banner17

Sepetçioğlu'nun dünyası

Ölüm bir güzel turna kuşudur, uçar gider dizi dizi. İnsan o uçuşu seyreder; bir gün omuzuna konar turna kuşu..

Sepetçioğlu'nun dünyası

Ömer Seyfettin’in Kızılelma neresi? isimli hikayesini okuduğumda ortaokulda olmalıydım. Hikaye şu idi: Zamanın Süleyman’ı otağında vezirlerini, beylerbeyilerini, kazaskerleri, nişancıları, ağaları, kethüdaları, hasılı maiyetindeki “Horasanî kavuklu başlar”ı toplar, sefer kararını netleştirir onların da ikrarlarıyla.

Fakat cengin nerede olacağı, nereye sefer yapılacağı bilinmemektedir. Onlar çıktıktan sonra otağında yalnız kalan padişah bir süre sonra –sefer haberi ordu içinde yayılmış olacak ki- o geniş alana toplanan ordunun üstünde bir uğultu duymaya başlar: Kızılelma’ya, Kızılelma’ya… Sultan Süleyman bu söze aşinadır, ta çocukluğundan beri sarayda, derslerde, dışarıda gezerken hep bu adı duymuştur: Kızılelma. Fakat neresi olduğuna dair bir bilgisi yoktur, ama…. Ama sezgisi vardır.

En sonunda dayanamaz ve vezirlerine de danışma gereği duyar Kızılelma’nın neresi olduğunu. Tekrar çağırır onları otağa ve sorar: Dışardaki bu uğultuyu siz de duyuyorsunuz. Söyleyin Kızılelma neresi? Koskoca vezirler hiç böyle bir şey beklemedikleri için şaşırır kalırlar, kimisi Hind der kimi Sint, kimi Viyana cevabını verir kimisi Roma, bir başkası Kaf Dağının arkası cevabını bile verir.

Sultan bakar ki her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, anlamak istediği şeye tatminkâr cevaplar alamıyor; kazaskere irade buyurur, nümayiş alanında “Kızılelma’ya” diye bağıran rastgele üç kişiyi tutup huzura getirmesini. Gelenlere sorar teker teker aynı soruyu. Üçü de sanki ağız birliği etmişcesine aynı cevabı verir: Padişahımızın önümüze düşüp bizi götüreceği yer. Aradığı cevabı bulan Süleyman rahatlar, Kızılelma onun gideceği yerdir, Hakk’ın onu göndereceği yer… Derken herkes çıkar. Ordu içinde nümayiş devam etmektedir, “sefer eğlentisi yapan yüzbinlerce asker otağ etrafında geniş bir daire çeviriyorlar, Kızılelma’ya Kızılelma’ya naralarıyla, sanki hayalin eremeyeceği derecede yüksek, pek yüksek bir arşa doğru… kalkandan kanatlarıyla uçmaya hazırlanıyorlardır.”10801

Kızılelma, bir kutlu yürüyüşün adı…

Bu hikayeyi hatırlamam sebepsiz değil. Her ne kadar bugün Kızılelma kelimesi kirletilmiş, absürd koalisyonlara(!) isim olmuş, üstüne saçma sapan siyasi anlamlar boca edilmiş olsa da; onun ifade ettiği anlam dünyası, öz o kadar birleştirici ki. Bizim Kızılelma’ya gidişimizi, yazdığı romanlarla safha safha anlatan Mustafa Necati Sepetçioğlu bakın bu ‘öz’ü nasıl tarif ediyor bir söyleşisinde: 

“Bizde eski, en eski bir Kızılelma ışığı vardır. Kızılelma ışığını ben görebileceğimiz en son yer; tutunacağımız en uç nokta bilir, bir sonraki durağın ışığıdır diye düşünürüm. O son durağa vardığımızda yandığını, daha ötede bizi çağırdığını gördüğümüz ışık... O bizim Kızılelmamızdır. O ışık, Yaradanımızın özümüzde bizim için yaktığı ışıktır. Biz neredeysek, bir adım ötemizden bizi yine çağıracaktır.“

10803Zaten Sepetçioğlu’nun yazdığı ve tarihin satır aralarında tozlanmış onca güzelliği sunduğu romanlarını okuyanlar, o havayı teneffüs edenler o Kızılelma yürüyüşüne aşinadır. Bu yürüyüş bugün hâlâ devam etmektedir. Değişik isimler değişik suretlerle bu kutlu yürüyüşü devam ettiriyorlar.

