Pulitzer ödüllü bir şahaser: Bülbülü Öldürmek

Harper Lee’nin kaleme aldığı “Bülbülü Öldürmek”, ilk defa 1960 yılında yayımlanır ve kitap 1961 yılında Pulitzer Ödülü’ne layık görülür.

Pulitzer ödüllü bir şahaser: Bülbülü Öldürmek

Eser, yazarın yazmış olduğu ilk kitap iken devamı niteliğinde yazılan “Tespih Ağacının Gölgesinde” kitabı da yazarın son kitabıdır. Harper Lee, yazmış olduğu yalnızca iki kitap ile Amerikan Edebiyatı’nda önemli bir yer edinmeyi başarabilmiştir.

Bülbülü Öldürmekkitabı ile Lee, bir dönem Amerika’da yaşanan ırkçılığı, ahlâkçı bir yaklaşımla eleştirir. Kaybetmiş insanların küçük hayatlarıyla dolu bu roman, küçük bir kızın dilinden anlatılır.

Annelerini küçük yaşta kaybeden iki kardeş; Jem ve Scout, avukat olan babaları Atticus ve onlara bakan Calpurnia ile beraber yaşar. Alabama’da “Maycomb” adlı bir kasabada geçen roman, Harper Lee’nin yaşamından otobiyografik öğeler taşır. Son derece esprili bir dille kaleme alınmış bu eserde “Dill” karakteri, Harper Lee’nin yakın arkadaşı Truman Capote’den esinlenilerek kurgulanır.

Radleyler’in Evi

Ben, Scout Finch… Ağabeyim Jem, benden dört yaş kadar büyüktü. Her şey Dill’in komşumuz olarak yanımıza taşınması ve yan evde yaşayan “Radley” isminde bir öcüyü evinden dışarı çıkarma düşüncesini ortaya attığı zaman başlamıştı. Ama ben daha da gerilere giderek her şeyin General Andrew Jackson’la başladığını iddia edebilirim. Eğer General Cree yerlileri topraklarından sürmeseydi Simon Pinch hiçbir zaman Alabama’ya gelmemiş olacaktı. Peki, o zaman acaba biz nerede olacaktık? İşte bunu hiç bilemiyorum.

Jem, Atticus ve yardımcımız Calpurnia ile birlikte kasabanın başlıca yerleşim bölgesi olan ana caddede oturuyorduk. Calpurnia, beyaz değildi. Babam, Atticus bir avukattı. Jem ve ben babamızdan son derece memnunduk. Bizimle oynuyor, bize kitap okuyor, kibar ve tarafsız davranıyordu. Annemiz, ben iki yaşındayken ölmüştü. Kalıtsal bir kalp hastalığı vardı sanırım. Ben değil ama Jem onu çok iyi hatırlıyordu. Bazen durup dururken oyun oynamaktan vazgeçiyor ve yalnız kalmayı tercih ediyordu.

Altı yaşına geldiğimde özgürlük alanımızın sınırları, kuzey yönünde iki ev ötedeki Bayan Henry Lafayette Dubose’nin, güney yönündeyse Radleyler’in evine dayanıyordu. Babamın koyduğu bu sınırları aşmayı hiç düşünmezdik. Bir gün yan evin bahçesinden gelen bir ses duyduk ve hemen sesin geldiği yere doğru gittik. İkimiz de yavru bir köpek göreceğimizi filan düşünmüştük. Fakat gördüğümüz, yerde oturan ve adının ‘Charles Baker Harris’ olduğunu söyleyen bir oğlandı. Pek göstermese de yedi yaşına basacakmış, ona kısaca “Dill” derlermiş. Dill, Mississippili idi ve yazı, teyzesinin yanında geçirmek üzere buraya gelmişti. Jem ile Dill’i kolaylıkla aramıza kabul etmiştik.

Dill’in aklı fikri, güney sınırımız, Radleyler’in evindeydi. Dill’e göre evde bir öcü yaşıyordu ve oradan çıkartılmalıydı. Jem’le beraber yaptığımız hiçbir açıklama, onun bu inadını kıramadı. O ev onu çekiyordu sanki. Jem ile gittiğimiz kasaba okulunun bahçesi, biz çocuklara göre “öcülü” olan bu eve bitişikti. Okul bahçesinin cevizleri dökülse gidip toplayamazdınız, beyzbol topunuz o bahçeye kaçarsa yapacağınız en iyi şey o topu unutmaktı...

