Sadrazamdan Ezber Bozan Bir Dil Bilgisi Kitabı: Gazeteci Lisanı

Sultan İkinci Abdülhamid’in defalarca Sadrazamlığını yapan Mehmed Said Paşa’nın ''Gazeteci Lisanı'' adlı kitabına bu adı aslında II. Abdülhamid koymuş. Hikâyesi şöyle: Said Paşa, Sadrazamlıktan istifa ettiğine dair bir dilekçe /ariza yazar ve Padişaha gönderir. Padişah dilekçeyi okuduktan sonra “Gazeteci lisanı ile yazmış'' der. Bu söz Said Paşa’nın kulağına gelir ve onu çok rahatsız eder. Bu rahatsızlığını 'Gazeteci Lisanı' kitabı ile dile getirir. Kâmil Yeşil yazdı.

Sadrazamdan Ezber Bozan Bir Dil Bilgisi Kitabı: Gazeteci Lisanı

Payitaht Abdülhamid dizisinin yayımlanması ile birlikte Sultan II. Abdülhamid ve dönemi hakkında kayda değer eserler yayımlanmaya başladı. Nitelikleri tartışılır olsa da bu hususu önemli saymalıyız. Biz de kütüphanemizde II. Abdülhamid dönemi ile ilgili ne var ne yok diye şöyle bir araştırma yaptık ve elimize Sultan’ın defalarca Sadrazamlığını yapan Mehmed Said Paşa’nın Gazeteci Lisanı adlı kitabı geçti.

Kitap aslında bir hatıra kitabı değil ve fakat dönemden önemli anekdotlar içeriyor. Osmanlı Türkçesini herkes bilmiyor, okuyamıyor. Bu kitabı da alıp okumak herkesin imkânı dâhilinde olmadığı için Dünyabizim okurları için Gazeteci Lisanı’ndan bahsetmek istiyorum.

Kitabın adı “Gazeteci Lisanı” ve bu adı kitaba aslında II. Abdülhamid koymuş. Hikâyesi şöyle: Said Paşa, Sadrazamlıktan istifa ettiğine dair bir dilekçe /ariza yazar ve Padişaha gönderir. Padişah dilekçeyi okuduktan sonra “Gazeteci lisanı ile yazmış” der. Bu sözün gerçekliği de vardır. Çünkü Said Paşa geçmişte gazetecilik yapmıştır. Dili resmi kitabette olduğu gibi uzun ve tamlamalardan meydana gelen bir dil değildir, daha sade ve kısa cümlelerden meydana gelmiştir.

Padişah, Sadrazam’ın dilini “gazeteci dili” diyerek küçümsemiştir. Bu söz Said Paşa’nın kulağına gelir ve onu çok rahatsız eder. Bu rahatsızlığını Gazeteci Lisanı kitabı ile dile getirir ve resmi kitabet, yazı dilinin değişimi, dilimizdeki noktalama işaretleri, -ki ekinin kullanımı gibi hususlarda metinler iktibas ederek açıklamalarda bulunur. Kitabın içeriği edebiyat tarihindeki ezberleri değiştirecek cinsten. Bu zamana kadar fark edilmemesi ilginç.

Gelelim kitabın içeriğine:

Bir: Uzun terkipler ve ağdalı söyleyişler Cem Sultan’dan sonra Türkçe’de yaygınlaşmış

Türkçenin sadeleşmesi, izafet terkibi ile kurulmuş uzun cümlelerden vazgeçilerek kısa cümlelere geçilmesi Şinasi’nin marifeti değildir. Çünkü Türkçe, Şinasi’nin gazetesinden ve tiyatrosundan çok zaman evvel kısa cümlelerden ve anlaşılır ifadelerden meydana geliyordu.

Said Paşa bu iddiasını ispat sadedinde başta III. Selim’in fermanı olmak üzere tarih kitaplarından seçtiği paragrafları örnek olarak veriyor. Said Paşa’ya göre uzun terkipler ve ağdalı söyleyişler Türkçeye Cem Sultan’dan sonra geçmiştir.

“Osmanlı Beyliği'nin istiklâlini kazanışının başlangıcı olan 699 [1299] tarihinden sekizinci hicret asrına kadar bu inşâ tarzı (kısa cümlelerden oluşan anlaşılır Türkçe kullanımı) devam etmiştir. On beşinci asır sonlarında Avrupa'ya giden Şehzade Cem'in macerasını anlatan Ruznâme yahut günlük, o devrin yazı dilinin özelliklerini gösteren bir örnektir. Şehzade Cem'in vefatını bildirip rahmet verilmesini tebliğ eden Sultan II. Bayezid'in menşurları da aynı özellikleri gösterir. Bundan sonraki örneklere bakıldığında Türkçe inşâ tarzının 900 tarihlerinden sonra şekil değiştirmeğe başladığı anlaşılır. Türkçede mukabilleri olan kelimelerin yerine Arapça ve Farsçalarının kullanma eğilimi yaygınlaşmış, Farsça kelime ve edatların kullanılışı Arapçalarını geride bırakmıştır.”