“Odunun bile özü var”

Peki Mustafa Necati Sepetçioğlu bu yürüyüşü nasıl aktarır genç kuşaklara? Çağdaş bir Dede Korkut kimliğiyle yazdığı Kilit, Anahtar, Kapı, Konak, Çatı, Üçler-Yediler-Kırklar, Bu Atlı Geçide Gider, Geçitteki Ülke, Darağacı, Ebemkuşağı, Sabır, Gündönümü romanlarıyla, yani Dünki Türkiye Dizisi adını verdiği nehir romanlarıyla ortak eder bu yürüyüşe herkesi. Bu da “millî romantik duyuş tarzının bir seremonisi”ne zemin hazırlar.

Bu duyuş tarzının en önemli meyvesi genç nesillere bir tarih şuuru kazandırılması ve suretin ardına gizlenen “öz”ün okuyucuya aşılanması... Basit bir örnekle bunu şöyle açıklayabiliriz. Sepetçioğlu’nun bir çok romanı bir sembolden yahut metafordan adını alır.

10802O, romanları bu metafor çevresinde ve kanaviçe gibi işlenen bir üslupla oluşturur. Bir de, her romanda muhakkak “her Fatih’in bir Akşemseddin’i” olduğunu da ekleyerek serinin ilk romanı olan Kilit’e gelelim. Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın çocukluk döneminden Malazgirt Savaşına kadarki 30-35 senelik bir dilimi kapsayan bu ilk romanda, bir gün küçük Alpaslan’a, kılıç hocası Sav-Tekin tarafından bir Bizans kilidi verilir.

Hem Alpaslan hem Sav-Tekin kiliti açmaya uğraşırlar. Fakat başaramazlar. Bunu gören Alpaslan’ın manevî hocası Sarı Hoca, Sav-Tekin’e çıkışır: “Açmasını öğretmediğin kilit çocuğa verilmez.” Kilidin nasıl açılacağını görmeleri ve öğrenmeleri için gözlerini açmalarını, söyleyeceklerini iyi bellemelerini tembih eder: “Kilidi aldı. Anahtarı arkasından taşla vurup eskisi gibi kilitledi. ‘Bak Sav-Tekin’ dedi. ‘Deli yiğidim benim; Sarı Hoca’nın deli yiğidi, sen ne yaptın ne yapmadın bir deyim sana. Bu kilit kilitliydi; açılması gerekti, âmennâ.

Her kilidin açılması gerektir ki o kilidin kilitlediği yere giresin de oturacaksan oturasın; yurt yapacaksan yurt yapasın.. Bunun için de ne gerek? Anahtar gerek. Kilit paslıysa yağlamak gerek... Daha daha?.. Orasını burasını kurcalamak, sağını solunu yoklamak, sıkıysa gevşetmek, gevşekse sıkıştırmak gerek. Ama bu her kilit için böyle mi gerek?.. Hayır! Kilidine göre, kilidin icabına göre… Onu artık ehli her kimse o anlar. Ya sen ne yaptın Sav-Tekin yiğenim? Sen de bunları yaptın. Tamam mı tamam. Ee; tamam da kilit niye açılmadı? Açılmaz tabii... Hani besmelesi bunun? Besmele niye gelmez aklına Sav-Tekin yiğenimin? Gelmez tabii, neden? Çünkü Sav-Tekin yiğitliğine güvenir! Eyi, güvenmesini biz de istiyoruz, amma besmeleyi de unutmasın diyoruz, besmelesiz başlamasın. Odunun bile neyi var? Özü var. Öyleyse? Hadi al bakalım şimdi kilidi; al da, o yiğitliğin, o aklın besmeleyle cilalansın, hep beraber bir besmele çekelim de görelim ne olacak.” (s.16)