Söylenenlere göre Radleyler’in garipliği Jem’le ben doğmadan önce başlamış. Radleyler, kasabada sevilen insanlardı ama kendi içlerine kapanmak gibi buralarda asla bağışlanmayacak bir hata yapmışlardı. Maycomb’un başlıca etkinliğine katılmayıp kiliseye gitmediler, ibadetlerini evde yaptılar. Bayan Ridley, karşı komşusuna kahve içmeye bile pek az gider ve hiçbir dini toplantıya katılmazdı. Bay Ridley ise her sabah, saat on bir buçukta kasabaya iner ve saat tam on ikide dönerdi. Ne iş yaptıklarını ya da bu ailenin burada ne zamandan beri yaşadığını da bilmiyorduk. Mahalledeki efsaneye göre Radleyler’in küçük oğlu, daha yirmisine gelmeden ülkenin kuzey bölgesinde yaşayan çok büyük ve anlaşılması zor bir kabile olan “Old Sarumlu Cunninghamlar” dan birileriyle tanışmış ve onlarla birlikte Maycomblular’ın hiç görmediği bir çete kurmuştu. Bu çete pek bir şey yapmasa da kasaba sakinleri Bay Radley’e oğlunun kötü insanlarla dolaştığını söylemeye cesaret edemiyormuş. Fakat bir gece bu gençler alkolün de etkisiyle kasabada huzursuzluk çıkararak kendilerine engel olmaya çalışan Maycomb eski mübaşiri Bay Conner’i adliyenin ek binasına kilitlemişler. Bay Radley, başı belaya giren oğluna yargıcın ceza vermesini, “bir daha tekrar etmeme” sözü vererek önlemiş. Olayın ardından Radleyler’in oğlu on beş sene ortalıkta gözükmemiş. Ve artık “Öcü Radley” olarak bilinmeye başlamış.

Bir gün Jem, komşumuz Stephanie Crawford’dan bir şeyler öğrenmiş. Kadına göre Öcü Radley, salonda oturup gazeteden bir şeyler keserken içeri babası girmiş ve Öcü, makası babasının bacağına saplamış. Bayan Radley ise sokağa fırlayıp “Arthur hepimizi öldürecek!” diye bağırmaya başlamış. Şerif geldiğinde Öcü, aynı işi yapmaya devam ediyormuş. Otuz üç yaşındaki bu çocuk için yapılan önerilere, babası kulağını tıkamış ve onun yalnızca bazen sinirli olabildiğini söylemiş. Bay Radley, kesinlikle oğlunu akıl hastanesine göndermek istemiyormuş. Buna rağmen oğlunu alıp adliye binasının bodrumuna kapatmışlar.

İlk Hedef Öcü Radley

Biz yanı ben, Jem ve Dill, Öcü’nün peşindeydik. Üstelik komşumuz Bayan Stephanie Crawford’un anlattıkları, bizi daha bir heyecanlandırıyor ve meraka sevk ediyordu. Dill, sürekli Jem’in korktuğunu söyleyip onu tahrik ediyordu. Nihayet üçüncü gün Dill, Jem’i teslim almayı başardı. Jem’in derdi -yani kendi dediğine göre- Öcü’nün bizi yakalayamayacağı şekilde onu dışarı çıkarmanın bir yolunu bulmaktı. Ayrıca kız kardeşini –yani beni- de düşünmek zorundaymış. Hep birlikte bir plan yaptık. Plana göre Jem, bahçe kapısını itecek ve duvara bir şaplak vurup geri dönecekti. O sırada Öcü sesin nereden geldiğini merak edip dışarı çıkacak, biz de Dill ile onun üzerine atlayacaktık. Bu kusursuz gördüğümüz planı uygulamaya geçtik. Jem, bahçe kapısını itip duvara şaplak atıp heyecanla koşunca biz de onun peşinden koştuk ve sağ salim kendi ön verandamıza vardık. Nefes nefese dönüp arkamıza baktık, ev olduğu yerde duruyordu. Öcü Radley’i dışarı çıkarmayı başaramasak da sanki içeriden bir tıkırtı gelmişti.

Eylül ayı gelince Dill’in Meridian’a dönme, bizim de okula gitme vaktimiz gelmiş oldu. Ben okula başlamak için sabırsızlanıyordum. Öğretmenim, Bayan Caroline Fisher’di. Okumayı bildiğimi öğrenir öğrenmez babamın artık daha fazla bir şey öğretmemesi gerektiğini iletmemi istedi. Oysa bana okumayı babam öğretmemişti ki. Birkaç ay rutin okul olaylarıyla geçti. Ardından ikinci sınıftaydım. Bana sorarsanız ikinci sınıf, tatsızdı ama Jem’e göre ileriki yıllarda okul iyileşmiş olacaktı. Yaşlı Bayan Radley o kış öldü. Jem’le ben Öcü’nün kadını sonunda hakladığına karar verdik ama Atticus, cenaze evinden döndüğünde onun eceliyle öldüğünü söyleyince biraz hayal kırıklığına uğradık. Şimdi aklımızda başka bir soru vardı: Babam, Arthur’u yani Öcü’yü görmüş müydü? Öyle ya sonuçta cenaze evine gitmişti. Bize verdiği cevap yine hayal kırıklığıydı, Arthur evde değildi. Daha başka sorular sormak istesek de bu konuyu kurcalamamız Atticus’un pek hoşuna gitmiyordu.