İki: Fenerlilerin ikame ettiği devlet dili

Türkçeye, uzun tamlamalardan meydana gelen ağdalı söyleyişi, yabancı dil bildikleri için dışişlerinde istihdam edilen Fenerliler (Rum) getirmiştir. Fenerliler bu dili devlet dili haline getirdi. Fenerliler, Eski Yunancadaki bu usulü Türkçeye transfer etti ve dış işlerinden sonra bütün daireler de aynı yolu izledi.

“Ba'zılar zannederler ki tarz-ı cedîde esâs olan mefsûl cüm­leleri Şinâsî ihdas etti. Elimizdeki tafsilât isbât eder kihakîkat öyle değildir. Bundan seksen sene evvele kadar gerek târih lisânında, gerek resmî yazışmalarda cümleler münkatı/kesik/kısa idi. Cümleleri kısa yazmak usûlü takrîben 1240 târihlerine doğru başladı. Milletimizin yazı lisânında bu köklü değişikliğe ne sebeb oldu. Ve müsebbib kimlerdir? Bunları da beyân ede­lim. Sebeb olanlar, Fenerli­lerdir. Çünkü 'ale'husûs 1245'ten 1250 târihlerine kadar devletin yazıcıları özellikle hâriciyede Fenerlilerin re'yleri ile hareket ettiler. Ekseriya siyâsî yazışmaları onla­ra kaleme aldırdılar. Eski Yunancadaki cümleler bir dereceye kadar birbirlerine merbut ve süslü lâfızlarla kurulduğundan hâriciyeye me'mûr olan ricalimiz lisân-ı siyâsî Fenerlilerin yazdığı surettedir, zannına düşerek o yola taklîde başladılar. Bu tarz inşâ seksen seneden beri tedricen hükümetin bütün dairelerine intikal etmiştir.”

Üç: “Bir ferman buldum kitap arasında”

Said Paşa, kitabında günümüze kadar gelen tarihi eserlerin kıymetinin bilinmemesine dair ilginç bir örnek anlatıyor. III. Selim’in fermanını bir kitabın arasında buluyor ki sevinsek mi dövünsek mi bilmiyorum. Şöyle diyor:

“Tahsîlde bulundu­ğum zamanlar câmiden avdet akabinde Sahhaf çarsûsuna sonra da Kalem'e gitmeyi itiyâd etmiştim ki bu âdete sekiz se­ne devam ettim. Ekseriya sahaflar arasında «Alay» denilen kitapları alırdım. Ciltleri bozuk, evrakı kopuk ve emsali kitap ve mecmualara «Alay» denir ki ayırt edilmeksizin toptan satı­lır. Bir gün o kabilden aldığım evrak içinde bir mecmûa bul­dum ki reisü'l-küttâb meşhur Râşid Efendi'nin mecmûası imiş. Onda da bir hatt-ı hümâyûn sureti mukayyed ki târihinden bu hatt Sultân Selîm-i sâlis tarafından olduğu anlaşılıyor. Lâfzen ma'nen ehemmiyeti cihetiyle anı da kaydedelim.”

Said Paşa bulduğu fermanı hem kayda geçiriyor hem Türkçenin sadeliğini örnek olarak veriyor ve üstü kapalı olarak padişaha “sizin gazeteci lisanı dediğiniz dili ecdadınız da kullanıyordu” diyerek cevap veriyor:

‘Kâim-makam Paşa! Orduy-ı hümâyûnumdan gelen tahrîrât hü­lâsası manzûr-ı şahanem olmuştur. Bunlara ne gûna cevâb ve ne gûna re'y muktezîdir? Mukaddem ahvâl-i sefere âşinâ değilim. Kaldı ki sefer demek şiddet demek, safa demek de­ğil cümleye ma'lûm. Akça ve zahire şimdi bunlarda kıllet var deyü durup durmak olmaz. Düşmen ne derse müsâade eylemek dîn ve devlete yakışık değil. Eğer benden cevâb isterseniz rahat ve cem'-i mâl hülyasını kurmadım. Sizden re'y lâzım. Benden ol re'yi tenkîd lâzım. Cümleniz buraya gelip, hazîne nereden hâsıl olur ve nereye sarfolunur mülâhaza eyleyip dîniniz gibi söyleyesiz. Devlet-i 'Âliye seferlerinde ne vakitte hazîne-i kül­liye ile sefer olunmuş? Pederim merhumdan mâada o dahi nice olduğundan ibret alasız. Bu hususların cümlesi sizden matlûb-ı şâhânemdir. Fi 7 Şa'ban sene 203’

