Said-i Nursi'nin İki Farklı Dönemi

Mustafa Sabri ile Emrullah Beytar’ın, 'Said-i Nursî’nin Sivil Muhalefeti' kitabında eski ve yeni Said nitelendirmesinden ne anlamak gerektiği üzerine sordukları soru önemli. Fatih Pala yazdı.

Said-i Nursi'nin İki Farklı Dönemi

 23 Mart 1960’ta dünyaya veda eyleyen Said Nursî’yi vefatının 56. yılında siyasî kimliğiyle, daha doğrusu eski Said – yeni Said dönemlerini dikkate alarak rahmetle anmak istiyoruz. Bunu yaparken, Mustafa Sabri ile Emrullah Beytar’ın Çıra Yayınları arasından Mayıs 2009’da çıkan “Said-i Nursî’nin Sivil Muhalefeti” isimli kitaplarından faydalanacağız.

Said Nursî’nin özellikle siyasi yönüne vurgu yapan çalışmada, biz, dediğimiz gibi, eski ve yeni dönemini ön plana çıkarıp üzerinde duracağız. Yazarlarımıza göre, yeni Said döneminde yazılan risaleler bir bütün olarak okunduğunda, Nursî’nin, eski Said ve yeni Said dönemlerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılır. Kur’an medresesinde, yeni Said’in verdiği derslerin yanı sıra, eski Said’in de Hutbe-i Şamiye ve zeyilleri gibi hayat-ı içtimaiye medresesinde almış olduğu ders ve konuşmalarının da göz önünde bulundurulmasını bir anlamda vasiyet gibi tavsiye ettiği görülür.

Yazarlarımızın eski ve yeni Said nitelendirmesinden ne anlamak gerektiği üzerine sordukları soru önemli. Yeni Said’in, eski Said’in söylediklerini tamamen tekzip edip etmediği ya da yeni Said’in eskisinin devamı gibi olup olmadığı konusu yıllar yılı hep tartışılmıştır malumunuz olacağı üzere. Tartışmalar bir yana dursun; gelinen noktada yeni Said’in, eski Said’in ciddi manada bir devamı olduğunun ve Nursî’nin bunu birçok mektubunda dile getirdiğinin bilgisine ulaşıyoruz kitaptan.

Eski ve yeni Said dönemleri birbirini tamamlayan dönemler

Yine kitap, bize, Emirdağ lahikasında bulunan bir mektubunda Nursî’nin şunları söyleyerek, eski ve yeni Said dönemlerinin birbirini tamamlayan dönemler olduğunu, iki dönemin bir bütün olarak ele alınıp analizi yapıldıktan sonra gerçek Said’in ortaya çıkacağını söylemekte: “Şiddetli hastalık ve sair sebeplerin tesiriyle ben, Nurcu kardeşlerimle konuşamadığımdan ve musahebeden mahrum kaldığımdan, benim bedelime, ders ve eski Said’in de Hutbe-i Şamiye ve zeyilleri gibi hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları bu biçare kardeşinizin bedeline, müştak olduğum kardeşlerimle benim yerimde konuşmalarını tevkil (vekil) ediyorum.”

Bu ve buna benzer ikazları olduğu halde takipçilerinin bir kısmının eski Said’i reddedici bir tutum içine girmiş olmalarını ‘basiretsizlik’ olarak gören yazarlar, bunun, siyasî ve menfî projeler dışında başka bir sebeple açıklanabilecek bir tarafının olmadığını ifade ediyorlar. Zira Nursî’nin adalet, eşitlik, özgürlük, hak, istişare, birey iradesi gibi ahlakî ve İslamî olan sabitelerinin, hayatının her döneminde var olduğunun ve bu sabitelerinden asla taviz vermediğinin altını çiziyorlar.

Mustafa Sabri ve Emrullah Beytar, yeni bir soruyla, eski Said ve yeni Said dönemlerinin nasıl algılanması gerektiği sorusuyla konu üzerindeki derin incelemelerini sürdürmüşler. Nursî, kendi hayatını iki evreye ayırarak mütalaa eder ve hayatının 1922 senesine kadar olanına eski Said, 1922’den vefat zamanı olan 1960 senesine kadar olan evresine ise yeni Said adını verir. Pek çok İslam büyüğünün hayatında böylesi evrelerin olduğu ya da olabileceği gibi, Said Nursî’nin hayatında da 40’lı yaşına kadarki hayatı ile ondan sonraki hayat seyrinin farklı olduğunu özellikle vurgulamaktadır yazarlar.

