Öykümüzü yeniden okumak için kırk neden

Necip Tosun’un 'Öykümüzün Kırk Kapısı' kitabı, edebiyatımızın çorak alanına yağmur olacak bir çalışma. Modern Türk öyküsüne gireceğimiz kırk kapıyı ve kapıların anahtarlarını sunuyor bizlere. Muaz Ergü yazdı.

Öykümüzü yeniden okumak için kırk neden

Edebiyatımızda, roman ve öykü üzerine yapılmış derli toplu kuram/eleştiri ve tahlil türü çalışmalar fazla değil. Bunun birçok nedeni olabilir. Malum olduğu üzere, kadim geleneğinde sözlü kültürün ve sözlü kültüre ait anlatıların yer aldığı bir anlam dünyasına mensubuz. Dolayısıyla varlığa ilişkin, insana ait haller, sözlü kültürün anlatı biçimleriyle dile getirilmiş, söylenmiş. Batılı anlamdaki anlatı türleri, edebiyatımıza Batılılaşma ile birlikte girdi. Burada geleneksel, kadim dünyamıza ait kültür ve onun anlatım biçimleri, bu Batılılaşma karşısında yenildi ne yazık ki.

Aynı zamanda, Batılı yaşam biçiminin ve kültürel paradigmasının belirleyiciliğinde ortaya çıkan yeni anlatı biçimlerinin kökleşmesi kolay olmadı. Bilindiği gibi Batı edebiyatı ifşacı, teşhirci, itirafçı bir karaktere dayanır. Bu sebep dolayısıyla roman ve öykünün oralarda ortaya çıkışı ve gelişimi hiç de bizdeki gibi zor olmadı. Biz de ise, bunun tam tersi bir anlayış geçerliydi. Yani bu anlatı biçimlerinin benimsenmesi dipten gelen, o kültürü meydana getiren unsurların birikimlerimden kaynaklı değil de, Batılılaşmayı tek geçerlilik kabul eden yazarların, aydınların öykünmeciliğinden kaynaklandı. Zaten Batılılaşma etkisindeki ilk dönem edebiyatımıza baktığımızda, çoğu eser ya birebir tercümedir ya da adaptasyon.

Hem emek hem cesaret

Bir de işin diğer bir boyutu daha var. Kuram/eleştiri ve tahlil alanında söz söylemek, ciddi bir emek ve cesaret ister. Yoğun bir çalışmayı gerektirir. Aynı zamanda geniş bir birikimi… Çalışılan alandaki yazılanları incelerken ve incelenecek kitapları seçerken, ideolojik kaygılardan sıyrılarak değerlendirme yapmak da fevkalade önemli. Bizde genelde bu alanlarla ilgili çalışmalarda, çoğu zaman ideolojik kampların belirleyiciliği olmuş, metinler bir eleştiri kuramı çerçevesinde değerlendirilmemiş. Zaten düşe kalka deva edip giden roman ve öykü tarihimizin bir kuramsal tarihi ortaya konmamış. Alan çalışması, etüt ve eleştiri geleneği kıt olan edebiyat dünyamız, arşivcilik açısından da zayıf. Bir hafıza, bir bellek oluşmamış yeterince…

Genel çerçevesini çizmeye çalıştığımız edebiyatımızdaki kuram/eleştiri ve tahlil dalında karamsar havayı dağıtan, sağlam bir etüde dayanan çalışmalar da var. Bahsettiğimiz ideolojik ön kabullerle hareket etmeyen, sıkı metinler… Aynı zamanda kendisi de bir öykücü olan Necip Tosun’un, “Öykümüzün Kırk Kapısı” kitabı tam da bu cinsten. Edebiyatımızın bu çorak alanına yağmur olacak bir çalışma. Modern Türk öyküsüne gireceğimiz kırk kapıyı ve kapıların anahtarlarını sunuyor bizlere. On yıl gibi uzun bir süreye yayılmış hazırlık dönemi var bu kitabın. Çalakalem yazılmış bir kitap yok karşımızda. Bir takım edebiyat mahfillerini mutlu etmek amacında da değil. Sağcılık, solculuk gibi ideolojik kalıplara göre seçilmiş öykücülerde yok burada. Bir güzellik var tam tersine karşımızda: Bu zamana kadar ideolojik kaygılarla adına rastlanmayan, gösterilmeyen, tanıtılmak istenmeyen klâs öykücüler…

40 kapı, 40 nefes

Edebiyatımızın arşivciliği çok da iyi değil demiştik. “Öykümüzün Kırk Kapısı”, tam da bir öykü arşivi. Türk öykü tarihinde bir yolculuğa çıkıyoruz bu kitapla. Öykücülüğümüzün kırk önemli durağında durup, bu tarihi anlamlandırıyoruz. Necip Tosun’un da belirttiği gibi, öykücülüğümüze ton ve renk kazandıran, öykücülük mecrasında yüksek debiyle akan ırmakları tanıyoruz. Öykücülerimizin yazış yöntemleri, anlayışları, kullandıkları temalar, odak sözcükleri, etki alanları irdeleniyor. İşgal ettikleri yerin öykücülüğümüze iz düşümü konu ediliyor. Türk öykücülüğünde özgün üslupların kapısı olmuş öykücüler incelenirken, bu öykücülerin etkilendiği yerli ve yabancı yazarlardan da bahsediliyor.

