Sanki bir münzevi hayatın sırrını fısıldarmış gibi: Öyle miymiş?

Masalsı, muğlak, olaysız anlatımıyla Şule Gürbüz kendine has gizemli dünyasından sesleniyor ''Öyle miymiş?'' kitabında. Sanki bir mağaraya çekilmiş münzevi bilge konuşuyor ve yığınlar onu dinliyor. Recep Şükrü Güngör yazdı.

Sanki bir münzevi hayatın sırrını fısıldarmış gibi: Öyle miymiş?

Yazarlar için türlerin hiçbir önemi yoktur. O içine doğanı, diline geleni, kalbine ineni yazar ve kendini ifade eder. Tür belirleme, sınıflandırma eleştirmenlerin, edebiyat tarihçilerinin, araştırmacıların işi. Yazar, metnini yazar. Bir öykü yazarı mektup da yazsa, deneme de yazsa, roman da yazsa kendi içinde oluşturduğu dünyayı yazar. Mesela Mustafa Kutlu ne yazarsa yazsın hikaye dili gelip buluyor kendini. Rasim Özdenören ne yazarsa yazsın öykünün dünyasına çekiveriyor sizi. Nuri Pakdil, hangi alanda kalem oynatırsa oynatsın devrimci dünyaya alıveriyor okuru.

Şule Gürbüz’ün metinlerinden bazılarına öykü denebilir ama son iki kitabına ve özellikle de Öyle miymiş? kitabına öykü demek mümkün değil. Bu kitabı çok satan romanlar arasında, yeni çıkan öyküler, en iyi denemeler arasında görebilirsiniz. Kitabın türü yok zaten. Yazarın kendi kapılarının arkasından bir derviş edasıyla konuşmaları var. Nasıl adlandıracağımız da yazarın umurunda değil. Bir söyleşisinde kendini türe mahkum etmediğini belirtiyor. Bilgeliğin dile getirilişi desek yeridir sanırım. Bazen bir öykü okuyormuş havasına kapılıyorsunuz, bazen bir deneme tadı sarıyor, bazen makale ağırlığı ve bazen de şiir yoğunluğu. Gürbüz, bunların hepsini derleyip toparlayıp bohçasına koyuyor ve okuru kendi özel dünyasına buyur ediyor.

Bilgiye tahammül gerek

Öyle miymiş? kitabında birinci tekil şahıs konuşuyor. Buna yazarın kendisinin konuştuğunu söylemek en doğrusu aslında. Yazar felsefi birikimini, kültürünü, donanımını, müzikten resime geniş ilgi alanını boca ediyor. Bir form içinde anlatmadığı için bu “boca etmek” ifadesini kullanıyorum. Düşünceler peş peşe, bir anlam bütünlüğüne, bir fikir silsilesine girmeden, bir örgüye tâbi olmadan peş peşe sıralanan cümleleri başka ne ile ifade edebilir ki… Bunu yazarını küçümsemek için söylemiyorum. Yazar, dolu, çok dolu bir insan ama bir formu yok.

Bir zamanlar İstanbul’un Akaretler semtinde emekli bir profesörle tanışmıştım. Altı saat durmaksızın konuşmuştu. Aklına ne geldiyse anlatmıştı. O kadar bilgili idi ki diline gelen bir kelimeden başka bir konuya geçiyor, oradan başka bir alana atlıyordu. Maraş’ta “ayaklı kütüphane” denilen bir bilge zat var, o da böyle. Bu tür insanlara tahammül etmek için peygamber sabrı gerekli. Öyle miymiş? kitabını okurken tahammül sınırlarının yıkıldığını, sabır bentlerinin dağıldığını göreceksiniz. Sabrederseniz kitabın sonuna ulaşırsınız, sabredemezseniz yarım yamalak okur bırakırsınız.

Kitabın sayfalarında ilerledikçe “öyle miymiş” dedirtiyor size. Kitabın en başarılı yanı bu. Cümle aralarından cımbızlarsak kitabın baş tarafında insanlık macerası, sonra çocukluk, gençlik ve daha sonra da ölüm konusunun işlendiği ve bir örgünün oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir ama bu örgü çok zorlama bir örgü. Yazar, sadece ikinci başlıkta bir olay akışı işliyor. Kitap okuma sürecini anlatıyor. Bunun dışında bir olay akışı olmadığı gibi cümlelerin de birbirleriyle alakası yok.

Felsefi cümleler, var oluşu sorgulayan yaklaşımlar, cennetle cehennemi, ademle şeytanı, Allah’la insanı ele alıyor ve her şeyi sorgulamaya sevk ediyor. Sorgulatan metinler elbette iyidir ama niye sorguladığımızı da bilmek gerekir. Varlığı anlamak için elbette diyeceksiniz. Elbette doğru ama bir bütünlük içinde olmadığı için bu sorgulamanın bir anlamı kalmıyor.