Dört: Bu yıl dilimizde 225 yaşına giren statüko kelimesi toprak kaybına sebep olmuştur

Statüko, diplomasi, siyaset, ampron, avans, telgraf gibi kelimeler bu dönemde girmiştir. Statüko kelimesini dilimize Tatarcık Abdullah Efendi, politik, siyaset kelimelerini Ali ve Ahmet Cevdet Paşa getirmiştir. Âli ve Cevdet Paşalar «politik», «diplomatik», ve «telgraf» kelimelerine nispet "î'si veya müenneslik eki getirmişler, «mevâdd-i diplomatikiyye», «mesâil-i politikiyye» ve «muharrerât-i telgırafiyye» şeklinde kullanmışlar.

Aslında «politik», «diplomatik» gibi kelimelerin son sesleri nispet ifade eder. Ancak Türkçe'de yeni bir nisbet alâmeti zarurîdir ve bunun müsamaha ile karşılanması gerekir, diyor.

“Eskiden her ne vakit sefirler ile bir müzakere meclisi ve akit lâzım olsa hâriciye nâzırı makamında olan re'islere refakat edermiş Tatarcık. Zîrâ yürürlükte olan bir usûl gereğince devlet büyükleri meclislerinde murahhasların bir kısmı ulemâdan seçilirmiş.

1204/ 1787-1791 Osmanlı-Avusturya Harbinden sonra, görüşmelerde Avusturya devleti bize çok baskı yapar. Rusya ile de birleşip topraklarımızı da almak ister. Almanya İmparatorluğu'na riyaset eden Prusya, görünüşte bizimle müttefik ve iki devlet arasında arabulucudur ve fakat hakikatte Avusturya'yı tutar. Bu zor durumda faydası olur düşüncesiyle Kazasker Abdullah Efendi, antlaşmada (i)statüqo kelimesi yerine “ibkâu 'alâ mâ kâne” (olduğu şekilde ibka ederek, olduğu şekilde bırakarak) diye nakletmek mümkün iken lisânımızda mukabilini bulmağa vakit bulamadığı için bu ta'bîri meclis-i vükelâda aynen sarf eder, re'is efendi de tezkire-i mahsûsaya böyle geçirir.”

Beş: Yabancı dil bilmemek toprak kaybına sebep olmuştur

Fenerlilerin dilimizi süslü nesir haline getirmeleri ile yabancı dilde anlaşmayı sağlamak arasındaki ilginin tezatlığı bir yana, yabancı dilden alınan statüko gibi kelimelerin inceliğini fark etmemenin faturasının da Osmanlıya çıkarıldığını öğreniyoruz. Said Paşa’nın ifadesine göre bizim hariciyemiz statüko ile “Osmanlı’nın toprak hakimiyeti aynen korunacak” diye anlamış ve fakat karşı taraf “statüko, bizdeki toprak hakimiyeti aynen korunacak demektir, anlaşma bunu amirdir” diyerek toprağımızın elimizden çıktığını belirtiyor.

Lozan’a antlaşma için gidenler bu husustan haberdar mıydı bilmiyorum. Rıza Nur, Hatıralar’ında kendisinin ve Yahya Kemal’in Lozan’a gönderilme sebebini yabancı dil bilmelerine bağlıyor. Gerçi İsmet Paşa Ankara ile yaptığı görüşmelerde bu iki ismi bay-pas etmiştir. Gene de Cumhuriyet’in ilk yıllarında yabancı dil bilen birilerine ihtiyacı göz ardı etmez bu durum.

Altı: Siyaset politika ile eşdeğer değildir

Said Paşa, politika kelimesi için kullandığımız siyaset kelimesinin Lisan’ül Arap’ta (İbn Manzûr, (1299-1308), Lisânü'l-'Arab, 20 Cilt, Tashih: Fâris eş-Şidyâk, Kahire: Bulak) şu anlamlara geldiğini söylüyor: “Siyaset ilmi ki beş çeşittir: Birincisi peygamberlerin ilmidir. İkincisi hükümdarların siyaset ilmidir. Onun altında reaya ve çiftçiler vardır. O (hükümdar) şehirler kurmak için onlara başlangıçta muhtaçtır. Bir de ordu yönetmeye, harp tekniğini bilmeye, tahakküm etme bilgisine ve hükümdarlık âdabına muhtaçtır. Bir diğeri, umumî siyaset ilmi gibi medenî siyaset ilmidir. Diğeri ev siyaseti demek olan özel siyaset ilmidir. Beşincisi ahlâk ilmi olan şahsî siyaset ilmidir.”

