Savaşta Bir Şair: Tuba Kaplan ve 'Tek Vuruşta Ölmek'

Tuba Kaplan’ın şiirinde moderniteye karşı bir duruş, geçiştirilen hayatla barışamama durumu hemen göze çarpıyor. Mehmet Akif Öztürk, Kaplan'In ‘Tek Vuruşta Ölmek’ kitabına dair yazdı.

Savaşta Bir Şair: Tuba Kaplan ve 'Tek Vuruşta Ölmek'

“Yaşadığı çağa ayak uyduramayanlar mı şair oluyor, yoksa şairler mi yaşadıkları çağa ayak uyduramıyor?” sorusu, zihnimi her ne kadar meşgul etse de, sonucunda ortaya başarılı şiirler çıkması hepsinden önemli diye düşünüyorum. Sıklıkla karşılaştığımız modern hayat eleştirisi ve kapital düzene intibak edememe problemi artık birçok metinde karşımıza çıksa da, ortada besbelli olan bu duruma değinmeden geçmek bir şeyleri eksik bırakacaktır. Özellikle son zamanlarda genç şairlerin yazdığı şiirlerde, estetik duygudan ziyade bir şeyleri anlatma, kabul edemedikleri hayatı satırlarına yansıtma durumu öne çıkıyor. Tuba Kaplan’ın da şiirinde moderniteye karşı bir duruş, geçiştirilen hayatla barışamama durumu hemen göze çarpıyor.

Daha önce şiirlerini İtibar dergisinden takip edenler Tuba Kaplan ismine aşinadır; ancak bilmeyenler ya da bilip de genel bir şekilde şiirlerini okumak isteyenler için ‘Tek Vuruşta Ölmek’ kitabı, Profil Kitap’tan yeni neşredildi. Taze ve bir ilk kitapla karşı karşıyayız yani. 64 sayfadan ve üç bölümden oluşan kitabın içinde toplam yirmi iki şiir bulunuyor. ‘Yakın Plan’, ‘Gecelerin Ötesi’ ve ‘Diyet’ bölümlerinden oluşuyor kitap.

Kent kavramına eleştirel bir bakış

Kitabın ilk şiiri, bizi sert bir şekilde karşılıyor. Ve bu sertlik kitabın sonuna kadar devam ediyor. ‘Porselen Vazoda Bez Çiçekler’ adını taşıyan şiirde şair, modern dünyanın açmazlarını ve değişen dünyanın ne uğruna değiştiğini okura göstermeye çalışıyor. Şairin en büyük problemi (birçok şairde olduğu gibi) modern çıkmazlar. Kitabın sadece ilk bölümünde değil, her an bunu ya bir mısrayla, ya bir kıtayla ya da bütün bir şiirle hissediyoruz.

Modern hayat eleştirisi deyince işin içine şehir/kent eleştirisi girmeden olmaz. Tuba Kaplan’da da bu eleştiriyi, özellikle kitabın ilk bölümündeki şiirlerde görüyoruz. Ruhun daralması ve bedeni neredeyse sıkması, şairde bunu duyurma arzusuna dönüşmüş ve başarılı bir şekilde dizelere yansımış. Fakat şair, işin içinden kendini sıyırmıyor ve bu hayat içinde kaybolanlardan biri olduğunu da dizelerde okura hissettiriyor. Bir nevi çırpınıp çırpınıp yorgun düşmek ya da köşeye sıkışıp hareket edecek yer kalmayınca mecburen dayatmaları kabul etmek gibi:

Apartmanlara öfkeli ahşap evler için yas tutup

Beş katlı binalara asansör yapmayan mimarlara sövdüm, özür dilerim.

Müstakil bir eve çıkmadım kiraya, ısınma sorunundan

Gerçi söylenmez böyle şeyler ya, belki güvenilir diye

Üzgünüm taksit taksit ev aldığım için toplu konutlardan

Genç şairlerde sıklıkla gördüğümüz hayatın plastik kurallarına karşı sağlam bir duruş ve tavır alma, Tuba Kaplan’ın mısralarında da kendini net bir biçimde gösteriyor. Kentli insanın gökdelen tepelerinde, hayattan uzak, doğadan uzak bir biçimde yaşamaya çalışmaları rahatsızlık verici bir durum. Çünkü bu, sadece iş olarak göremeyeceğimiz bir şey. Bir gökdelenin tepesinde yaşamak veya uzun süreler geçirmek, eğer bir şeyler sorgulanmazsa insanı içten içten çürütecek bir olay. Tuba Kaplan böyle bir yerde çalışmasa/yaşamasa (bilmiyoruz) dahi durumu içselleştiremediği için bol bol sorguluyor. Sonunda bazen umut, çokça umutsuzluk görsek de, bu hayatta ‘diri kalmanın’ formülünü veriyor aslında.

