Sarsılmayan bir imanla fethettiler yedi düveli

Mustafa Fayda, 'Hulefâ-i Râşidîn' kitabında İslam fetihlerinin, müşterek bir imanın, müşterek bir tefekkürün, müşterek bir ahlakın çeşitli coğrafyalarda ve muhtelif milletlerde vücud bulup yerleşmesini sağladığını ve çok özgün ve büyük bir medeniyetin doğmasına sebeb olduğunu vurguluyor. Ahmed Sadreddin yazdı.

Sarsılmayan bir imanla fethettiler yedi düveli

Sevgili Peygamberimizin hayat-ı seniyyelerini örnek alarak yaşayan dört halifesi ve devri, Prof. Dr. Mustafa Fayda tarafından çeşitli vecheleriyle yeniden kaleme alındı. Hulefâ-i Râşidîn – Dört Halife Devri ismiyle Kubbealtı Neşriyat tarafından yayınlanan eser, İslam tarihi kaynaklarından faydalanılarak hazırlanmış özenli bir çalışma olarak arz-ı endam ediyor.

Kitapta raşid halifelerin hayatının yanısıra, İslam fetihlerinin gayesini ele alan bölüm, Müslümanca yaşayışın en büyük değerlerinden biri olan cihadın ne olup ne olmadığı yönünde bir tashih gayreti olarak göze çarpıyor. Mustafa Fayda, Hulefâ-i Râşidin Efendilerimizin gerçekleştirdiği fetihlerin insanlık tarihinin gördüğü en mühim hadiselerden biri olduğunu ifade ederken, bu fetihlerde Müslümanların tek gayesinin îlâ-yı kelimetullah olduğunu vurguluyor.

Peygamber Efendimiz Aleyhisselam'dan sonra Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk tarafından devam ettirilen fetih hareketlerinin, mesûliyet duygusuna ve bilhassa ''hak'' ile ''bâtıl''ı ayırma gücü ve dirayetine sahip teşkilatçı Hz. Ömer el-Fâruk'un hilafeti esnasında zirveye ulaştığını belirten Fayda, Hz. Osman devrinde de fetihlerin olanca hızıyla devam ettiğini, fakat iç savaşlar dolayısıyla Hz. Ali'nin hilafeti döneminde ise duraklamaya girdiğine dikkat çekiyor.

İki cephede fetihler gerçekleştirildi

Biri Irak'ta Sâsânîler'e, diğeri Suriye ve Filistin'de Bizans'a karşı iki ayrı başkumandanlık altında ashab neslinin başlattığı ve tâbiîn neslinin devam ettirdiği hicretin ilk asrındaki bu fetihler neticesinde, İslam'ın, kısa sürede çok geniş bir coğrafyaya yayıldığını yeniden hatırlıyoruz kitapta.

Hz. Ebû Bekir'in hicri 12. yılın başında Halid b. Velid'i göndermesiyle başlayan güney Irak bölgesindeki Fırat nehri boyunca gerçekleştirilen fetihler esnasında ve sonrasında, Müslümanlar o devrin iki büyük gücünden biri olan Sâsânî İmparatorluğu ile mücadele ederler. Her ne kadar büyük olursa olsun, bu imparatorluk, fisebîlillah ''îlâ-yı kelimetullah'' için cihâd eden İslâm orduları önünde mukavemet edemez, tarih sahnesinden silinir.

Halid b. Velid, Sâsânîler'in Fırat üzerindeki ileri ve mühim mevzilerini fethettikten sonra, hicretin 15. yılında, Sa'd b. Ebu Vakkas Hazretleri kumandasındaki İslâm orduları, Sâsânî İmparatorluğu'nun başşehri Medâin'i fetheder. Hemen bir yıl sonrasında gerçekleşen Celûlâ Muharebesi sonucunda İranlılar, o zamanlar Rey olarak anılan şimdiki Tahran şehrine çekilirler. Hicri 17'de Sûs şehri fethedilir. Aynı yılda Kûfe ve Basra şehirleri, Hz. Ömer'in talimatına uygun olarak kurulur. Hicri 19'da Hûzistan, hicretin 20. yılında da Musul ve Erdebil fethedilir.

Sâsânî İmparatorluğu çöker gider

Hicri 21 yılında İranlılar'la yapılan Nihavend Savaşı, Sâsânî İmparatorluğu'nun sonu olur. İslam tarihinde ''Fethü'l-Fütûh'' olarak anılan bu savaş, İran'ın tamamının Müslümanların hakimiyetine geçişinin başlangıcı olur. Bu savaştan üç yıl sonra da İran fethi büyük ölçüde tamamlanır. İslam orduları, hicretin 32. yılında bugün Afganistan sınırları içindeki Belh, Herat, Bûşenc, Nîşabûr ve Tûs gibi önemli merkezlerden müteşekkil Horasan'a fetih için ilk adımları atarlar ve hicri 51. yılda bu merkezler Müslümanların idaresine geçer.

