıralanmış dervişlerin, dedelerin harekete geldikleri görülürdü. Nihayet sema başlardı.

Evvela genç dervişler devrana kalkarlardı. Tekke konağının küçük çocuklarının da bir süre ortada pervaneler gibi döndükleri görülürdü. Sonra yaşlı dervişler, dedeler devrana karışırlardı. Bahçıvan dede bunların arasında bulunurdu. Başı yana eğik, gözleri kapalı, kolları göklere uçmak ister gibi yavaş yavaş açılarak, yükselerek, ağır ve azametli devranına başlardı.

Uzun mevlevi sikkeleri altında, başları omuzlarına düşmüş, genç, taze yahut siyah veya kumral sakallı temiz yüzler. Açılmış kollar, beyaz, toz pembe veya hafif tirşe tennurelerin dönen, dalgalanan, açılan etekleri altında ve ayak parmakları üzerinde, sanki yerden kesiliyormuş, sanki uçuyorlarmış gibi görünen, daima dönen insan vücutları ...

Bunlar kâh toplanır kâh açılırlardı. Fakat karışmadan, çarpışmadan, musikinin bazen şevk, bazen şikâyet çağlayan dalgalarıyla savrulup, dönerlerdi. Bu sıralarda musiki, en ruhları sarıcı, en mestedici fasıllara girer ve ney, devrana hâkim olurdu...

Bu başka bir âlemdi. Ruhları çeken sürükleyen bir âlem.

Bana öyle gelirdi ki bu dönüşler, bu devran içinde bu sofa, sanki bu dünyadan kopardı. Bu topraktan kurtulurdu. Sanki yıldızların ebedi devranı içine karışırdı. Nurdan bir küre gibi döne döne sonsuzluklara doğru uçar giderdi

Bugün; o ihtişamdan, o ulu ağaçlardan, o sudan, şadırvandan, imaretten, tekkeden, mektepten, çevre binalarından, hatta o sayılı insanlar mezarlığından, hulasa renkler ve manalar aleminden orada, haraba yüz tutmuş bir cami yalnızlığından başka, hiç bir hayat eseri kalmamıştır. Şimdi ben, bu yalnızlık ve terkedilmişlik alemine her gidişimde, hem kaybolan bir geçmişe, hem kendi ellerimizle tahrip ettiğimiz bir ulu tarihin ve ihtişamın, yadımda kalan hatırasına, sessiz göz yaşlarımla ağlarım (Aydemir,1974:35-39).

Aydemir Şevket Süreyya (1974), Suyu Arayan Adam, İstanbul: Remzi Kitapevi

*Şevket Süreyya Aydemir (1897-1974)

Edirne'de doğdu. Edirne Muallim Mektebi'ni bitirdi.1924 yılında Türkiye'ye döndükten sonra siyasal faaliyetlerinden dolayı Ankara İstiklal Mahkemesi'nce 10 yıl hapse mahkum edildi ve 1925'de 18 ay sonra aftan yararlandı. Eğitimci ve iktisatçı olarak devlet hizmetinde görev aldı; Yüksek ve Teknik Öğretim Umum Müdür Muavini Ankara Belediyesi İktisat müdürlüğü, Ankara Ticaret Lisesi müdürlüğü İktisat vekaleti Sanayi Tetkik Heyeti reisliği görevlerinde bulunduktan sonra emekliye ayrıldı. İktisadi devletçiliği savunan toplumcu Kadro dergisinin yazı kurulunda yer alan Şevket Süreyya, bu dönemdeki siyasal ve ekonomik görüşlerini “İnkılap ve Kadro” adlı kitabında dile getirdi.

Kaynak: tefekkurdanismanlik.com

Yayın Tarihi: 27 Kasım 2021 Cumartesi 09:00
banner25
YORUM EKLE

banner26