Ertesi gün pencereden bakar bakmaz çığlığı kopardım. Bana kalırsa kıyametin kopması yakındı. Atticus’u kolundan tutup çekiştirerek pencerenin önüne götürüp dışarıyı gösterdim, “Aman Tanrım kar yağıyormuş!” Jem, babama sanki daha önce kar görmüş gibi karın tutup tutmayacağını soruyordu. Jem’le bahçeye çıkıp kardan adam yapmaya karar verdik. Dışarı çıkıp Bayan Maudie’nin evinin önüne geldiğimizde Bay Avery oradaydı. Suratı pespembe ve bel kemerinin altından koca karnı görünen bu adama göre biz, kötü çocuklardık ve yine bir şeyler yapmıştık, bu yüzden de mevsimi değiştirmiştik. Oysa Maycomb’a Appomattox Muharebesi’nden beri böyle kar yağmıyordu. Bay Avery’nin sataşmasına aldırış etmeden kardan adamımızı yapmaya koyulduk. Bitirdiğimizde onu, babama göstermeyi çok istiyorduk. Babamın akşam yemeğine gelmesini bekleyemeden iş yerine gidip ona bir sürprizimin olduğunu söyledik. Atticus, kardan adamımızı görünce harika bir iş çıkardığımızı söyledi. Jem’i de epey övdü, bu yüzden Jem kulaklarına kadar kızarmıştı. Fakat kardan adamın Bay Avery’ye benzediğini fark etti ve üzerinde biraz daha çalışarak ona benzememesini sağlamamızı istedi. Babama göre komşularımızın karikatürünü yapmak, pek hoş olmayabilirdi.

Gece yarısı uykumdayken Atticus’un beni sarsmasıyla uyandım. Yanında Jem vardı, o da benim gibi uyku sersemiydi. Bu saatte uyandırıldığıma göre kesinlikle bir sorun olmalıydı. Dışarıdan sesler ve koşuşturan insanların çıkardığı boğuk gürültü, korkuya kapılmama neden oldu. Mahallede yangın çıkmıştı ve Bayan Maudie’nin evi yanıyordu. Yangının diğer evleri de kül etmeden kontrol altına alınması gerekiyordu. Bayan Maudie, yangının nasıl çıktığını bilmiyordu. Belki mutfak bacasından çıkmış olabilirdi. Açıkçası Bayan Maudie bu yangın yüzünden pek üzgün gözükmüyordu. Zaten eski, inek ahırına benzettiği bu evden nefret ettiğini ve belki yüz defa yakmayı düşündüğünü, kendisi söyledi.

Bir Zenciyi Savunmak

Cecil Jacobs, tüm okula babamın bir zenciyi savunduğunu ilan etti. Bunu kesinlikle kabul etmedim ama kafam karışmıştı. Jem’e de sordum o da bunu Atticus’a sormamı söyledi. Atticus, duyduklarımın doğru olduğunu ve ayrıca siyahilere “zenci” dememem gerektiğini söyledi. Atticus, tüm zencileri değil yalnızca adı “Tom Robinson” olan bir zenginin avukatlığını yaptığını anlattı. Kasaba çöplüğünün biraz ilerisindeki küçük yerleşim yerinde yaşayan Tom, aynı zamanda Calpurnia’nın kilisesine kayıtlıymış ve Calpurnia onun ailesini iyi tanıyormuş. Namuslarıyla yaşayan bu insanlar, bazı dedikodulara maruz kalıyorlarmış ve ben bazı konuları anlayacak yaşta değilmişim. Bazı yüksek mevkilerdeki kişiler babama, bu adamı savunmanın doğru olmayacağını söylüyorlarmış. Davayı kazanmamız mümkün değilmiş ama duruşmalar yaz döneminde başlayacakmış. Bir zenciyi savunmak, böyle büyük bir sorun muydu? Değilse Cecil, neden zencileri savunduğu için babamı suçluyordu?

Babam bana bu konuyla ilgili okulda ya da başka herhangi bir yerde ne kadar tahrik edilirsem edileyim, sakin kalmamı ve yumruklarımı aşağıda tutmamı tembihledi. Bu şartlar altında ertesi gün okulun avlusunda karşılaştığım Cecil karşısında Atticus’un bu öğüdünü yerine getirerek sakin kalmayı başardım ve Cecil’in dediği hiçbir şeye tepki vermeden oradan uzaklaştım. Cecil Jacobs ile dövüşseydim Atticus’u hayal kırıklığına uğratacaktım. Atticus, bizden bir şey yapmamızı nadiren isterdi bu yüzden dediğini yapmam önemliydi. Soylu bir tavır takınmıştım.

Ne yazık ki bu soylu tavır yalnızca üç hafta sürdü. Noel gelmişti ve işler biraz karışacaktı. Noel’in iyi yanı Noel ağacı ve Jack Finch Amca’ydı. Alexandra Hala ve kuzenim Francis de Noel’de beraber olacağımız gruba dâhildi. Tabii bir de Jimmy Enişte vardı. Francis, hayatımda tanıdığım en sıkıcı oğlandı. Onunla konuşmak bana ağır ağır okyanusun dibini boylamak gibi geliyordu. Alexandra Hala da bana takmış vaziyetteydi. “Hiçbir zaman bir hanımefendi olamayacağımı,”   düşünüyordu. Çünkü ben pantolon giyiyormuşum ve onun ben doğduğum zaman armağan ettiği inci kolyeyi takmıyormuşum. Francis, her zamanki gibi sinirimi bozmaya başlamıştı, babam için “zenci hayranı”  deyip duruyordu. Anlamını bilmesem de söyleyiş tarzından kötü bir şey olduğunu anlamış ve çok sinirlenmiştim. Atticus’u üzmemek adına tahammül edebildiğim kadar bekledim ancak dayanacak gücüm kalmadığında fırsatını bulup suratının ortasına yumruğumu yerleştirdim. Büyükler, olayı her ikimizden de dinleyip hatanın kimde olduğuna karar vereceklerdi. Bana kalırsa haklıydım.