Müslümanların diğer cenahtaki fetih hareketleri neticesinde de Arap yarımadasının kuzeyindeki Ürdün, Filistin, Suriye, Mısır ve Anadolu istikametinde olur. Bu bölgelerde Bizans İmparatorluğu ile mücadele edilir. Bu istikametteki fetihler de Hz. Ebu Bekir zamanında başlamış ve Seyfullah Halid b. Velid Hazretleri'nin bu fetihlerde büyük rolü olur. Henüz hicretin 17. senesinde Suriye ve Antakya, 19. yılda ise Urfa ve el-Cezire bölgesi feth edilir.

İstanbul üç kere muhasara edildi

Bu fetihlerin akabinde Anadolu'nun içlerine kadar akınlar düzenlenmiş, hicretin 25. senesinde Eskişehir, 32. senesinde de Ankara'ya seferler düzenlenmiş, sonraki senelerde hicretin 89. yılında yeniden Eskişehir'e düzenlen akınlar sonrası burası da Müslümanların idaresine geçmiş. Toroslar İslam Devleti'nin bu asırdaki akınlarının hududu olmuşsa da Anadolu'nun muhtelif bölgelerine seferler tertip edilmiş ve İstanbul üç defa muhasara edilmiş.

Fakat Resûlullah Aleyhisselam'ın fethini müjdelediği İstanbul, İslam fetihlerinin öncüsü Müslüman Araplar'ın ilk üç asırdaki bütün gayretlerine rağmen İslâm'a açılamamış. Türkler Müslüman olduktan sonra fütûhat nöbetini devralır ve ilâ-yı kelimetullah uğruna akınlar düzenlerler.

İslam tarihinde Mısır'ın fethinden hemen sonra hicri 21'de İskenderiye, 22'de Berka, 23'de Trablusgarp ve hicretin 91. yılında Mağrib bütünüyle fethedilir. Yine bu sene içerisinde Musa b. Nusayr'ın kumandasındaki Müslümanlar, İspanya sahillerine kadar ulaşır ve nihayet 92. yılda İspanya'daki Toledo, Lizbon ve Kurtuba fethedilir. Bu yıllardan sonra art arda fetihler gerçekleştirilir, İşbiliyye ve Saragossa da Müslümanların idaresine girer. Mustafa Fayda, İslam ordularının bu fetihlerde Pireneleri aşarak Fransa'ya da tevhid nurundan izler düşürdüklerini söylüyor.

İstanbul'un fethi için donanmalar techiz ettiler

Müslümanlar için Akdeniz'deki adaların her devirde büyük ehemmiyet taşıdığını ifade eden Mustafa Fayda, Suriye ve Mısır'ın fethiyle Akdeniz kıyılarına ulaşan Müslümanların buradaki hakimiyetlerini takviye etmek ve önce Bizans'ın denizden gelecek saldırılarına karşı koyabilmek, sonrasında ise İstanbul'u fethedebilmek gayesiyle donanmalar da techiz ettiğini vurguluyor.

Techiz ettikleri bu donanmalarla denizlerde de gazâya başlayan Müslümanlar, hicri 28'de Kıbrıs'a, 32'de Sicilya ve Kavsara'ya, 53'de Rodos'a, 89'da Balear adalarına, 92'de Sardinya, Cerbe ve Malta adalarına seferler tertip ederler. Kıbrıs'a hicri 33 yılında yapılan ikinci sefer sonunda Müslümanlar adaya yerleşir. Mustafa Fayda, adanın bu asır ve müteakip asırda, Hristiyanlarla Müslümanlar arasında nisbî muhtâriyet esasına göre muhafaza edildiğini ifade ediyor.

İslam fetihlerinin, müşterek bir imanın, müşterek bir tefekkürün, müşterek bir ahlakın çeşitli coğrafyalarda ve muhtelif milletlerde vücud bulup yerleşmesini sağladığını ve çok özgün ve büyük bir medeniyetin doğmasına sebeb olduğunu vurgulayan Fayda, bu fetihler sayesinde, ilimde, felsefede, teknik sahalarda ve güzel sanatların birçok dalında orijinal eserler veren ve büyük ilerleme kaydeden Müslümanların, yalnızca kendi topraklarındaki insanları değil, başta Avrupa'dakiler olmak üzere bütün beşeriyeti tesirleri altına aldığını ifade ediyor.