Kitabı okurken, kitaba konu olan yazarları tanırken aynı anda toplumsal değişim ve dönüşümleri de görüyoruz. İlk dönem öykülerimizdeki geleneksellikle, Batılılaşma arasında gidiş gelişlerimiz, modernleşmeyle birlikte kaybolan geleneksel ilişki biçimlerimiz, kentleşmeyle birlikte yaşadığımız sorunlar, toplumculuk, yalnızlaşma, postmodern dil… Bu dönüşümlerden sadece bir kaçı.

Halit Ziya Uşaklıgil’den Ömer Seyfettin’e, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Orhan Kemal’e, Kemal Tahir’den Tarık Buğra’ya, Sabahattin Ali’den Sait Faik’e, Oktay Akbal’dan Tomris Uyar’a, Bilge Karasu’dan Oğuz Atay’a, Tahsin Yücel’den Rasim Özdenören’e, Mustafa Kutlu’dan Selim İleri’ye, Sevinç Çokum’dan Erdal Öz’e farklı siyasi ve ideolojik kulvarlarda, kültürlerde, zamanlarda yaşayan ama ortak noktaları öykücülük olan kırk öykücümüz. Necip Bey, öykücülerimizin tek bir kitabını alıp etüt etmiyor. Onların bütün eserlerindeki temaları, yazma biçimlerini ve hepsinden önemlisi hayatlarını da söz konusu ediyor. Yalnız kitap bir biyografik çalışma değil, metin ağırlıklı…

Yeni okuma imkanları sunuyor eser

“Öykümüzün Kırk Kapısı” kitabında değerlendirilen birçok yazarın öykülerini okumuşuzdur. Hem de birkaç kez. Yalnız Necip Tosun’un okuduğumuz öykülerle ve öykücülerle ilgili değerlendirmelerine kulak verdiğimizde, okuduğumuzu zannettiğimiz öykülerin çoğunu gerçekten okumadığımızı görebiliriz. Okuduğumuz çoğu öykünün yazarının hayat serencamı hakkında malumata sahip olmuyoruz. Onların hayatlarını öğrenip öykülerini okuduğumuzda, birçok şey yerine oturuyor. Tosun, bu sebep dolayısıyla, öykücülerin hayat hikâyelerine ve dünya görüşlerine de dokunuyor. Kitabı okuduğumuzda aynı temaları, aynı konuları işleyen yazarların bile ne denli üslup farklarının olduğunu görebiliyoruz. Bu da kişiliklerin yansıması…    

Öykücülük arşivi alanında önemli bir boşluğu dolduran “Öykümüzün Kırk Kapısı”, eski ve yeni öykücüleri bir araya getiriyor. Öykücülüğümüzün gelişim çizgisini buradan takip edebiliyoruz. Onlarca öykü kitabı olan öykücülerimizin yanında, tek bir öykü kitabı olan öykü yazarı bile bu çalışmada yer buluyor. Tosun’un da belirttiği gibi aslolan özgün bir anlayış ve üslup. Oğuz Atay da, yazarın belirttiği bu özgün üslup sahiplerinden. Sadece sekiz öykü yazmış ama uyumsuzluk, yabancılaşma, değişim gibi konuları ironik bir biçimle anlatmış ve kendinden sonraki birçok öykücüye öncülük etmiş.

Bu zamana kadar, dini ve ideolojik kaygılar nedeniyle birçok öykü seçkilerinde ve incelemelerinde yer almayan Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu, Sevinç Çokum gibi önemli öykücüler hakkında da, derin analiz ve incelemeler söz konusu. Tosun, Mustafa Kutlu’yu değerlendirirken, Kutlu’nun kendi çağdaşları gibi popüler akımlara yaslanmadığını, hikmet ve ahenk arayışında bir öykücü olduğunu söylüyor. Bir “derviş hikâyeci” diyor O’na.

Tosun’un bu incelemesinde en çok dikkatimi çeken bölümlerin başında Sabahattin Ali ve Kemal Tahir’in anlatıldığı bölümler geliyor. Çünkü ikisi de toplumcu, gerçekçi, Anadolu köylüsüne ve sorunlarına bigâne kalmayan, birçok kez içeri girip çıkan kimseler. İkisi de resmi tarih tezine ve o zaman yürürlükteki siyaset biçimlerine muhalif. Necip Tosun bu iki büyük değerimizi de, çok enfes bir biçimde tahlil ediyor.

“Öykümüzün Kırk Kapısı”, titiz bir emeğin ürünü. Seçilen öykücülerin, öykü tarihimizde önemli bir yerlerinin olması dışında referansları yok. Yazar, kimseye torpil geçmiyor yani. Aynı zamanda hakları yenmiş kimi öykücülere haklarını iade ediyor. Türk öykücülüğünü merak edenlerin, okuduklarını anlamak isteyenlerin mutlaka sahip olması gereken bir çalışma. Bu kitabın bir diğer önemli özelliği de, çeşitli zamanlarda, çeşitli yayın organlarında çıkmış yazıların bir araya gelmesinden oluşmaması. Yazarının da ifade ettiği gibi, kitapta yer alan yazılar, yalnızca bu kitap için hazırlanmış ve bu kitapta yayınlanmış. Bir bütünsellik var. Necip Tosun, çok uzun bir süre titiz çalışma sonucu kitabı meydana getirmiş. Bize düşen oturup dikkatli ve titiz bir şekilde okumak ve anlamak. Kitap vesilesiyle Necip Tosun’u ve Hece Yayınları’nı tebrik ediyoruz.

Muaz Ergü yazdı

Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2018, 15:37
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13