Şair olmak çileye talip olmaktır biraz da

Saliha Büşra Konaktaş, İzdiham Yayınları arasında Şairane Hayatlar adıyla yayımlanan kitabında şairlerin naif, kırılgan, hüzünlü, serzenişli ve sevdalı anılarına pencere açarak değerli bir çalışmanın altına imzasını atmış. Fatma Kahraman Yıldız yazdı.

Şair olmak çileye talip olmaktır biraz da

İnsanı anlatan metinler, içinde kurduğu hayali şehrin sokaklarında neler yaşandığını, geçmişten artakalan kırgınlıklarıyla hangi çerçevelerin sathını doldurduğunu ve duygularının aşina olduğu durumları bütün boyutlarıyla ele alarak okuyucunun takdirine sunulur. Yazar, bu konuda deneyimlerini hayata bakış açışıyla birlikte değerlendirirken, kalemini altı çizilecek ahvalin, olağanüstü incelik ve zarafette sergilenen tavırların sahnesinde oynatır.Saliha Büşra Konaktaş, İzdiham Yayınları arasında Şairane Hayatlar adıyla yayımlanan kitabında zamansız şairlerin naif, kırılgan, hüzünlü, serzenişli ve sevdalı anılarına açılan pencereden seyre daldığı güzelliklerin kendisinde bıraktığı izleri anlatarak oldukça değerli bir çalışmanın altına imzasını atmış.Hikâyelerinden dokunaklı kesitlerle tanışıklığımızın perçinlendiği şairler Orhan Veli Kanık, Cahit Zarifoğlu, Sabahattin Ali, Ali Akbaş, Yahya Kemal Beyatlı, Edip Cansever, Cahit Sıtkı Tarancı, Mehmet Akif Ersoy ve onların nezdinde ruhu güzel tüm kelime ustaları. Garipliğin ve mütevazılığın başköşeden inmediği hayatlarıyla ve şiire olan sarsılmaz bağlarıyla çizdikleri yolun müdavimi olmuşlar.

Orhan Veli'nin dergi çıkartmak uğruna paltosunu sattığını, belediyenin açık bıraktığı çukura düşerek hayatını kaybettiğinde cebinde yirmi sekiz kuruş, yarım kalmış bir şiir ve mektup bulunduğunu; Cahit Zarifoğlu'nun fukaralıktan dolayı çorbayla yetindiğini ve tek odalı bir evde kiracı olarak yaşadığını, yayımladığı kitap satılmayınca hepsini kendisi alıp da kış soğuğu bastırınca kitaplarını yakarak ısınmaya çalıştığını öğrendiğinizde maddi döngülerin çarkında heba olan insana acırız.

Sabahattin Ali ise yazdıkları yüzünden defalarca mahkûm olmuş ve her defasında yeni suçlamalarla karşılaşmış, en sonunda da Bulgar hududundaki bir dağ başında kim bilir hangi sebebe sığınacak bir cani tarafından öldürülmüş, aylarca haberi alınmayan şairin çürümüş cesedi bulunduğunda vefasızlığın resmigeçidine bir yenisi daha eklenmiş oluyordu.

Savaşın gölgesinde yaşanmış bir çocukluk

Ali Akbaş'ın küçük yaşlardan itibaren sanki bir hocadan ders alır gibi şairlerin bulunduğu meclislerde, kendilerinin değerli görüşleriyle beslenerek yetiştiğini ve çevresindeki herkese karşı hassasiyetle yaklaşarak derviş gönüllü denecek kadar mütevazı olduğunu; Yahya Kemal Beyatlı ise ileride şair olacak Nazım'ın annesi ressam Celile hatun ile aralarındaki aşkın gelgitleriyle ve imkânsızlığıyla kavrulurken otel odalarında unutulmaz şiirlerin ilhamıyla baş başa kaldığını da öğreniyoruz.

Edip Cansever'in savaş yıllarına denk gelen çocukluğunda fakirliğin iyice gün yüzüne çıktığı zamanlarda aylarca yalınayak çalışmaktan ayaklarına batan dikenlerin acısı, büyüklerinden gelecek azar ve dayak korkusuyla içine kapandığını ve yalnızlıktan duvarlarla konuşmaya başladığını şairin çilesiz olamayacağı sonucuna bağlıyoruz.

Cahit Sıtkı Tarancı'nın sevdiklerinden ayrılmayı istemediğinden ölüm kaygısı taşıdığını, hayalinde âşık olduğu kadınla evlendikten kısa süre sonra hayata veda ederken kaleme aldığı “Otuz Beş Yaş” şiiri kulaklarda çınlıyordu.

Mehmet Akif Ersoy kendisini ben şair değilim diye tanıtırken, gençliğin hal ve gidişini bastıramadığı heyecanıyla şikâyet ederken, İstiklal Marşı'nı ödül karşılığı yazmak istemezken, yaşadığı devrin önlenemez sancısının bugünlere gebe olduğunu hissetseydi yine de Marşımızı bize armağan eder miydi bilmiyoruz.

Unutulmaz üstadlar

Yazar, tanıdıkça sevgimizin ve bağlılığımızın arttığı bu müstesna şairleri okurla yeniden buluşturmaya vesile olan eseriyle edebiyat dünyasına farklı bir katkı sağlamış ve unutulmaması gereken ustaları taze dimağlara da hatırlatarak geçmişe kapı aralamıştır.

"Gece yarısı beni bir şiirin en zor mısraında bıraktı. Elime sadece onun ceketini tutuşturdular. Olduğum yere yığılıp kaldım. Ceketinin cebinden yirmi sekiz kuruş, bir şiir ve mektup çıktı. Tamamlayamadığı ‘Aşk Resmi Geçidi’ adlı şiirini o gece gözyaşları içinde defalarca okudum."

.......

"O daha çok kâğıda ve kaleme sevdalıydı. Cebinde para olmamasına rağmen borç harçla kitap bastıracak kadar hem de... Bastırdığı kitaplar satılmayınca hepsini kendi parasıyla alacak kadar zengin, soğuk kış günlerinde yakacak kömür bulamayınca satın aldığı kitaplarını yakıp ısınacak kadar da fakirdi. Ben de bu sevdanın, zenginliğin ve fakirliğin içinde kendime bir yer edinmek istiyordum. Her sabah umutla bir şiirinde kendimi arıyordum."

Unutulmaz mısralar

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda

Dokunabilir misiniz,

Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce

.......

Seçkin bir kimse değilim.

İsmimin baş harfleri acz tutuyor

Bağışlamanı dilerim

......

Dışarıda deli dalgalar

Gelir duvarları yalar

Seni bu sesler oyalar

Aldırma gönül aldırma

.......

Apansız bir yıldız düşüyor göğümüzden

İçimize köz düşüyor

Şiir oluyor

.......

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

......

Tam kendisi gibi mutluluğun

Beni bekliyorsun

Ve onu bekliyorsun beni beklerken

......

Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak.

Taht misali o musalla taşında

......

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,

Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!

........

Fatma Kahraman Yıldız

 

 

Yayın Tarihi: 18 Eylül 2019 Çarşamba 09:00 Güncelleme Tarihi: 22 Kasım 2019, 13:20
banner25
YORUM EKLE