Yeryüzüne sulh ve adaleti yaydılar

İslamiyet'in zuhuru esnasında birbirine diş bileyen Arap kabilelerinin, kısa zamanda Kur'ân-ı Kerîm'in irşadı ve Hz. Peygamber'in terbiyesi sayesinde ''Kelimetullah'' için kılıç kuşanan idealist ve dinamik bir iman ve fetih ordusu haline geldiğini, bu gayretlerin neticesinde İslâm'ın tevhid anlayışı nereye ayak basmışsa o toprakların, çeşitli ırk, din ve mezheplerin sığınıp korunma imkanı bulduğu bir melce olduğunu belirten Mustafa Fayda, “Müslümanlar, belli bir prensip ve gaye adına giriştikleri cihad sayesinde, yeryüzüne sulh, adalet ve fazilet getirmişler, adil ve müsavatçı bir içtimai ahenk ile gittikleri yerlere tek Allah fikrinin ve imanının huzurunu da taşıyarak yeni bir dünya nizamının müjdelerini vermişlerdir.” diyor.

Dünya tarihinde eşi bulunmayan bir süratle gerçekleşen İslam fetihleri sonucunda, Müslümanların eline geçen memleketlerin halkı, İslam dinini kabul etmeye zorlanmamış. Çünkü İslam'da cihad, insanlara zorla İslam'ı kabul ettirmek için yapılmaz. Bu husus, Kur'ân'daki ayetlerle sabittir. O ayetlerden biri de şu şekildedir: 'De ki: Hak Rabbinizdendir; öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.' (el-Kehf 18/29)

Fethedilen bölgelerdeki insanlar, Müslüman olmak veya cizye ödemek şartıyla eski dinlerinde kalmak hürriyetine; her iki durumda da, İslam devleti idaresi ve himayesi altında yaşama hakkına sahiptiler. Bu, Hz. Peygamber'in Tebük Seferi esnasındaki tatbikatı örnek alınarak, ilk fetihlerde de daha sonraki fetihlerde de değişmeyen temel bir Kur'ânî prensip olarak yaşanmış. Müslümanlar, cizye ödemek şartıyla zimmi olmayı kabul edenlere vicdan ve iman hürriyeti tanımış, kendi dinlerinde kalmalarına izin vermiş, mabetlerine dokunmamış, ibadetlerine karışmamış.

Fetihler, gönülleri İslam'a açtı

Müslümanların fetihlerinin ertesinde insanlar kitleler halinde İslam'a katılmışlar. Mustafa Fayda, bu katılımlarla alakalı tarih sayfalarından bir alıntı yapıyor. Alıntıda Mısır'ın fethine iştirak eden Ziyad b. Cez ez-Zübeydi, Müslümanların fetihlerden sonra nasıl davrandıklarını gözler önüne seriyor: “Elimizdeki Mısırlı savaş esirleriyle birlikte toplandık; Hristiyanlar da geldiler. Biz her esiri, İslamiyet'i veya Hıristiyanlığı tercih etmesi hususunda serbest bıraktık. Birisi İslam'ı seçti mi, biz fetih sırasındakinden daha kuvvetli bir sesle tekbir getiriyor ve onu yanımıza alıyorduk. Hristiyanlığı seçenler olunca da Hristiyanlar bağırarak onu yanlarına alıyorlardı; biz de cizyesini bağlıyor, ancak buna sanki içimizden biri onlara katılmış gibi üzülüyorduk.”

Mustafa Fayda bugün günümüzdeki ön kabulün aksine İslam'da cihadın, bir saldırganlık, şuursuz bir imha ve istila hareketi değil, prensip ve gaye yolunda son başvurulan bir çare olduğunu ifade ediyor. Cihadın, beşer nevinin kıymetleriyle beraber tutunabilmesi yolunda, 'îlâ-yı kelimetullah için girişilen ve yalnızca Allah yolunda yapılan bir mücahede olduğunu vurgulayan Fayda, “Bu mücahadeyi gerçekleştiren Müslümanların asıl vazifesi, fetihlerden sonra başlamaktır. Onlar, İslam'ın yücelik ve büyüklüğünü, medeni ve insani meziyet, haslet ve üstünlüklerini, yaşanır halde insanlara göstermeye, onlara örnek olmaya mecburlardır.” diyor.

Müslümanların gerçekleştirdikleri fetihler esnasında en büyük silah ve malzemesinin, sarsılmayan, tamaha ve zafiyete dûçâr olmayan imanları olduğunu vurgulayan Fayda, Müslümanların en büyük cesareti İslam dininden, onun kitabı Kur'ân-ı Kerîm ve Peygamberleri Hz. Muhammed Aleyhisselam'dan aldıklarını belirtiyor.

Mustafa Fayda'nın Hulefâ-i Râşidîn Devri isimli çalışması, İslam'ın ilk halifeleri ile alakalı gayet doyurucu bilgiler ihtiva eden bir eser. Mevzubahs devirlerde gerçekleşen olayları farklı vecheleriyle ele alan kitap, bu konuda büyük bir boşluğu dolduruyor. Meraklısına muhabbetle tavsiye olunur.

 

Ahmed Sadreddin yazdı

Yayın Tarihi: 10 Nisan 2015 Cuma 15:49 Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2017, 12:38
banner25
YORUM EKLE

banner26