Memleketi idare etme bilgisi/sanatı” (fenn-i idâre-i memleket) olan siyaset ve “menfaatlerimizi koruma ve milletler arası ilişkiler bilgisi/sanatı” (fenn-i menâfi ve münâsebât-ı beynelmilel) olan diplomasiden ne çok şey kaybetmişiz. Tüccar sınıfı yıllardır, yabancı sermayenin «avans»ını kullanıyor.

Ecdadımızın siyaset anlayışı bu anlamlarla sıkı sıkıya bağlı idi. Bugün kavram değişti ve yerine ikame ettiğimiz politikanın ne menem bir şey olduğu hâlâ meşkuk.

Yedi: Halkın kullandığı dil gayet anlaşılır bir dil idi; dilimizi Fenerlilere özenen edipler bozmuştur

Yazarlarımız halk arasına girdiğinde «Bu işi geçen gün söyleyecektim, vakit bulamadım şimdi söyleyeyim yerine” derken yazı dilinde “Bu hususu hâk-i pây-i âlîlerine geçende arz niyetinde bulunduğum hâlde zuhur eden mâni'a cihetiyle muvaffak olamadığımdan bu günki fırsattan iğtinâm edeceğim» şeklinde söylemiş ve dilimizi süslemek adına bozmuşlar ve halktan uzaklaşmışlardır.

Sekiz: Türkçe, tevazu görünümünde alçaltıcı, muhataba da meddahçı bir dil olmamalıdır

Mahviyet, tevazu gibi görünen ve terbiye, görgü, saygı ifadesi olarak kabul edilip eski edebiyat ve resmi yazışmalarda geçen '"abd, çâker, bende, kul, köle” gibi tabirler aslında zillet ifadesidir. Kendinden böyle bahseden kişi başkasına hitap veya işaret sırasında "zât-ı 'âlîleri” gibi sıfatlarla onu büyültmekte ve kendini küçültmektedir. Hâlbuki Acem de Arap da kendinden bahsederken «ben», birine, hatta Tanrı'ya hitap ederken «sen» demektedir.

Dokuz: Fars’ın hikmetini de fethetmek

Yavuz Sultan Selim’in Farsçaya tutkunluğu, Farsçadaki hikmetli söyleyişi Türkçeye kazandırmak istemesinden ve kılıcı ile fethettiği Fars’ın hikmetini de kalem ile fethetme düşüncesinden dolayıdır.

“I. Selim'in Farsçaya meyil ve muhabbeti bu dilin hayâlâtını sevdiği için değil hikemiyâtına vâkıf olmak içindi. Kılıcıyla fethettiği bir ülkenin dilindeki inceliklere de tasarruf etmek arzusundan kaynaklanıyordu.”

On: Ki edatı yazı diline tekrar kazandırılmalıdır

“Mesela kitabet dili, cümlenin önemli unsurlarından «ki» edatını, üç çeyrek asır önce, dilden tarh etmiş, kullanımdan düşürmüştür.” Paşa'ya göre bir lisân «ki» edatı olmadan konuyu ve gayeyi açıkça ifade edemez. “Bundan dolayı «ki» edatı hem batı dillerinde hem de Asya dillerinde bulunur. Fransızcada üç mânâya gelen «que» sözü Türkçe'de «ki» edatına karşılık gelir.”

On bir: İsim tamlama ekleri yanlış ve gereksiz kullanılmaktadır

“Yazı dilinde kef harfinin yani -nin/-nın, -nun/-nün ilgi eklerinin çok sık, buna karşılık başka edatların çok az kullanılması doğru değil. Belirtili isim tamlamaları ile belirtisiz isim tamlamaları müphem kalmakta, nekre- marife ve tamlayan- tamlanan uygunluğuna dikkat edilmemektedir.”

On iki: Noktalama işaretleri yazı diline yerleştirilmelidir

Noktalama işaretlerinin el yazısını çirkinleştirdiği için kullanılmadığını iddia edenlere Said Paşa, Kur'an-ı Kerim'deki secâvendleri örnek veriyor. Virgülden başka daha birçok işaret alınmamış, el yazısıyla olan kitabetimizde ise virgüller dahi istiskal olunmuştur. Said Paşa’nın kitabında şu noktalama işaretleri ve kullanıldıkları yerler geçiyor:

Nokta, virgül (noktateyn), soru işareti (nokta-i istifham), ünlem (sadâ-yı istiğrâb), noktalı virgül (vakfe), kısa çizgi (mu'teriza), konuşma çizgisi (Hat).

Son söz:

Mehmed Said Paşa’ya rahmet olsun.

 

Kâmil Yeşil

Güncelleme Tarihi: 09 Mart 2018, 18:15
YORUM EKLE

banner19