banner17

Savaş Ritimleri: Sabır savaş zafer!

Cahit Zarifoğlu’nun ‘Savaş Ritimleri’ romanında işaret ettiği iki mihenk taşından da uzaklaştık… Zeki Bulduk yazdı.

Savaş Ritimleri: Sabır savaş zafer!

 

Seyyid Amad.

29 Aralık 1965 yılında, Afganistan’ın Lagman vilayetinin güneybatısındaki dağ yumaklarının arasındaki bir köyde doğdu. “Besmeleyle başlandım ve daha ilk saçılışta bana şeytan yoldaşlık ettirilmedi.” diye başladı söze.

Zarifoğlu’nun iki romanı

Cahit Zarifoğlu’nun biri bitmiş biri de bitmemiş iki romanı var. Her ikisi de Müslümanların dertlerine kardeş bir sanatçının duyarlı kaleminden çıkma. Mavera dergisinin hem sanat-edebiyat hem de evrensel bir duyarlılık için gümbür gümbür çıktığı yıllarda yazılan romanlardan Savaş Ritimleri, Afgan Cihadı’nın başlamasına kadar olan süreyi ele alır. Anne ise Mısır’da İslamî duyarlılığın arttığı dönemde Batıcı-laik diktatörlüğün insanlar arasına nasıl nifak soktuğunu, bir tür nesillerin savaşını anlatmaktadır. Bitmemiş bir romandır Anne. Belki de ‘anne’nin bizde bitmemesinin kaderine benzer bir kaderi vardır romanın.Cahit Zarifoğlu

Romanın işaret ettiği iki mihenk taşından da uzaklaştık

Savaş Ritimleri tashih hatalarıyla dolu; tashihe ihtiyaç duyulan bir coğrafyayı kaleme almanın yazgısı adeta kitabın boynuna dolanmıştır. Lakin anlatıcı anlatmak istediklerini, tashihlere rağmen, reel hayattaki sıkıntılara rağmen anlatmıştır. Binlerce kilometre uzaktaki kardeşinin acısını boğazında bir yumruk gibi hisseden Zarifoğlu, cihada hazırlanan çocukların masum ve dirençli hikâyesini şiirin kuvvetiyle ne güzel yazmıştır.

Roman tahlilinden ziyade iki nokta var ki son yıllarda belki de bu iki mihenk taşından fena halde uzaklaştık: Ağabeylik ve uzaklarda akan kanın kendi damarlarımızdan aktığı gerçeği.

Savaş Ritimleri’nde, bir çocuk büyürken mahallesinden bir ağabey ile yoldaşlık eder. Adeta erkek olmanın, büyümenin, öğrenmenin, kendini savunmanın, saygı duymanın tüm rükünleri o ağabeyden küçük çocuğa aktarılır. Nurullah, Seyyid Amad’ın önündeki “örnek”tir. Gah Şems-Mevlana yakınlığı, gah öğretmen-öğrenci didaktikliği, kimi zaman da hayranlığın beslediği bir güven ile Nurullah’ın peşinden gider Seyyid Amad. Bu, kaybettiğimizdir. Bu, yalana bulaşmış ağabeycilik oyununa hiç benzemez. Hatta, bir kere dahi “ağabey” demeden ağabeye duyulacak saygıyı gösterir Seyyid Amad. Nurullah ise, büyükler ile küçükler arasında geleneğin, bilginin sanki irfanın köprüsü gibi durmaktadır.

Kulluk kavramıyla inşâ ederler ruhlarını

Bir göle gitmek ve suya girmek ne kadar eğitici olabilir? Bu sorunun cevabı Savaş Ritimleri’nde. Cami, müşahhas olarak köyün, mücerred olaraksa İslam’ın merkezi, kalbin attığı yerdir. Romanda bu edebî oyunlara girmeden ve ilmihal dersi okunuyormuş gibi anlatmadan bir sanatçı kleydeskopuyla verilmektedir. Biraz da Nurullah’ın, “bakın size şunu öğreteceğim” demeyip de göstererek yanındaki çocuklara “adab”ı öğretmesi gibidir.

Cahit ZarifoğluRomanda, belki de roman tekniğine ters düşen tek bölüm Kabil’in anlatılmasıdır. Kabil’de, değişmekte olan saray ve kızıllaşan Afganlar anlatılırken fena halde didaktik ve yönlendirici bir dil vardır. Hepi topu yirmi sayfa olan bu bölüm ise biraz da Türkçe okuyan insanlara Afgan siyasî çehresini, özellikle cihat öncesi dönemi anlatması için gereklidir. Çünkü Afganistan, ajansların haberlerinde yalnızca “kardeş ülke” olarak geçmektedir.

“Başkasının kanı akarken kanayanın kendi damarımız olması” bahsi… Günübirlik kaygıların, modernleşmeye sırtını vermiş lakin köy toplumu olmaktan ileriye gidememiş olan Türk entelejansiyası ve roman karakterlerinin yapaylığı yanında, kökleri hatırlatan bir tını vardır Savaş Ritimleri’nde. Zira, Seyyid Amad, Nurullah, Mehmed Emin… mahallemizin çocuklarıdır. Sahici kaygıları vardır. Benlik kavramıyla değil kulluk kavramıyla inşâ ederler ruhlarını. Bir şekilde yalnızlığın buhranıyla değil de cemaat olmanın bilinciyle hareket ederler. Burada, şiirsel bir dille kavgayı, köyünü ve inancını savunmayı, ergenleşmeyi değil de engin bir ruha sahip olmayı işaret eder yazar. Kurgu bir dünya yoktur Savaş Ritimleri’nde. Kaybettiğimiz ve aramak istemediğimiz köklerimiz vardır romanda.

İyi ki köyümüzü yaktınız, yoksa nasıl ısınırdık!?

Çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar, erkekler… sadece onlar değildir savaşan. Öyle ki evlerin duvarları bile savaşır düşmanla. “Camiye güvenimiz tamdı!” der Seyyid Amad. Zira cami bombalanırken içerisindeki sütunlara bağlanmış olan Rus esirlerin üzerine kubbe çöker. Adeta cami de üzerine düşeni yapar ve düşmanları öldürür.

“Herşey yanıyor!” “Köyümüz yanıyor durmadan!” Bu ifadeler, özellikle ikinci cümledeki devriklik, köyümüzün sürekli yandığını hatırlatan bu metafor 1984 yılında yazıldı. Devir-daim eden bir yangın var ve bu yangını söndürmektense köyü yakanların dillerine, hallerine, isteklerine boyun eğerek, yangını başlatanlara “iyi ki köyü yaktınız, yoksa nasıl ısınırdık!” diyen aptallaşmış bir Polyanna densizliğiyle sesleniyoruz.

“Göç söylentilerini çok rahatlıkla dinliyor, gerekince tümümüz birden dağa çıkarız, derken, kararlılığımızı belli eden bu cümlelerden gurur duyuyorduk. Fakat şimdi bunu gerçekleştirirken hissettiklerim korkunç.” Bu cümleler, köylerini terk eden, yurtlarını geride bırakan, savaşmak için yumruğunu geriye çekip güç alan insanların acıtan cümleleri.

Sadece köyler değil, kendimiz de yanıyoruz; birileri itfaiyeyi arasın diye bekliyoruz… Hatta yanan ciğerimizin kokusu ne hoş geliyor… Evet, yakılmayı seven insanlar olduk!

 

Zeki Bulduk, Savaş Ritimleri’nin bitimsiz acısını hatırladı

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2016, 14:32
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20