'Ruh hastalığı' değil, 'akıl hastalığı'!

Ayhan Songar, “Ruh Hekiminin Hatıraları” adlı kitabında hayatındaki birbirinden farklı konularla alakalı pek çok hadiseyi bizlerle paylaşmış. Bu hatıralarda kimler yok ki: Neyzen Tevfik, Mazhar Osman, Peyami Safa, Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal, Fethi Gemuhluoğlu, Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Necip Fazıl..

'Ruh hastalığı' değil, 'akıl hastalığı'!

Hatıra türünde yazılmış kitaplar hep ilgimi çekmiştir; ancak Ruh Hekiminin Hatıraları, yazarın mesleği ile alakalı olarak, ilgi çekme hususunda biraz daha öne çıkıyor. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları arasında çıkan bu kitabı elime aldığımda tüm hatıraların Ayhan Songar’ın hastane tecrübelerine dair olduğunu zannetmiştim. Yanılmışım. Yazarımız hayatındaki birbirinden farklı konularla alakalı pek çok hadiseyi bizlerle paylaşmış.

Ayhan Songar’ın hatıralarında Neyzen Tevfik, Mazhar Osman, Peyami Safa, Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal, Fethi Gemuhluoğlu, Erol Güngör, Mehmet Kaplan, Necip Fazıl ve daha pek çok tanınmış çağdaşı yer alıyor. Ayrıca meslektaşlarıyla olan hatıraları var. Ve elbette hastaları ile alakalı hatıralar; Mösyö Dögol, Eşref Peygamber gibi… Hocanın hatıralarında bir de, kimse tanımasa da kendi kıymetlisi olan dostları var; Hicabi Fıratlı, Mustafa İstanbullu ve ikisinin ortak dostu pelikan kuşu mesela…

16 sene önce ebediyete uğurladığımız Ayhan Songar Hoca gibi topluma faydalı olmuş, hayata farkındalık penceresinden bakarak, çoğumuzun detay deyip geçtiklerini ıskalamadan yaşamış insanların hatıralarını okumak bizim için çok faydalı olur diye düşünüyorum. Zira böyle insanlar için yaşamak adeta sanat icra etmek gibi bir şey. Okuyunca anlıyoruz ki, onların gezip gördükleri, dokunup hissettikleri, tadıp beğendikleri, konuşup öğrendikleri, anlatıp öğrettikleri her ne var ise belirli bir idrak seviyesinin, belirli bir bakış açısının çok ötesinde. Bu yönü itibariyle böyle kimseler insanlara yaşamları sırasında faydalı oldukları gibi, ölümlerinden sonra da hatıraları ile faydalı olmaya devam ediyorlar diyebiliriz.

Ruh Hekiminin Hatıraları’nı okurken daha evvel hiçbir fikrim olmayan bazı konular hakkında bilgi sahibi oldum. Finlandiya’da yaşayan Türkler ve Yunan mitolojisinin ucu psikiyatriye kadar dokunan efsaneleri gibi…

Ayrılık ve vuslatın bir anlamda aynı manaya geldiğini çok hoş bir şekilde anlatıyorAyhan Songar

Kitapta insanın ruh dünyası üzerinde nelerin tesirli olduğunu okuyorsunuz. Bunlardan en başta gelen ve bu sebeple de en mühim olanı din! Hazreti Mevlana ve Hazreti Yunus’un ayrılık psikolojisine bakışlarının anlatıldığı bölüm gerçekten çok güzel. Bu kısımda Ayhan Songar, doktor kimliği ile mensubu olduğu psikoloji ilmine karşı objektif bir yaklaşımla tespitlerini yazıyor. Ayrılığın psikolojik yaklaşımla bir “şok”, bir “travma” olarak kabul edilmesine rağmen, tasavvuf geleneğimizde “ayrılık” ve “aşk”ın bir tutulduğunu, ayrılık ve vuslatın bir anlamda aynı manaya geldiğini çok hoş bir şekilde anlatıyor. Allah’ın çok özel dostları kitabın sayfaları arasında bir şekilde yer alıyorlar; Muhyiddin Arabi Hazretleri de bu büyüklerden biri. Onun “İhtiyarlığın rezaletin, mevtin faziletin beyan eder” sözü bir bölüm başlığı olmuş eserde.