Eserlerindeki gizemin kaynağı

Şule Gürbüz 1974 doğumlu bir yazar. İstanbul Üniversitesi’nde Sanat Tarihi okuduktan sonra Cambridge’te felsefe talim etmiş. Milli Saraylar Müdürlüğü’ne araştırmacı olarak girmiş ve orada saray saatlerini araştırmaya ve tamire koyulmuş. Görünme hevesinden, iştahından uzakta kalmayı başarmış. Eserlerindeki gizemin kaynağı yazarın hayatında da mevcut. Eserlerinin isimleri de hayatındaki gizemden izler taşıyor. Kambur (roman, 1992), Ağrıyınca Kar Yağıyor (şiir, 1993), Akıl Yoktur Ne Yaştadır Ne Başta (oyun, 1995), Zamanın Farkında (2011), Coşkuyla Ölmek (2012), Öyle miymiş (2016). “Coşkuyla Ölmek” kitabının adına bakar mısınız? Ölümü hayatın bir parçası olarak görüyor ve “coşku” ifadesini kullanıyor. Cumali Ünaldı Hasannebioğlu’nun “Ölüm Bile Aşk İle” kitabını hatırlatıyor.

Dil şöleni

Türkçeyi güzel kullanıyor Şule Gürbüz. Dile hâkim bir kalem. Kullandığı kelimeler ve onları tasarruf tarzı klasik metinlere de aşina olduğunu gösteriyor. Tasavvuf heyecanı ve farkındalığı var. Kendi metinlerimize olduğu kadar dünya edebiyatının metinlerine de bulaşmışlığı görülüyor. Bazen uzun, bazen kısa, bazen karmaşık cümlelerle; bazen eski bazen yeni kelimelerle okurunu dil dünyasında gezdiriyor. Dil bağnazlığına da bir yumruk sallıyor. Bu topraklarda üretilen bütün metinlerin bizim auramızı oluşturan unsurlar olduğunu gösteriyor.

Kıvrak Türkçe ile metin üretiyor. Aslında fikir üretiyor demek daha doğru olur. Okuduklarından sağdığı cümleleri sadağına alıyor ve bize onları güzel diliyle aktarıyor. Bu yüzden dil şöleninde hissediyorsunuz kendinizi. Birbiriyle bağımsız, bağlamsız cümlelere ancak bu şölen sayesinde tahammül ediyorsunuz.

“Kazıktan kurtulan kazığını yağlar”

Kitapta Şule Gürbüz bizi “Cennet varken cinnet olabilir mi?” sorusuyla karşılıyor. Bir dervişin kendi zirvesinde dinleyenlerine nasihatleri sarsıyor ve nereden gelip nereye gittiğimiz, niye ve nasıl yaşadığımızı sorgulamamızı sağlıyor. Soru sorduğunuz zaman hayatınızı fark edersiniz. Yazar bunu çok iyi başarıyor. Size hayatın anlamını sorgulatıyor. Siyasi, sosyal, dini gibi hemen her konuda söz sarf ediyor ve bir süre sonra okura acz makamının kapılarını aralıyor. “Allah sevmez haramı deyip çay üstüne çay içtin, Allah’ın ahmak sevdiğini söyle kimden öğrendin?” diyerek dize getiriyor muhatabını. “Sanki Daha Dünkü Cennet Kuşuyum” başlığı ile kitabı bitiriyor. “Fakirlik artarken mutluluk da artıyor umut da, ahlak da iyileşiyor.” cümleleri yaşadığımız hayatın fotoğrafını çekiyor, duvara asıyor. Bu mananın alıcısı yok ama seyircisi çok.

Öyle miymiş deyip geçiliyor zaten. İnsanı sevgiye, merhamete, mutluluğa, huzura götüren ne varsa hepsine öyle miymiş deyip geçiliyor. Herkes çok paraya, güzel kadına, lüks hayata, yüksek makama talip. Yazarın burada anlattığı mana derinliğinin alıcısı neredeyse yok. Yok olmasa bile görünürde yok. “Kazıktan kurtulan kazığını yağlar, ipten kurtulan daha sağlamını arar… Böyle değil midir? Değil midir? Böyledir.”

Öyle miymiş? kitabını okumaya niyetlendiyseniz kum çiğnemeyi göze almışsınız demektir. Bu ifade İsmet Özel’in Taşları Yemek Yasak kitabı ve diğer kitapları için de söylenir ama İsmet Özel’in kitaplarında bir form bütünlüğü var. Öyle miymiş?’te bu bütünlük olmadığı için ağzınızda çoğalan kumları boşaltacak bir alan bulamıyorsunuz ve boşluğa savuruyorsunuz. Yazarın bunu umursamadığını söyleşilerindeki ifadelerden görüyoruz. Yazar, kendi özel dünyasından inciler döküyor. Alıcısının da bu incileri elde etmenin, muhafaza etmenin zor olduğunu bilmesini istiyor.

Çıtırık eserlerden hoşlanıyorsanız, kuyu kazar gibi okunan kitapları beğeniyorsanız, iflahınızı kesecek bir eser arıyorsanız, bu aralar hep boştayım, beni sarsacak bir kitap okusam diyorsanız işte aradığınız kitap burada bahse konu olan kitap.

Öyle miymiş? kitabının bir yılda birkaç baskı yaptığını dikkate alırsak kum çiğnemeye istekli okurun hiç de az olmadığını söyleyebiliriz.

Şule Gürbüz’e de bir önerim olacak. Bundan sonra kitaplarında muğlaklık, çıtırıklık, kapalılık olsa da kitabı bir örgü üzerine bina etmeli ve okurlarına taş yedirtmemeli.

Şule Gürbüz, Öyle miymiş?, İletişim Yayınları

Recep Şükrü Güngör

Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2019, 10:41
YORUM EKLE

banner19

banner13