Rumeli Rüzgarıyla Anadolu'ya Hicretin Sarsıcı Hikayesi

Sibel Eraslan’ın son kitabı '4 Defter & Rumeli Rüzgarı'nda, Rumeli rüzgarıyla yurdundan yuvasından koparılıp Anadolu'ya savrulan ninelerinin muhacerat hikayelerini yüreğiniz titreyerek bir solukta okuyacaksınız. Esma Can yazdı.

Rumeli Rüzgarıyla Anadolu'ya Hicretin Sarsıcı Hikayesi

Sibel Eraslan Hanım’ın, Profil Kitap'tan çıkan son kitabı 4 Defter & Rumeli Rüzgarı'nda, Rumeli rüzgarıyla yurdundan yuvasından koparılıp Anadolu'ya savrulan ninelerinin muhacerat hikayelerini yüreğiniz titreyerek bir solukta okuyacaksınız. Yazar bu hacimli eseriyle sıradan insanların tarihini yani kayıt dışı tarih de denilen ve ağızdan ağıza aktarılan yaşanmış hikayeleri kayda geçirerek muhacir ninelerine, büyüklerine minnet borcunu öder bir nevi.

Eraslan, adeta okuyucularla hasbihal edercesine kaleme aldığı ve dört bölüme ayırdığı bu kitabında ilk sırada Toprak Defteri’ne şöyle bir tanımlamayla başlar: ''Rumeli Garp'ın içindeki Şark'tır. Batının içindeki Doğu... Avrupa'nın içinde istemediği, kabul etmediği Şark olarak ve halledilmesi gereken bir ‘mesele'dir. Viyana kuşatmasındaki hezimetimiz, kalbi daim Hristiyan olan Avrupa'nın kutsal ittifaklarını güçlendirecek ve anlaşmalar, özgürlük rüzgarları, isyanlar derken Osmanlının bağrı Balkanları gittikçe köşeye sıkıştıracaktı. Sonrası yangın, tecrid, tenkil ve hasrettir. Şar dağları Uludağ'ın gurbette kalmış nişanlısı, Buharalı Sarı Saltuk ise İslam ocağının kavını çakan alperen. Ne Trakya ne Balkanlar kâr etmez, ille de Rumeli... Harita ve coğrafyadan çok ruh, terbiye, gaza ahlakıdır.”

Rüzgar Defteri’nde ise şunlar kayıtlıdır: Sibel hanım çocukluk yıllarında bir Üsküdarlı olarak nineleriyle sık sık ziyaret ettikleri mihenk taşı olan dergahları, hatırlayabildiği ilk şarkının aslında anneannesinden dinlediği Sivastopol Marşı olduğunu, babaannesi Fatıma Yaşar Hanım’ın Çanakkale’de şehit düşen babası için döktüğü gözyaşlarını, sevdiklerinden kalan kokuları, saklanan üç beş parça hatırayı, her an vedaya hazır olmanın getirdiği ruh halinin yansımalarını öyle canlı anlatır ki sanki herşey gözünüzün önünde cereyan eder.

Alev Defteri ise okundukça ciğerleri yakar. Zira Yunan-Rum çeteleri tarafından yakılıp yıkılan, köyleri kasabaları ateşe verilen Anadolu ve zulüm görüp yine yollara düşen ahali anlatılır. Su Defteri’nde ise yazar çocukluk yıllarının Şile'sini ve denizle iç içe olan hayatları, birer denizci olan babası ve dayısının ilginç eşyalarını, tuz kervanlarını, Şile bezlerini, anlatılan deniz masallarını, belki de kırk odalı konaklardaki renkli anılarını nakleder.

Sönen ocakları yeniden tüttüren kadınlar

Kitap bittiğinde ise karşınızda yüzlerce hikayeleri ile yiğit Rumeli kadınları durur. Çalıya takılan şalını, çamura batan pabucunun tekini dönüp de almaya fırsat bulamadan günlerce şimal yıldızının şavkıyla yürüyen, yürekleri dağlansa da dağ gibi dirayetli mütevekkil kadınlar. Nice göçlerin, nice yangınların içinden geçip ulaştıkları toprakları yurt edinmiş, yetmemiş Kurtuluş Savaşı esnasında Yunan-Rum çetelerinin zulmüne maruz kalmış çilekeş kadınlar. Yokluğa, sefalete, ayrılıklara, kayıplarına rağmen kaşları hiç çatık görülmemiş; aksine bilmeceler, masallar, türküler ile çocuklarını ve torunlarını sevgiyle büyüten, elleri gül reçeli kokan, saksılarında çiçekleri hiç eksik olmayan, mevsimin ilk çıkan papatyalarını görmek için sabırsızlanacak kadar hayat dolu…

Az ile yetinip azı bereketlendirmeyi çok iyi bilen, sönmüş ocakları tüttürerek yeni bir hayatın mutfaktan başladığını sezmiş yüreği umut dolu kadınlar. Leziz börekler, gül suyu kokulu zerde, kabağı yeşilliklerle buluşturup kızartılarak ikindi çaylarına eşlik eden nefis kokulu mücver, kırk bir yasinlerle pişirilen adına fukara yemeği de denilen papara... Ve ellerinin lezzetini sevdikleriyle paylaşacak kadar fedakar insanlar.