Kitapta okurken sizi mizahi tarzda güldüren kısımlar da var; bir doktorun “nerde o eski deliler?” demesi bunlardan biri… Bir de toplumun genel kullanımında hakaret manası yüklenmiş “geri zekalı” ifadesini Hocanın bilimsel bir terimmişçesine -ki onun için öyle- cümle içinde kullanması… Güldüren kısımlar elbette bunlarla sınırlı değil. Kitap hakkında fikir verebilmek için iki tanesine değinmek yeterli olur diye düşündüm.

Kitap, her okuyanı farklı etkileyebilir. Her okuyanın aklında farklı bir kısım kalıcı olabilir mutlaka. Benim için, topluma mal olmuş onlarca önemli şahsiyetin anıldığı bir kitaba girmiş olan garip balıkçı Mustafa İstanbullu ve pelikan kuşu çok özel bir yer tuttular. Sonra bir hekimin kendi ölüm anını dakika dakika ve bilim adamı kimliğini bir kenara bırakmadan, çıkmak üzere olan can adeta kendi canı değilmişçesine inceleyerek yaşaması çok etkileyiciydi. Sanki merhum doktor “ölüyorum… ölüyorum… öl… düm…” diyor. Çok ilginç bir bölüm.

“Ruh hastalığı” değil, “akıl hastalığı”

Ayhan Songar’ın, hastalarından Mösyö Dögol’ü anlatırken kendisinden “hastam” yerine “dostum” diye bahsetmesi de çok dikkat çekici ve duygulandırıcı. Zira bir doktor, başka bir hastaneye tayin olduktan sonra her hafta eski bir hastasını ziyaret ediyorsa, o gerçekten hastası değil, dostu olmuş demektir. Zaten yazar zaman zaman kimin akıllı kimin deli olduğunu sorguluyor. Toplumsal, coğrafî ve zamana bağlı genel kabullere ters düşen insanların deli kabul edilmesi konusunda görüşlerini detaylı bir şekilde okuyucuyla paylaşıyor.

Ayhan SongarRuh Hekiminin Hatıraları, hayata geniş bir açıdan bakabilme yeteneği kazanmamıza yardımcı oluyor. Geniş bir açıdan olduğu kadar, yazıldığı yıllarda henüz dilimize yerleşmemiş olan empati gözlüğü ile de bakmamızı sağlıyor.

Kitap, şahsi bir sıkıntıma cevap vermesi yönüyle de çok hoşuma gitti. Bir türlü içime sindiremediğim ve kullanmamaya gayret ettiğim “ruh hastalığı” ifadesini Ayhan Songar’ın da kullanmamış olması içime su serpti. Hoca, kastedilen manayı “akıl hastalığı” olarak tanımlıyor ve bu da insanın içine gayet siniyor. Zira Kur’an’da geçen, insana dair “ruhumdan ruh üfledim” ifadesi sebebi ile ruh ve hastalığı yan yana getirmek pek doğru gelmezdi bana. Kitap bittiğinde bunun doğru olduğunu anladım. Gerek patolojik sebepler ve gerek nefsimizin aklımızı tahakkümü altına alışı nispetindeki davranış bozukluklarımızı tarif eden doğru ifade “akıl hastalığı”dır. Çünkü ruhumuz, “ruhundan” üflemedir.

Okumakla, pek çok farklı konuda kazançlı olacağımız bir eser merhum Ayhan Songar’ın Ruh Hekiminin Hatıraları kitabı…

Zeynep İnan yazdı

Güncelleme Tarihi: 26 Aralık 2018, 11:15
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
kemal inan
kemal inan - 6 yıl Önce

ayhan songar: milliyetçi abi...acaba bu hatıraların içinde, 12 eylül döneminde ceza evlerindeki milliyetçilere yapılan işkenceleri nasıl izlediği ve sonuçları hakkında bilimsel çalışmalar yaptığından da bahsediyor mu ki...

Y. T. Günaydın
Y. T. Günaydın - 6 yıl Önce

evet, o dönemler hapishanelerde uygulanan "karıştır, barıştır" yönteminin mucidiydi. onu bir de Türkiye Gazetesinde domatese veryansın ettiği bir yazısıyla hatırlıyorum.

banner19

banner13