Jem’in on ikinci yaş gününün ertesinde cebindeki para sanki ona batıyormuş gibi öğleden sonra kasabaya gidip oyuncak almayı planladık. Ona, bir buharlı lokomotif bana da bir gösteri sopası aldık. Para, yalnızca Jem’in olmasına rağmen büyük bir cömertlikle bana da hediye almıştı. Dönüş yolunda Bayan Dubose, evinin önünden geçerken bizi durdurup sorular sormaya başladı. Sonunda iş döndü dolaştı ve babamın beş para etmez zencileri savunduğunu bu nedenle onun da onlardan pek farklı olmadığını söyledi. Jem de ben de feci hâlde kızmıştık. Jem, kendini tutamadı ve elimdeki sopayı kaptığı gibi Bayan Dubose’nin tüm kamelyalarının tepelerini uçurmaya başladı! Her yer yeşil tomurcuklar ve yapraklarla doldu. Sonra da sopayı Bayan Dubose’nin gözleri önünde diziyle kırdı.

Babam olanları öğrendiğinde Jem’e bir ay Bayan Dubose’ye kitap okuma cezası verdi. Cezanın bitiminden az zaman sonra yaşlı kadın öldü. Meğer çok hastaymış ve babam zaten Jem’i bu olay olmasa da yaşlı kadına kitap okuması için gönderecekmiş.

Zenci Kilisesinde İki Beyaz

Eyalet yasama meclisinin acil toplantısı üzerine Atticus, bizi iki haftalığına bırakıp gitti. Calpurnia’nın elindeydik artık. Güzelce giyinip kiliseye gidecektik. Afro-Amerikan kilisesi kasabanın güney sınırının dışındaydı. Kilise avlusuna girdiğimizde temiz giyimli zenciler, bizi gördükleri için biraz şaşırmış gibiydi. Calpurnia, Jem’le benim aramda yürüyor ve selamlara karşılık veriyordu. Bu sırada adının Lula olduğunu öğrendiğimiz bir kadın Calpurnia’ya kızarak siyahların kilisesine neden beyaz veletleri getirdiğini soruyordu. Esasında ben de orada bulunmaktan mutlu değildim ve eve gitmek istiyordum. Calpurnia ise “Tanrı, aynı Tanrı!” diyerek ona ağzının payını verdi. Lula bozulup gitmiş ve biz diğer siyahlarla baş başa kalmıştık. Kilisede babamın savunduğu, Tom Robinson’un karısı için bağış toplanıyordu. Burada, Tom Robinson’a atfedilen suçu da öğrenmiş olduk. İddiaya göre Tom Robinson, yaşlı Bob Ewell’in kızının ırzına geçmişti. Oysa Ewell ailesinin ne biçim insanlar olduğu, herkes tarafından biliyordu.

Eve dönerken verandada bizi bir sürpriz bekliyordu. Alexandra Hala oradaydı ve bir süre bizde kalacağını söyledi. Babamla karar vermişler. Bir süre demek, üç gün de demek olabilirdi otuz yıl da. Bu düşünce bizi korkutmuştu, Jem’le birbirimize baktık.

Biz karşılamasak bile Maycomb, Alexandra Hala’yı iyi karşıladı. Bayan Maudie Atkinson kek yaptı, Bayan Stephanie Crawford ona, uzun uzun ziyaretlerde bulundu. Bitişik komşumuz Rachel, öğleden sonraları halamı, kahveye davet ediyordu. Bay Nathan Radley ise ön verandaya gelip onu gördüğüne memnun olduğunu söyleyecek kadar işi ileriye götürdü. Biz de zamanla ona alıştık. Sanki şimdiye kadar hep bizimle yaşamış gibi oldu.

Bir gün Atticus’a “Irza geçmek nedir?” diye sorunca benden bu soruyu tekrarlamamı istedi. Şaşırmış gibiydi. Ardından bunu bir iki defa daha tekrarlayınca sıkılarak bunu Calpurnia’dan duyduğumu ve bu soruyu gidip ona sorması gerektiğini söyledim. Böylece bizim siyahların kilisesine gittiğimiz gerçeği ortaya çıkmış oldu. Alexandra Hala, açtı ağzını yumdu gözünü ve bu konudan başlayarak bize dair her şeyden duyduğu şikâyetleri dile getirmeye başladı. Ona göre Calpurnia derhâl kovulmalıydı. Babamsa buna asla müsaade etmeyeceğini söyledi. Calpurnia’nın bizim üzerimizde oldukça emeği vardı ve babamın bizi yetiştiren bu kadına olan vefası takdire değerdi. Yine de Alexandra Hala’nın dediği bazı şeylerde ona hak verip bizi satmış olmasını unutmayacaktık.