“Eve dön şarkıya dön kalbine dön”

Yaşadığı çağa intibak edemeyen insanlarda hemen her zaman görülen çocukluğa özlem, şairin de satırlarında göze çarpıyor. Çünkü çocukluk, kirlenmemişliğin sembolü olarak görülür her zaman. Aslında bu hayat çok önceleri kirlenmeye başlasa da, bir yerlere kaçma/sığınma isteğimiz bizi çocukluğumuza iter. Oraya dönsek her şeyin tertemiz olacağını düşünürüz, ya da böyle kendimizi avuturuz:

Bazı anlar vardı hatıralarda

İnsanı diri tutan bazı anlar, ölümün dahi kepenklerini indirdiği

Gezilir tasasız saatlere bakılmazsa olmaz akşam

Gazete külahında çekirdek bir aile çay bahçesinde

Yaşamak işte, gün boyu

Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman / Mangalın küle mahcubiyeti artar” diyor büyük şair İsmet Özel. Tuba Kaplan bu kadar olumsuzluğun, modern hayatın çıkmazlarının, ‘kent’ hayatının, hayatın plastik kurallarını kabullenememenin içinde, ‘Toplum Gerçek’ şiirinde ‘aşk’ olgusuna da değiniyor ve satirik üslubunu bu kavramda da kullanıyor. Kitaptaki en iyi bölümlerden biri olduğunu söyleyebilirim bu dizelerin. Çünkü modern ilişkilerin ‘aşk’ adı altında gerek medyada gerek sosyal hayatta bizlere pazarlanmaya çalışılmasına bir itiraz niteliğinde görüyorum bu dizeleri. Üç günlük ilişkilere ‘aşk’ denmesiyle, Fethi Gemuhluoğlu’nun ‘aşk’ dediği, nasıl aynı şeyler olabilir:

aşk ancak mesafeler kırdığında aşktır

evde pijama ile sokakta herkes sever güzel sever.

sever yani sevmek patates kızartması gibi gerçektir

iki artı bire çıkmak kadar parayı denkleştirmek

koridora halı gerekir portmanto mutlaka

bir çekyat gerekir bir yatak en önemlisi

“Müslüman bu dünya ile de kavgası olandır”

Kitabın ikinci bölümündeki şiirlerde daha çok, Müslüman bir şairin soylu duruşu ve daha çok politik eleştiriler görüyoruz. Politik eleştirinin olduğu yerde güncel olayların eleştirisi de geliyor doğal olarak. Örneğin cumartesi annelerine değiniyor şair, ‘Köpük’ adlı şiirinde:

kırılgan bir hatta, politik olacak olsun, en çok cumartesi günleri annelik utanılacak bir şey.

cumartesi gözlerine bakmak sinemaya gitmek ve alışveriş yapmak kadar

utanmak şimdilere ait bir hal değil psikologlar uygun bir dille açıklar, açıklasınlar

Dik duruyor Tuba Kaplan. Korkmuyor. Şair korkmamalı zaten. Korkuyorsa onu şair olarak görme durumunu sorgulamak gerekir. İnandığı şeyleri dizelerine cesurca yansıtıp yer yer eril bir dille eleştirel tutumunu devam ettiriyor. Bu bölümdeki ‘Sınavdayım’ şiiri, en politik şiirlerinden şairin. Hem bir bütünlük içinde, hem de mısra mısra baktığımızda konudan kopmadan aklındakilere kağıda döküyor şair. Kapitalizme, patronlara, Gazze’yi dil ucuyla savunur gibi yapanlara haykırıyor adeta…

Kitabın bu bölümündeki bazı şiirlerde hikayeleştirme de görüyoruz. (Örneğin, Sokağa Epik) Şair, ikinci bölümdeki şiirlerde dilini hayli sertleştiriyor ve bir kitabın giriş, gelişme, sonuç bölümlerindeki gelişme bölümünde olduğu gibi, asıl düşündüklerini dışarı vuruyor kanaatindeyim.

