Risale-i Nur'daki hikâyelerin özüne yolculuk

Adem Özbay, Sadık Yalsızuçanlar'ın Sepetteki Dünya kitabı üzerine yazdı..

Risale-i Nur'daki hikâyelerin özüne yolculuk

Osmanlılar zamanında Topkapı’nın dışındaki bir mahallede Takkeci İbrahim Ağa isminde bir zat yaşıyordu. Fakirdi, geçimini çarşı içindeki küçük dükkânında takke satarak sağlıyordu. Ölmeden evvel bir câmi yaptırmayı çok istiyordu. “Ümit yok ama bilinmez. İhtimâldir. Belki derya tutuşa…” diyordu. Bir gece rüyasında denildi ki:

“Derya tutuşabilir, ümidini kesme! Bağdat’a git, orada kısmetin olan 2 üzüm salkımı var. Onları dalından koparıp ye… İşte asma ağacı da bu…”

İbrahim Ağa, adamın peşinden koşarken uyandı. Gece yarısı rüyasını hanımına anlattı ve hemen yola çıkacağını, yolluk hazırlamasını istedi. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Bağdat’a vardı. Kaldığı hanın bahçesinde otururken, asmayı nasıl bulacağını düşünüyordu. Birden rüyada gösterilen asmanın karşısında olduğunu fark etti. Hemen kalktı. Asmanın sararmış yaprakları arasında 2 salkım üzüm vardı. “Bismillah” deyip yedi. Sevinçle tekrar eski yerine geldi. Bu arada yanına yerli birisi gelip oturdu. Bağdatlı, İbrahim Ağa’ya nereli olduğunu ve niçin geldiğini sordu. İbrahim Ağa da, rüyasını ve olanları anlattı. Bağdatlı dedi ki:

“Çok safmışsın. 2 salkım üzüm için ta İstanbul’dan Bağdat’a gelinir mi? Bana da rüyamda, ‘İstanbul’a git! Topkapı dışındaki filan mahallede oturan Takkeci İbrahim Ağa’nın evine misafir ol! O evin kömürlüğünde gömülü bir küp altın var, onu çıkar!’ dediler de inanmayıp gitmedim.

İbrahim Ağa çok şaşırdı. Hemen sevinçle İstanbul’a döndü. Gelince, hanımı ve komşuları, “Üzümleri yedin mi?” diye sordular. O, sadece “Derya tutuşmak üzere…” dedi. Hanımı ve misafirler onun delirdiğine hükmettiler. Misafirler gidince, kömürlüğünü kazıp altınları çıkardı. Uzun zamandır hayâlini kurduğu câmiyi, Topkapı’daki eski otogarın E-5 yolu tarafındaki Takkeci Camii’ni yaptırdı.

Bir hikâyenin peşinde

Bu hikâyeyi çocukluğumda bir takvim yaprağının arkasında okuduğumu çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra aynı hikâye, dünyanın en çok satan kitaplarından biri olan Paulo Coelho'nun Simyacı kitabında karşıma çıkmıştı. Hem de roman olarak.

Sonrasında ise Mesnevi’deki bir öykünün, kadim bir Kızılderili kitabında tekrarlandığını görünce yeryüzünde tüm kültürlerin hikâye ile beslendiğini ve farklı coğrafyada olsak bile aynı hikâyelere sahip olduğumuzu bellemiştim.

Bunu Sadık Yalsızuçanlar’ın çok önceden keşfettiğini, Sepetteki Dünya kitabını görünce anladım. Sadık Ağabey’in zaten eskiden beri hikâyeye karşı olan zaafını biliyordum. Onun ilk hikâye kitapları da, hikâyenin derin sularında yüzen bir adamın kelimeleriydi. Gerçeği İnciten Papağan kitabının arka plandaki hikâyesini bildiğim için, beni çarpıp geçmişti ta öğrencilik zamanlarında.

Sadık Yalsızuçanlar, “İnsanoğlu kadim zamanlardan beri, bir meseleyi öykü ile anlatma tutumunu sürdüre gelmiştir. Bizim kendi geleneğimizde, ilk şiirsel ürünlerden itibaren bu tutum açıkça gözlenir. Hikâye etme, hikâye edileni değil, öykülenmeye değer meseleyi aktarmak içindir.” diyerek giriş yapıyor kitabına. Sonra da kültür ve dini hayatımızın mühim bir eseri olan Risale-i Nur’larda yer alan hikâyelerin ana kaynaklarının peşine düşüyor.

Olayları hikâyeler ile anlatmak, hem tüm kutsal kitapların ve kadim kitapların bir yöntem

Risaleleri tefsir etme ya da açıklama gibi bir derde düşmeden, sadece içindeki hikâyeler ve hikâyelerin öyküleri ile ilgileniyor.

Kutsal Kitabımızın da içinde nice kıssaların olduğunu biliyoruz. Olayları hikâyeler ile anlatmak, hem tüm kutsal kitapların ve kadim kitapların bir yöntemi.Bu gün kişisel gelişim kitaplarının en çok başvurduğu metot da bu: Hikâye ile meseleyi örneklemek ve mesajı vermek.

Risale’deki hikâyeler de, birçok medeniyetin ve kültürün sözlü ya da yazılır eserlerindeki hikâyeler ile benzerlikler taşıyor. Daha geriye gidersek İmam Gazali’nin, Mevlana’nın, Cami’nin, Sadi’nin Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın da eserlerinde yer alan hikâyelerin de başka kültürlerde kardeşleri var. Bu insanlığın ortak hafızasının aynı hikâyeler ürettiğini gösteriyor bizi.

Mesele Sekizinci Söz’deki “Eski zamanda iki kardeş, uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: ‘Hangi yol iyidir?’ O dahi onlara dedi ki: ‘Sağ yolda kanun ve nizâma tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise, serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır.’ şeklinde başlayıp devam eden hikâye Tolstoy’un İtiraflar’ında da karşımıza çıkıyor.

Risale’deki hikâyelerin ana kaynak metinlerini merak eden ve karşılaştırma yapmak isteyenler için bir yeniden yazım çalışması yaptığını belirten Sadık Yalsızuçanlar, bu zahmetli ve titiz çalışması ile güzel bir esere imza atıyor.

Kadım kültürlerin hikâyelerine ve Risale’de nasıl yer aldıklarına dair bir meraka sahip olanlar için yapacakları ilk şey, bir kitapçıdan ya da internet sitesinden kitabı sipariş etmek. Gerisi hikâyelerin kalbine yapacağınız yolculuğa kalmış.

Adem Özbay yazdı

Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2018, 15:04
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13