Tartışmanın, daha doğrusu Alexandra Hala’nın söylenmesinin ve Atticus’un bizi satışının ardından sinirlenip odama çıktığımda yerde yılana benzer bir şeyin ayağıma dokunduğunu hissettim. Ne olduğunu anlamadan yatağın altına kaçmıştı. Korkup hemen Jem’i çağırdım ve birlikte yatağın altına bakmaya cesaret ettik. Yatağın altından çıkan şey, yılandan çok daha şaşırtıcıydı: Dill! Bize bir sürü palavrayla karışık buraya nasıl geldiğini anlattı. Söylediğine göre yeni babasıyla aralarında sorunlar varmış, o da kaçıp teyzesine gelmiş. Çok açtı ve aşırı kirli gözüküyordu. Jem, ona biraz süt ve mısır ekmeği getirdikten sonra Atticus’a haber verdi. Onun bu akşamki hainliğini unutmasak da haber vermeye mecburduk. Atticus, tüm sakinliğiyle Bayan Rachel’e haber vermeye gitti. Bayan Rachel geldiğinde evi sesiyle inletiyordu; “Aman Tanrımlar”, “Ailen meraktan çıldırmak üzereler”, “Hemen seni eve götüreyimler”,  resmen havada uçuşuyordu.

Mahkeme Günü

Babamın ve esasında hiç kimsenin bizim de mahkeme salonuna gittiğimizden haberi yoktu. Ben, Jem ve Dill, Peder Sykes’in yardımıyla salona tepeden bakan bir yerde davayı izlemeye başladık. İlk olarak kasabanın şerifi Bay Heck Tate, tanık kürsüsüne geldi. Savcı Bay Gilmer, olay gecesi neden Ewelller’in evine gittiğini sordu. Bay Heck Tate, eve gitmek üzere bürosundan çıkmak üzereyken Bay Ewell’in içeri girdiğini, zencinin birinin kızının ırzına geçtiğini söyleyerek hemen evine gelmesini istediğini söyledi. Şerif eve gittiğinde kızın boylu boyunca yerde yattığını ve yara bere içinde olduğunu görmüş. Kız da kendisini bu hâle getirenin Tom Robinson olduğunu, üstelik ondan yararlandığını söylemiş. Bay Gilmer’in soruları bitince babam ayağa kalktı ve bu kez o Bay Heck Tate’e sorular sormaya başladı. İlk sorusu doktor çağırıp çağırmadığıydı, Bay Tate doktor çağırmamıştı. Ona göre doktor çağrılacak bir durum yoktu, çünkü her şey ortadaydı. Bay Tate, doktor çağırmadığı gibi orada bulunanlardan herhangi biri de doktor çağırmamıştı.

Atticus oldukça rahat gözüküyordu. Esasında tüm mahkeme boyunca rahat olacaktı. Şeriften kızın yaralarının nasıl olduğunu anlatması istendi. “Mesela, gözünde morluk vardı.” dedi şerif. Ama hangi gözü olduğunu hatırlamıyordu. Biraz tereddütten sonra kızın sağ gözünün mor olduğunu hatırladı. Ayrıca kızın kollarında çürükler ve boynunda parmak izleri olduğunu da söyledi. Atticus’un soruları bitince tanık sandalyesinden indi ve yerine oturdu. Zabıt kâtibi, Bay Ewell’i kürsüye davet etti. Küçük, horoz kılıklı Bay Ewell kürsüye geldi. Maycomb gibi yerlerde Ewelller gibi tekin olmayan işlerle uğraşan aileler bulunurdu. Toplumsal konumları, hiçbir ekonomik çalkantıdan etkilenmeyen bu aileler, oralarda konukmuş gibi bolluk günlerinde nasıl yaşamışlarsa en sıkıntılı kıtlık günlerinde de öyle yaşarlardı. Bay Ewell da olay gecesini kendi penceresinden anlattı. 21 Kasım gecesi bir yük odunla ormandan döndüğünü, tam çitin yanına geldiği sırada kızı Mayella’nın çığlığını duyduğunu söyledi. Mayella sanki kendisine dayak atılıyormuş gibi bağırıyordu. Bay Ewell, pencereye koşmuş ve Tom Robinson’u o sırada kızının ırzına geçerken görmüştü.

Duruşmanın devamında duyulacak şeyler, bilhassa çocukların duymaması gereken şeylerdi. Mahkeme salonunun boşaltılması talep edildi. Ancak Yargıç Taylor, bu talebi reddetti. Böylece duruşmanın kalanını yargıç sayesinde izleyebildik. Bay Ewell, davalının kendisini görünce ön kapıdan kaçtığını, kendisinin de yardıma ihtiyacı olan kızının yanına koştuğunu anlattı. Sonra da Bay Tate’ye haber verdiğini söyledi. Bay Gilmer’den sonra yine Atticus, soru sormak üzere ayağa kalktı. Yerine oturmak üzere ayağa kalkan Bay Ewell, yeniden tanık sandalyesine oturmak zorunda kaldı. Atticus, ona da doktor çağırıp çağırmadığını sordu. Bay Ewell’e göre de doktorluk bir şey yoktu. Devamında kızının hangi gözünün morardığını sordu ve Bay Ewell de tereddüt ederek Bay Tate’ye katıldığını söyledi. Yani kızın sağ gözü morarmıştı. Atticus bunun üzerine kızın babasına okuma yazma bilip bilmediğini sordu. Bay Gilmer itiraz etse de yargıç bunu reddetti. Atticus, cebinden bir kalem ve kâğıt çıkararak Bay Ewell’den adını ve soyadını yazmasını istedi. Bay Ewell, sol eliyle yazıyordu, yani solaktı. Babam kızın sağ gözünün morarmasıyla sol elini kullanan biri arasında bağlantı kurma gayretindeydi. Şüphesiz yüzü dönük birine sol yumruğunuzla vurursanız karşıdaki kişinin sağ tarafı yaralanırdı.