Ne olacağını sayfalar ya da yıllar sonra görürüz. Topladığı meşverette beylerine hitap eden Alpaslan’a kulak verelim: “Bu kilit…’ dedi; ‘Meselesini konuşmak istediğim kilit bu kilit… Sav-Tekin’in Sarı Hoca’ya emaneti, onun da bana mirasıdır. Bu kilidi Sarı Hoca, Şahmelik’in baskın yaptığı gün vermişti. Beylerim, O baskını bir daha yaşamamamız gerek. O bozgunu Selçuklu bir daha görmemeli. Onun için de kilidin açılması gerek. Sarı Hocam, bu kilit sağından solundan dövülmeli, iyice dövüldüğüne kanaat getirilince de besmeleyi çekip anahtarı kilidin içinde çevirmeli demişti. Bizim de öyle yapmamız gerekir. (…) Bu kilidi Bizans sayın siz… Bizans’ı da, bu kilit gibi yıllar yılı toprak altında kalmış, paslanmış bilin. Doğrudan anahtarı vurup kilidi açamayacağımıza göre her biriniz bir yanından gevşetmeğe bakmalısınız.” (s. 227)

10804Nitekim 6 yıl sonra Alpaslan’ı Malazgirt Savaşının hemen öncesinde görürüz, denilen gibi yapılmış Bizans kilidi bu süre zarfında sağından solundan iyice gevşetilmiştir. Romana geçersek: “Alpaslan, ertesi günü Malazgirt’te buluşmak üzere meşvereti tamamladı ve beyleriyle vedalaştı. Çadırın kapısından çıkarken içinden geniş, derin, bütün göğüs boşluğundan kopup gelen bir besmele çekti. Yine içinden ‘Sen de duydun mu hay Sarı Hocam’ diye sordu. ‘Duymadıysan, Bismillâhirrahmânirrahim…” (s.265)

Öz budur ve netice itibariyle sonraki kitaplarda kilit’in açıldığını, Anadolu’nun nasıl yurt tutulduğunu görürüz. Onun kitaplarını okuyan nesiller böylece bu milleti Anadolu’ya hâkim kılan akıl ve gönül birlikteliğine, pratik yaşama üslubuna en ince ayrıntılarına kadar vakıf olurlar.

Başka neleri yazdı?

Mustafa Necati Sepetçioğlu, Dünki Türkiye Dizisi’nden başka; yazdığı Bugünki Türkiye Dizisi ile yakın dönemde yaşanan toplumsal değişim ve bu değişimin beraberinde getirdiği sorunlara da değinir. Burada özellikle Karanlıkta Mum Işığı’na değinmeliyim çünkü birkaç kere okudum bu kitabı ve Hacı Arif Bey’in ıstırabına ortak oldum ben de sayfalar sayfalar boyunca: 10805

“Mum, isterse gecenin ikisinde sönsün, isterse o saatte kar fırtına birbirine girmiş olsun, kan uykusundaysa bile kalkıp yeniden yakmak görevi Hacı Arif Bey’e verilmişti.” Sabır Ağacı nehir roman dizisi ile Kıbrıs’ı gündeme taşıyan Sepetçioğlu, …Ve Çanakkale-Geldiler/ Gördüler/ Döndüler romanlarıyla da, Mehmed Akif’in “ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber/ sana agûşunu açmış duruyor peygamber” çığlığıyla şiire döktüğü Çanakkale destanını edebiyatımızda ilk kez romana döker.

Velud bir kaleme sahip olan yazar aynı zamanda bir takım tarihî şahsiyetlerin hayat hikâyelerini de romanlaştırır; Kutsal Mahpus Ebu Hanife’yi anlatır, Benim Adım Yunus Emre koca Yûnus’u romana taşır. En son romanı ise Yesili Hoca Ahmed’dir. Bir nevi tekrar başa dönmüş gibidir Sepetçioğlu; zaten hayat da nedir ki?