Allah'ın lütfu olarak gördükleri misafiri en az üç gün yatıya bırakan güleryüzlü evsahibeleri. Evlerinin iki kanatlı kapısı açıldığında 'hayat' denilen avluya adım atılır ve hayat burada döner, kök salar. Kız istemeler, söz kesmeler, nişan yüzükleri, düğün sinileri imece usulüyle bu hayattan gelip geçer. Bu muhacir kadınlar için en önemli alandır bahçe ve hayat.

Hacetini, duasını, sırrını, hasretini şiirine ve türküsüne ilikler onlar. 'Bir olaydı pir olaydı, ne olur benim olaydı' nakaratıyla efkarını mırıldanarak; Allah var, Allah yâr diyerek hüznü olgunlukla kuşananlar. Rumeli geleneği olup 'Adika Hatmi' denilen Fuzuli'den bir mersiyeyi teganniyle okuyarak kendilerine dayanak yapan, yakarışlarını semaya yükselten acı dolu kadınlar. “Fazluna bel bağladım ya Vahid ü Ferd ü Ehad!/ Cümlenin Mabud'u sensin, ya Daim ü Hayy ü Ebed!” Seyyid Nesimi'nin beytini toz alırken, taze fasulye ayıklarken hava gibi, su gibi sıradan ama tekrarlayarak yeniden inşa ederler evlerini barklarını.

İpek gibi ılık sesiyle konağın odalarını doldurur güngörmüş, iş bilir Şileli Zeynep Hanım:

Sivastopol önünde yatar gemiler

Atar da nizam topunu, yerle gök inilder

Yardımcıdır bize kırklar, yediler

Sılasına kavuşmaz aslan yiğitler

Aman da Padişahım emir ver bize

Sılada nişanlımız duacı size

Emir de vermez isen dök bizi denize...

“Ne zaman ki yanmayan bir minare, ateşe verilmemiş bir sancak görürsen…”

Komşu hakkına sıkı sıkı riayet etikleri içindir ki evvela hasattan göz hakkı ayrılır. Yola yakın olan ağaçlar yolcular ve komşularındır. Hastalar, aşeren hanımlar, çocuklar, ihtiyarlar, yoksullar diye gider bu sıra. Sofranız daim açık olsun diye hararetle tembihler kocası Çakır Hüseyin’i Çanakkale'de kaybetmiş Seher Hanım...

Sokakta oynayan evladını ya da bir tanıdığını çağırmak için seslenmek, bağırmak yerine mendil ya da yazmasını sallayacak kadar nazenin. Evsiz barksızlığı derinden yaşadıkları için yuvasına dönebilsinler diye karıncalara dahi dua edecek hassasiyette. Evini iyilikle, yumuşaklıkla yönetebilmeyi 'deveyi iğne deliğinden geçirmelisin' ile özetleyen geçim ehli muhacirler.

Ve Tosunoğulları’ndan Penbe Hanım… Penceresi minareye bakan iki katlı konaktan bir gece ayrılmak zorunda kaldığında henüz sekiz-dokuz yaşlarında. Annesi, çok sevdiği iki ablası ve 'Nane' diye hitap ettiği haminnesi ile hiçbir şeylerini alamadan çıktıkları bu zorunlu yolculuk esnasında gördükleri ve duydukları hiç silinmiyor ömür boyu... Ağlayan atlar, sahibinin peşinden yetişmeye çalışan köpekler, delirmişçesine koşan buzağılar, alevler, dumanlar... Ağasının aldığı allı pullu terliğinin teki çamura saplandığında dönüp de alamayacak kadar telaşlı yürürken, haminnesinin tembihleri kulağında çınlar. ''Sakın arkana bakmayasın, durmayasın, yürüyesin. Gözüm arkada kaldı demiyesin. Ne zaman ki yanmayan bir minare, ateşe verilmemiş bir sancak görürsen, ha evladım işte o vakit durup ardına bakabilirsin.'' Belki yirmi, belki yirmi beş gün Şimal yıldızının şavkını sol omuzlarında taşıyarak, yürüyüp Selanik limanına vardıklarında nanesinin dışında bir daha da haber alamadığı tüm sevdiklerini yitirmesi. Belki bir teselli olarak kedisi Tentene'si çıkıp gelmişse de gemiye alınmasına izin verilmediğinden, nanesinin onu kucaklayıp postanedeki Rum ahbablarına teslim edişi. Gemiye bindikten bir müddet sonra da tek canı, tek sığınağı nanesinin bir çarşafa sarılarak güverteden denize bırakılışı... Ve Gelibolu… Yakılmamış, ateşe verilmemiş bir toprak, bir vatan, bir yurt...

Sibel Eraslan, 4 Defter, Profil Kitap.

Esma Can

Güncelleme Tarihi: 22 Kasım 2018, 17:26
YORUM EKLE

banner19

banner13