Mayella Kürsüde

Mayella, kürsüye çağrıldı ve elini kaldırıp yalnızca doğruları söyleyeceğine yemin etti. Kızın hâlinden pek de sık yıkanan biri olmadığı, belli oluyordu. Duruşma için yıkanmış, temizlenmiş gibiydi. Bay Gilmer, bu kez Mayella’dan 21 Kasım akşamı yaşananları anlatmasını istediğinde o da pek farklı bir şey anlatmadı. Verandada oturduğunu, oradan geçmekte olan bir zenciden gardroplu şifonyeri beş sent karşılığında parçalamasını istediğini söyledi. Sonra da kendisine saldırdığını, kendisinin direndiğini, çığlık attığını ve sonunda babasının içeri girdiğini hatırladığını söyledi. Bay Gilmer’in zencinin kendisinden yararlanıp yararlanmadığına ilişkin sorduğu soruya ise “Tabii ki” diye cevap verdi.

Sırada Atticus’un soruları vardı. Kız, babama son derece öfkeyle bakıyordu. Babam hâlâ sakindi. Mayella’ya ilk olarak kaç yaşında olduğunu sordu. Kız, on dokuz yaşında olduğunu söyledi. Ardından da eğer kendisiyle alay edilecekse hiçbir soruya cevap vermeyeceğini iletti. Atticus, kızın ailesiyle ve eğitim durumuyla ilgili bazı sorular sordu. Amacını anlayabiliyordum, Bay Gilmer’in konu dışı ya da davayla ilgisiz görmeyip itiraz etmediği sorulardan başlayarak Atticus, Ewelller’in ev hayatını jüri üyelerinin gözleri önüne sermeye çalışıyordu. Bu sorularla kızın hiçbir arkadaşının olmadığı da ortaya çıkmıştı. Mayella, gelen sorulara göre verdiği cevaplarla Tom Robinson’un her gün evlerinin önünden geçtiğini, daha önce de başka işler yaptırdığını ama bu işleri hatırlamadığını söyledi. Mayella’nın verdiği ifadeye göre Tom Robinson ona saldırmış, yüzüne vurmuş ve kendisinden yararlanmıştı. Atticus, Tom Robinson’u göstererek bahsettiği kişinin o adam olup olmadığını sordu. Mayella, o adam olduğunu teyit etti. Atticus, bu kez Tom Robinson’dan ayağa kalkmasını istedi. Tom ayağa kalktı, sağ elini sandalyesinin arkalığına koyarak durdu, bir dengesizlik vardı. Sol kolu, sağ kolundan neredeyse otuz santim kısaydı ve cansız bir hâlde sallanıyordu. Görünene bakılırsa bu el, hiçbir işe yaramazdı. Söylenene göre Tom, zamanında elini çırçır makinesine kaptırmış ve sakat kalmış. Tom’un bu hâliyle kıza vurması, boğazını sıkması ve ondan yararlanması mümkün müydü? Mayella köpürdü. “Nasıl yaptı bilmiyorum ama yaptı!” diyor, kendisini aklamaya çalışıyordu. Atticus, kızı babasının dövdüğünü düşünüyordu. Bu iddiasını kıza sorduğunda kızdan bir yanıt alamaması, durumu daha da şüpheli kıldı. Hemen peşinden kardeşlerini sordu. Neden yardıma gelmemişlerdi? Buna da cevap yoktu. Yargıç Taylor, duruşmaya on dakika ara vermeyi uygun gördü. Atticus ile Giler yargıç kürsüsünün önünde buluşup fısıldaştılar ve daha sonra yargıç kürsüsünün arkasındaki kapıdan dışarı beraber çıktılar. Biraz sonra yargıç salona döndü, babam ile Bay Gilmer da döndüğünde akşama kadar davayı bitirmek istediğini söyledi. Babam oldukça rahat bir şekilde davayı bu duruşmada bitirebileceğini söyledi. Yargıca söylediğine bakılırsa bir tanığı vardı. Tanığı, Thomas Robinson’du.