İnsan iddialarından başlarmış vurulmaya

Kitabın son bölümü hem en kısa, hem de en az şiir barındıran bölüm. Bu bölümde şairin diğer iki bölüme göre anlamı biraz daha kapalı bir hâle getirdiğini görüyoruz. Yine bu bölümde de Müslümanlık ve bu sefer Türkiye üzerine söyleyecek sözleri var şairin. Söylenmemesi üzerinde kirli bir ittifak varmış gibi olan kelimeleri korkmadan söylüyor şair ve kitabın altın vuruşunu bu bölümdeki şiirlerle yapıyor:

aydın ne kadar kıvırsa da biz müslüman

gavur ne kadarsa gavur

liberal solidarist karporatist komünist

gavurdan dost olmaz ne kadar türkçedir

insan iddialarından başlarmış vurulmaya

delik deşiğim

Bu bölümün ve aynı zamanda kitabın son şiiri olan ‘Halkım’ şiiri, 15 Temmuz darbe girişimini konu almış. Bu tür şiirlere mesafeli yaklaşıyorum; çünkü olayların üzerinden birkaç yıl geçmeden yazılan şiirlerin gerçek his ve düşünceleri yansıtmadan, şiirsel özellikler taşımadan, anlık duygularla oluşturulduğu düşüncesindeyim. Fakat Tuba Kaplan’ın bu şiiri, salt duygularla yazılmış bir 15 Temmuz şiiri değil, reel hayatta gördükleriyle harmanladığı bir şiir olmuş. Bu yüzden başarılı bulduğumu söyleyebilirim:

seni anlata anlata bitiremeyeceğim halkım

seni tarihten hatırlamayanlar

on beş temmuz’a bakacaklar artık

seni anlamayanlar yine anlamayacak

seni görmeyenler yine görmeyecek

sense bir battaniyeye sarılıp

plastik bir sandalyede ve yetmiş yaşına bakmadan

uykuya tutulacaksın Türkiye nöbetine

Klişe tabirler ve gereksiz mısralar da var

Elbet bu bir ilk kitap, ilk şiir kitabı ve bazı eleştirilecek noktaları da yok değil. Ben iki eleştirimi dile getireceğim burada: Birincisi, şair bazı noktalarda, şiirlerin tamamında olmasa bile şiir içindeki bazı bölümlerde, klişe tabirlere düşmekten kurtulamamış. Bu duruma çok yerde rastlamasam da karşıma çıktığında göz ve kulak tırmalayıcı olduğu fark ediliyor. İkinci eleştirim ise gereksiz mısra kurma üzerine. Şiirde ne kadar az kelime kullanılırsa, şiir o kadar has ve sade oluyor. Şair bazı şiirlerinde fazladan mısralar eklemiş kıtalarına. Bu da okuru anlam yönünden yorucu bir okumaya yöneltmiş. Fakat diğer eleştirim gibi, bunun da çok az yerde olduğunu söylemek istiyorum.

Tuba Kaplan’ın bir derdi var ve bu derdini şiirleriyle çok güzel anlatmış. İmgesel yönden güçlü olmasa da anlatım ve kelime seçimi yönünden hem güncele hem de güncel olmayana yönelik kullanımlarıyla kendini çok iyi anlatıyor şair. Yine de anlamadım diyenler sadece kitabın arka kapağındaki bölümü okursalar, Kaplan’ın niyetini anlayacaklardır:

bir yanlışın orta yerine kalemi koymuştur her şair

adalet ve eşitliğin olmadığı yerde şiir barınmazmış

ama ben de şiirin tam burdan çıkıp konuşarak

şiir hakikate arka çıkarak yani öyle bişey

kimsenin önüne güzellikler sunmuyorum

tutup ellerinden gerçekleri çarpıştıra çarpıştıra

şiiri okçular gibi terk etmemek için tepede

savaştayım ve savaş gerçek bir şeydir aşk gibi mesela

Tuba Kaplan, Tek Vuruşta Ölmek, Profil Kitap

Mehmet Akif Öztürk

Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2018, 17:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13