10806Roman, uzun soluklu maraton…

Üretken bir yazar olan Sepetçioğlu, neden romanı tercih ettiğine dair bakın neler söylüyor: “Bir maraton koşusu gibidir roman; öylesine uzun, öylesine dengeli, öylesine ölçülü biçili ve öylesine hesaplı kitaplı bir koşu şiiri veyâ mûsikîsidir. Soluğu dil’dir; dil’i de ‘kök’ besler. Köksüz-dilsiz bir gelişim ortaya ‘eser’ çıkaramaz. (…) Şiir de, hikâye de, tiyatro da benim için basamak idi, roman’a yükselecek basamaklar... Şiir, roman için bir vazgeçilemez olan üslûbu besler; hikâye, eskilerin ‘tahkîm’ dediği hikâye eyleme gücünü oluşturur... Konunun çekirdekleştirilerek çiçeklendirilmesi, meyveye dönüştürülmesi gibi...

Tiyatro ise Frenkçe’siyle ‘diyalog’tur; önce diyalogtur, sonra sahneleme unsurlarıyla görkemleşme gelir, ışık, renklenme, heykelleşme, hareket ve benzeri tiyatro unsurları... Resimleme meselâ. Roman hem şiirdir, hem mûsikîdir, hem hareket ve bütün unsurlardır. O yüzden maraton koşusuna benzettim zâten; bunun için de ‘soluk’ ister.”10807

Ölüm bir güzel turna kuşudur.”

Bu ‘soluk’ Benim Adım Yunus Emre romanında ölümü ne kadar da şiirsel tarif ediyor: “Ölüm bir güzel turna kuşudur, uçar gider dizi dizi. İnsan o uçuşu seyreder; bir gün omuzuna konar turna kuşu, ne uçuşunu fark edersiniz ne turna kuşunun kendini… Ölmüşsünüzdür, turna kuşunun kanadındasınızdır, onun ile uçuyorsunuzdur fakat bilmiyorsunuz; ölüm budur.”

9 Temmuz 2006’da bir güzel turna kuşu da Sepetçioğlu’nun omzuna konar. Fakat onun, romanlarıyla hayatımıza taşıdığı Kızılelma ışığı ilerlerde bir yerde hâlâ uyanık kalmaya devam etmekte. Bugün hâlâ romanları çok okunan ama özellikle 30’lu ve 40’lı yaşlarını süren binlerce insanın vefa borçlu olduğu Sepetçioğlu, kimbilir belki de gittiği yerde Sarı Hoca’larla, Edebali’lerle, Akşemseddin’lerle beraberdir.

 

Mehmet Emre Ayhan hepsinin ruhuna bir Fatiha göndermeyi unutmadı

Güncelleme Tarihi: 09 Şubat 2017, 12:31
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
ESRA ERDEM
ESRA ERDEM - 9 yıl Önce

BABAMIN 30-40 YILLIK M.NECATİ SEPETÇİOĞLU KİTAPLARI RAFIMIZDA BEKLER DURURDU. Bİ ARA OKUMAYA BAŞLAMIŞTIM SONRA SIKILDIM. BU YAZIDAN SONRA ONLARI TEKRAR OKUMA ŞEVKİ GELDİ.
NE GÜZEL BİR ANLATIM, NE GÜZEL BİR ECDAD SEVDİRME, AŞILAMA TEKNİĞİ. NUR İÇİNDE YATSIN.
BU YAZIYI PAYLAŞANDAN DA ALLAH RAZI OLSUN.

Gökçen
Gökçen - 9 yıl Önce

Henüz ortabirdeydim sanırım bu seriye başladığımda. gerçekten de biz o romanlarla büyüdük. Tekrar hatırlattığın, Sepetçioğlunu anmamıza vesile olduğun ve bu mükemmel yazı için çok teşekkürler. kalemine yüreğine sağlık Mehmet Emre.

merveNur
merveNur - 9 yıl Önce

yad edilecek, tekrar tekrar Fatiha okunacak insanlar listesinde Mustafa Sepetçioğlu..
teşekkürler hatırlattığınız için

ahmet coşkun
ahmet coşkun - 9 yıl Önce

...ince bel bardakta, açık bir çay sıcaklığında, elden düşmeyecek, lokum gibi bir kitap hazırlığındalar...

Kalemine gayret kardeşim.

Hasan Emre Okumuş
Hasan Emre Okumuş - 4 yıl Önce

2 defa okuduğum Dünki Türkiye serisini 3. kez okuma şevki nakşettiğiniz için teşekkür ederim Mehmet Emre Bey.

banner8

banner19

banner20