İki dönem arasında ne tür farklılıklar var?

“Eski Said döneminde Nursî neler yapmıştır” diye düşündüğümüzde şu çıkarımlarda bulunabiliyoruz: Nursî, sosyal ve siyasal sorunları daha çok Kur’anî ölçülerde kritize etmiştir. Zira o dönemde Batı’dan gelen ve Batı’daki özgürlük hareketini din karşıtı olarak tarif eden anlayış, Osmanlı toplumunda da temsilci bulur. Batı’daki özgürlük hareketinin temsilcileri, insanın kendini dinden soyutlaması ile ancak özgürlüğünü elde edebileceklerini söylerler. Ancak Nursî de Batı’da söz sahibi olan din ile Osmanlı toplumunda hâkim olan dinin sosyal ve siyasal meselelere bakışının farklı olduğunu mantıklı ve ikna edici bir dille onlara anlatır ve özgürlüğün asıl kaynağının İslam ve iman olduğunu söyler. 1907’de İstanbul’a gelince faaliyetlerini daha da hızlandırır Nursî. Bir taraftan Abdulhamid’den doğuda ilim ve irfan faaliyetlerinin hızlandırılması için değişik merkezlerde daru’l-fünunlar ve mektepler açtırması talebinde bulunur. Diğer taraftan meşrutiyetçi ve hürriyetçi hareketleri destekler. Böylece dönemindeki siyasal, sosyal ve kültürel çalışmalarda bulunan tüm cemiyet, dernek ve kulüplerle ilişki içerisine aktif olarak girmiş olur.

1. Dünya Savaşı yıllarında Ruslara esir düşüp Kosturma’daki esir kampında geçirdiği ruhi değişimde yeni Said diye isimlendirdiği dönemin ilk sinyallerini alır Nursî. Daha sonra fırsat buldukça inzivaya çekilecektir ve 1923’te Van’a giderek Erek dağında bir mağaraya çekilmesiyle yeni Said ya da ikinci Said dediği dönemi fiilen başlamış olacaktır. Bu dönemde daha çok ruhî ve kalbî tefekkürü ve bunun neticesi olarak manevî bir irşad misyonunu yüklenir Nursî. İmanî ve akidevî meselelere iyiden iyiye yoğunlaşır ve Risale-i Nur külliyatını bu dönemde kaleme almaya başlar.

Şu halde eski Said ile yeni Said döneminin farklılığıyla ilgili konuşmak gerekirse; eski dönemde, daha çok zamanının sosyal ve siyasal meselelerine ağırlık verirken, yeni dönemde, imanî hakikatleri içeren derslerle manevî bir irşad hareketine ağırlık vermesi konusunu öne çıkarabiliriz.

Son olarak kitap bağlamında şunların altını çizersek, meramımızı anlatmış oluruz sanırım: Said Nursî, yaşadığı fizikî ve ruhî şartlar çerçevesinde hayatını iki bölüme ayırmış olsa da bu iki dönemin tamamıyla birbirinden bağımsız olmadığını belirtir. Onun için, kimi zaman karşılaştığı siyasî ve sosyal meselelerde eski Said üslubuna sığındığı olmuştur. Çok az insanın dün söylediği şeyi bugün de söyleyip savunduğunu görmüşüzdür. Mustafa Sabri ile Emrullah Beytar’ın da ifade ettiği üzere, Said Nursî’nin, sayıları az olan bu tutarlı ve nitelikli şahsiyetlerden birisi olduğunu düşünüyoruz. Çünkü hak ve doğru bildiği düşüncelerinden, kabullerinden asla taviz vermemiş, sonucu ölüm olsa bile her zaman ve zeminde bunları savunabilmiştir.

Rabbimizden kendisine rahmet diliyor ve doğru bildiği ilkelerinden hiçbir şekilde taviz vermeyenlerimizin sayısının çoğalmasını temenni ediyoruz.

Fatih Pala

Yayın Tarihi: 01 Nisan 2016 Cuma 16:00 Güncelleme Tarihi: 07 Aralık 2018, 10:24
banner25
YORUM EKLE

banner26