Tom Robinson Anlatıyor

Tom Robinson, zorlukla sakat elini İncil’e değirmeye çalıştı. Sağ elini havaya kaldırarak ettiği yeminini yine zorlukla tamamladı. Tom, evli ve üç çocuk sahibiydi. Yirmi beş yaşındaydı. Daha önce birileriyle kavga ettiğinden dolayı otuz gün hapis cezası almıştı. Kefaretini ödeyebilecek parası olsaydı hapse bile girmeyeceği bir cezaydı bu. Kavga ettiği adam ise bıçakla saldırdığı ve Tom’a zarar verdiği hâlde kefaretini ödediğinden hapis yatmamıştı. Atticus, tüm bunları bilerek Tom’un ağzından anlattırıyordu, böyle yaparak saklayacak hiçbir şeyinin olmadığını göstermeye çalışıyordu. Tom, her gün işe gidip gelirken Mayella’nın oturduğu evin önünden geçtiğini, Mayella’nın çok kereler ona bazı ufak tefek işler yaptırdığını, bu işler karşılığında herhangi bir ücret almadığını, Mayella’nın bahsettiği gardırobu parçalama görevinin ise neredeyse bir sene önceki bir olay olduğu söyledi. Son olay sırasında da kızın kendisini içeri davet ettiğini ve orada yapılacak bir iş olduğunu söylediğini belirtti. Kızın evine gittiğinde ise kendisine kızın saldırdığını, öpmek istediğini, kendisini savunmak için oradan kaçtığını çünkü bir zenci olarak bunun altından kalkamayacağını bildiğinden kızı hiçbir şekilde itip zarar vermediğini söyledi. Atticus’un ardından Bay Gilmer de Tom’a sorular sordu. O bilhassa önceki yıllarda aldığı cezası üzerinde duruyordu. Tom’un Bay Gilmer’e verdiği cevaplarla Atticus’a verdikleri farklı değildi.

Jem’e göre davayı kazanacaktık. “Kazanmamak için bir neden göremiyorum.” diyordu. Atticus, o sırada jüriye doğru konuşuyordu. Mahkemenin, Tom Robinson’un bahsi geçen suçu işlediğine ilişkin herhangi bir delil ortaya koyamadığını, iki tanıktan başka tanık bulunmadığını, bu iki tanığın da ifadelerinde ciddi çelişkiler bulunduğunu ifade ediyordu. Ortada bir yalan vardı. Şerif dışında kalan mahkeme tanıkları, jüri karşısına arsız bir güvenle çıkmışlardı. Çünkü davalı, bir zenciydi ve onlara göre bütün zenciler yalancıydı.

Atticus, gerçekten etkileyici bir savunma yapmıştı ama son söz, jürinindi. Kararın verileceği anda Calpurnia’yı gördük. Mahkeme salonunda doğruca Atticus’a yöneldi ve yargıçtan izin alarak elindeki zarfı babama uzattı. Zarfın içindeki not Alexandra Hala’dan geliyordu ve bizimle ilgiliydi. Hala, bizim kaybolduğumuzu söylüyordu. Bu sırada Bay Underwood’un sesi duyuldu ve bizi işaret ederek bizim orada olduğumuzu babama gösterdi. Babam, bizi görür görmez eve gönderdi ama yemekten sonra geri gelmemize izin verdi. Şanslıysak kararı duyabilecektik.

Karar zamanıydı. Gözlerimi kapattım. Yargıç Taylor oy sayımı yapıyordu. “Suçlu, suçlu, suçlu, suçlu…” Bu, büyük bir haksızlıktı. Bayan Maudie, Atticus Finch’in kazanamayacağını bilerek bu davayı aldığını söylüyordu. Yine de bir davada jüri bu kadar uzun süre kararsız kalıyorsa bu bir başarıydı ve bu kasabada Atticus’tan başka jüriyi böyle düşündürecek bir isim yoktu. Küçük de olsa bir adımdı bu. Üstelik ilerisi için ümit verici bir adım.

Bülbülü Öldürmek

Halamın klasik Misyonerlik Derneği günlerinde babam kasabada hava kararıncaya kadar oyalanırdı. Ancak bugün o günlerden biri değildi çünkü babam kapı aralığına kadar geldi ve Alexandra Hala’yı diğer hanımlardan özür dileyerek mutfağa çağırdı. Verdiği haber çok acıydı: Tom ölmüştü. Zavallı kadına bir yolunu bulup söylemek gerekiyordu. Bunu eşine söyleyebilmek için de Calpurnia’ya ihtiyacı vardı. Halam bu ölümden pek etkilenmişe benzemiyordu.

Dill ve Jem yüzmeye gitmişlerdi. Dönerken babamı ve Calpurnia’yı Robinsonlar’ın evinin önünde görmüşler. Karısı haber alır almaz yere yığılmış. Kadını zorlukla kulübeye taşımışlar.

Babamın anlattığına göre Tom, idman saatinde çitin yanında birdenbire çıldırıp çite tırmanmaya başlamış. Yani herkesin gözü önünde tek koluyla firar edecekmiş. Gardiyanlar onu tam çiti aşmak üzereyken vurmuşlar. Tam on yedi kurşun yarası almış. O kadar fazla kurşun atmalarına gerek var mıydı?

