Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma

''İnsanın içindeki buzullar; sanatın, edebiyatın verdiği ısıyla, insan sevgisiyle kolayca eritilebilir. Umut var insanda hâlâ.'' Namık Kemal Yıldız, Nuri Pakdil'in 'Bağlanma'sı üzerine yazdı.

Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma

Geçtiğimiz günlerde Fetih Gemuhluoğlu anısına kapsamlı bir program düzenlendi. Farklı meslek gruplarından pek çok insan, bu güzel adamı uzun uzun konuştular. Pek çok farklı yönüne değindiler. Nuri Pakdil de Fetih Gemuhluoğlu ocağında yetişmiş, onu sevmiş ve yakından tanıma şansına sahip olmuştur. İlk baskısı Edebiyat Dergisi Yayınları tarafından 1979 yılında yapılan Bağlanmak adlı eserinde, Fetih Gemuhluoğlu hakkında tarihe kayıtlar düşmüş, ruhunun incelikli noktalarını, yakinen yaşayarak yazmıştır.

Nuri Pakdil çok uzun bir süre yalnız kalmayı tercih etmiş ve inzivaya çekilmişti. Hakkında pek çok efsane üretilmiştir. Bütün kitaplarını Kızılay’da yaktığı ve tamamen bir köşeye çekilerek yalnız kalmayı istediği yazılıp çizilmiştir. Necip Fazıl Saygı Ödülü'nü Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan alınca tekrar toplumun geniş kesimlerinin gündemine geldi bu isim. Normalde Pakdil'in ödüllere karşı olduğunu biliyoruz ve bu ödülü de almak istememiş. Ancak Necip Fazıl’ı üstad kabul ettiği için ve ona olan saygısından ötürü kabul etmeyi daha doğru bulmuş.

Üstadın çıkardığı Edebiyat dergisi ve yazdığı çok önemli eserlerin yanında, insanlığının da büyüklüğünü göstermesi hasebiyle şu küçük anekdot yeter sanırım: Bir dönem öğrencileriyle aynı evde yaşıyor ve her sabah ayakkabılarının içine bir miktar para ve küçük bir pusula koyuyordu. Pusulada öğrencilerin o gün kitap, dergi, sinema vs. için harcayacakları parayı tek tek belirtiyordu. "Parayı özellikle ayakkabılarının içine koyuyordum. Maksat parayı tahkir ve tezyif etmekti" diye ekliyor. Aykırı bir isim olan Nuri Pakdil’in, kuşkusuz pek çok farklı yönü hakkında incelemeler yapılabilir. Biz burada ‘Bağlanmak' adlı eseri üzerine mercek tutacağız.

Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma

İstanbul’da üniversite okuduğum yıllardı. Şimdi hep düşünüyorum; adını ilkin kimden duymuştum, diye. Nerde duymuştum, diye. Üniversitede miydi, kaldığım yurtlarda ya da evlerde miydi, yolda mıydı, bir kahvede miydi, lokantada mıydı? 1959’un başlarıydı sanıyorum ilk duyduğumda adını. 'Fethi Ağabey' diyorlardı.” İşte böyle başlıyor Nuri Pakdil’in Bağlanmak adlı eseri. Pek çok insan bu ismi duyduğunda heyecanlanır, gözleri parlar ve şöyle kendine bir çekidüzen verir. Bu ülke için umut etmeye devam eder. Her gün gazeteleri, televizyon ekranlarını dolduran sahte kahramanlara inat, bu topraklarda sessizce çalışan, adam yetiştiren, dertli, aşk sahibi insanlar olduğunu bir kere daha hatırlar. Nuri Pakdil gibi büyük dost “Fethi Ağabey” hakkında da günlerce konuşabiliriz. Ancak bu kitaptaki bir cümleye dikkat çekmek istiyorum. Son dönemde Türkiye’de tartışılan konularlar da bağlantılı olduğunu düşünüyorum.

Şeyh Şaban-i Veli Hazretleri Kastamonu civarında yaşamış ve çok sevilmiş bir zat-ı muhteremdir. Kastamonu civarında bu isme pek çok yerde rastlayabilirsiniz. Bu bizim kültürümüzün yıllardır sürdürdüğü güzel bir gelenektir. Peki bugün Şaban ismini çocuğuna koymak isteyen var mı? Çünkü ‘Hababam Sınıfı’ yazarı Rıfat Ilgaz Kastamonu-Cide doğumlu. Belli ki çevresindeki Şabanlardan rahatsızlık duyarak büyümüş. Edebiyatın ve sanatın gücünü göstermesi bakımından önemli bir tecrübe. Kimileri bunun tesadüf olduğunu düşünebilir. Benim bu eserde dikkat çekmeye çalıştığım nokta da tam olarak burası aslında. Nuri Pakdil, Fetih Gemuhluoğlu'nun ağzından şöyle aktarıyor: “Sanat dergilerini izlerdi büyük bir titizlikle. Ankara’da oturduğu yıllarda olsun, İstanbul’a görmeye gittiklerimde olsun, birlikte olduğumuz her kezinde, uğrardık kitapçılara: 'kişi düştüğü yerden kalkar ayağa' derdi bana, 'Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla atılacak yurt dışına'. Eklerdi: 'sanatla kalkacağız ayağa.' Fetih Gemuhluoğlu bu tespitleri yaptıktan sonra devam eder: 'Tehlike büyük. Maddesel istemler dolduruyor yaşamımızı.' 'Umut hiç kalmadı mı?' Bakardı yüzüme: ‘var’ derdi, var. İnsanın içindeki buzullar; sanatın, edebiyatın verdiği ısıyla, insan sevgisiyle kolayca eritilebilir. Umut var insanda hâlâ.”

İnsan umudunu kaybetmemeli. Bu ülkede de umutlamızı taze tutacak gelişmeler oluyor. Dergilerin, kültür-sanat sitelerinin sayıları artıyor ve edebiyat ortamları az da olsa kıpırdanmaya başladı. Ancak sanat ve edebiyat meselesi, özellikle hep dergi ve kitap, yani yayınlar üzerinden konuşuldu ve tartışıldı. Kimse bu işin eğitim kısmına eğilmedi. Üniversitelerimizde, sanat ve sanat tarihiyle ilgili bölümler kurduk şüphesiz. Eminim buralardan kaliteli insanlar da yetişmiştir. Ancak bu okullar her zaman bir ideolojiye angaje olup, derinleşmeyi ve bu toprakların sanatlarına sahip çıkmayı reddettiler. Bu bağ kurulur ve derinleşme sağlanırsa, kuşkusuz yeni imkanlar belirecektir ufukta.

Namık Kemal Yıldız yazdı

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2019, 17:06
banner12
YORUM EKLE

banner19