Ekim ayı geçmiş, Dill çoktan evine dönmüştü. Bu yıl Cadılar Bayramı oldukça değişik kutlanacaktı. Lisenin konser salonu açık olacak, büyükler için geleneksel kostümlü geçit töreni, çocuklar için ağızla elma yakalama, karamel hamuru sündürme ve eşek kuyruğu iğneleme oyunları oynanacaktı. Ayrıca en iyi cadılar bayramı kostümüne yirmi beş sent ödül verilecekti. Bayan Merriweather, herkese görevler veriyordu. Herkesin kostümünü o ayarlıyordu. Ona göre bazı çocuklar kasabanın tarım ürünlerini canlandırsa iyi olurdu. Cecil; inek, ben; jambon kostümü giyecektik. Sonuçta bana çok dar ve sıkıcı bir kostüm hazırlandı. İçine girmek de içinden çıkmak da son derece zordu. Cadılar Bayramı geldiğinde bütün ailenin beni seyretmek için okula geleceğini zannettim ama yanılmıştım. Herkesin kendisine göre işleri vardı ve kimse beni izlemeye gelmedi. Atticus, beni kırmamaya çalışarak bu gece kostümlü geçit törenine katılabileceğini zannetmediğini söyledi. Bir haftadır Montgomery’deydi ve çok yorgundu. Alexandra Hala da erken yatmak zorunda olduğunu söyleyerek gelmeyi reddetti.

Gösteri biraz tatsız geçti. Çünkü ben Bayan Merriweather’in bitmek bilmeyen konuşması sırasında uyuyakalmıştım. Sahneye çıktığımda artık her şey için çok geçti. Bayan Merriweather, gösteriyi mahvettiğimi söyledi. Jem’le eve dönmek üzere okuldan ayrıldığımızda, ayakkabılarımı unuttuğumu fark ettim. Geriye dönüp baktığımızda ışıklar kapatılmıştı ve dönüp alma şansımız yoktu, yarın da Pazar’dı. Elbiselerim Jem’deydi ama değiştirmem mümkün değildi. Jambon kılığında eve kadar idare edecektim.

Jem ile içimizde garip bir his vardı. Birinin bizi izlediğinden emindik. Ben pek bir şey göremiyordum ve hareket kabiliyetim de kısıtlıydı. Tam yola yaklaştığımızda Jem’in elimden kayıp gittiğini, birden hızla geriye itildiğini ve yere yuvarlandığını hissettim. Ayak sürüme sesleri, donuk bir çatır çutur sesi ve Jem’in çığlığı... Sesin geldiği yöne koştum ve bir erkek karnının üzerine düştüm. Karnın sahibi beni sıkı sıkı tuttu. Kımıldayamadım. Sonra biri, onu geri itti ve yuvarladı. Jem ayakta diye düşündüm ve ona seslendim ama cevap vermedi. Ardından Atticus’un geldiğini zannettim ama o değildi. İleride bir adam gördüm, Jem’i kucağında taşıyordu. Jem’in kolu önde kopmuş gibi sallanıyordu. Adam, beni ve Jem’i bizim eve getirdi. Babam verandadaydı, hemen doktor çağırdı. Bay Tate’ye de haber verilmişti. Doktor, Jem’in kolunun kırık olduğunu söyledi ve onu uyutmak için sağlam bir uyku ilacı verdi. İlacın etkisi sabaha kadar geçmeyecekti. Bay Tate geldiğinde olay yerinde birinin ölmüş olduğundan bahsetti. Ölen, Bob Ewell idi. Atticus, meseleyi anlamaya çalışıyordu. Bay Tate ise Bob’un kendi bıçağının üzerine düştüğünde ısrarcıydı. Bu gizemli olayda beni en çok şaşırtan ise beni ve Jem’i olay yerinden eve taşıyanın Öcü Radley olmasıydı.

Sonuç

Scout Finch isminde minik bir kızın gözünden anlatılan “Bülbülü Öldürmek”, 1960’ların zenci karşıtlığı ile yüklü Amerikan zihniyetini tümüyle okuyucunun gözlerin önüne seriyor.

Scout Finch, babası Atticus, kardeşi Jem ve yardımcıları Calpurnia ile birlikte Maycomb Kasabası’nda yaşamaktadır. Bir zenciye atılan iftira sonrasında Atticus’un bir zencinin avukatlığını yapacak olması kasabalının onlara bakışını değiştirir. “Bir zenci hakkında bir iddia varsa o iddia kesinlikle doğrudur” anlayışı, 1960’larda tüm Amerika’da olduğu gibi bu küçük kasabada da geçerlidir. Bu dönemde sosyal ortamların bir çoğundan soyutlanan zenciler, genellikle ev işlerinde çalıştırılır, beyazların kilisesine giremezler. Atticus’un harikulade savunmasına, iddia sahiplerinin tereddütlü ifadelerine ve zayıf iddialarına rağmen mahkeme sadece renginden dolayı Tom Robinson’u suçlu bulur.

“Bülbülü Öldürmek”, çevresinde olup bitenleri kendi penceresinden anlatan küçük bir kızın hikâyesi olarak 1960 yılında yayımlanır. Hikâye, nihai sonuna yazarı Harper Lee’nin ikinci kitabı olan “Tespih Ağacının Gölgesinde” ile kavuşur.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 00:02 Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2021, 00:08
banner25
YORUM EKLE

banner26