Öykücülüğümüzün serüvenini kayda geçiriyor

'Öykümüzün Kırk Kapısı' kitabında Necip Tosun, yakın tarihimizden ziyade 1900’lerden 1980’lere kadar uzanan bir dönemi anlatıyor. Adem Özbay yazdı.

Öykücülüğümüzün serüvenini kayda geçiriyor

“Kırk satır mı kırk katır mı?” sorusu ile bir anda hayat memat arasında kalıveren zalim hikâye kahramanlarıyla dolu çocukluk belleğimizden, yüzü hayatın gerçekliğine dönük kahramanların cirit attığı öykülerimize geçeli aslında çok da olmadı.

Kültür ve sanatın birçok alanında olduğu gibi, oldukça mesafeli durduğumuz öykücülük tarihimizde çok eski değil. Malumunuz üzere Oscar Wilde’nin Mutlu Prens’i şehrin fakirleri için kendini feda ederken, biz hala araba sevdalarının ve modernleşme sorunu ile boğuşan insanlarımızın hikâyelerini yazıyorduk.

Bunun iyi mi kötü mü olduğu tartışılır elbet. Bizim üstatlarımızın hikâye ile yakınlaşma çabası, belki de sözlerinin bir an önce söyleme telaşı ile peşine düştükleri bir meseleydi. Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu hikâyelerinde derdini anlatma meselesi hep ön planda olmuştur. Ara sıra bu çemberin dışına çıkma çabalarını da görmezden gelemeyiz elbet. Zarifoğlu’nun “Yaşamak” kitabında hikâye ettiği kravat öyküsü ile Ayfer Tunç’un “Mikail’in Kalbi Durdu” arasında, öykücülük serüveni açısından çok ince ve inanılmaz bir bağ vardır.

Bir dönemin tarihi tutuluyor bu kitapta

Buradan sonra derin bir öykü tahlili şeklinde bir yazıya girmeyeceğim, merak buyurmayın. Bunu işin ustası yani Necip Tosun yapıyor zaten. Ben sadece bu yazımda ondan haber vermek niyetindeyim.

Bu gün öykü deyince dikkat kesilen ciddi bir okur kitlemiz var. Bun da son zamanlarda en büyük pay Mustafa Kutlu’ya ait. Hikâyesini sinema salonlarında da görmek nasip olmuş bir yazar olarak, öykücülüğün uzun serüveninde O’na da esaslı bir rol var. Ve bir güzel hikâyecimizi daha anarak gelelim sadede: Ramazan Dikmen’i…

Öykümüzün Kırk Kapısı” kitabında Necip Tosun, yakın tarihimizden ziyade 1900’lerden 1980’lere kadar uzanan bir dönemi anlatıyor.  Yakın tarihimizdeki süreci de yazdığını biliyorum. Onunla birlikte öykücülüğümüzün günümüze kadar olan serüveni de kayda geçmiş olacak.

Öncelikle ilk söylenmesi gereken, Tosun’un öykü yazan bir kalem olarak öykücülük üzerine bu kadar çok kafa yorması takdire şayan olduğudur. Bunu yaparken de öyküye dair sıkı bir altyapısının olduğu bilmemiz gerekiyor. Hepsinin de üstünde, bunu o kadar objektif bir şekilde yapıyor ki, değerlendirmelerin hiçbirine ideolojik ve düşünsel kaygılar bulaşmıyor. Eğer öykü ile ciddi bir ilintiniz varsa, bu kitapla birlikte Modern Öykü Kuramı’nı hatmetmeniz hararetle önerilir.

Necip Tosun kitapta öykücülüğümüzü en başından alıyor.  Modern öykücülüğümün tarihine hayat veren 40 önemli ismi tahlil ediyor. Halit Ziya Uşaklıgil, Memduh Şevket Esendal, Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Refik Halit Karay, Sait Faik, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Haldun Taner, Sevim Burak, Oğuz Atay, Tarık Buğra, Oktay Akbal, Bilge Karası, Ferit Edgü, Rasim Özdenören, Tomris Uyar, Sevinç Çokum, Mustafa Kutlu, Selim İleri gibi isimler bunlardan bazıları.

Aslolan estetik değerdir

Tüm öykücüler incelenirken yazar, tek kaygısının “estetik değer” olduğunu belirtiyor. Bu bağlamda yazar, yapmak istediğini şöyle özetliyor: 'Bu çalışmada, öykücülüğümüzün gelişme evrelerinin önemli durakları, yönelim ve açılımları, öykücüler üzerinden ele alınırken, gelişim çizgisi netleştirilmeye çalışılmıştır.'

Yazar amaçladığı şekilde edebiyat dışı ideolojik ve duygusal yargılardan uzak durarak, öykü sanatının temel ölçütleriyle metinlere bakmayı becerebiliyor. Bunu başarmasında bence en büyük neden ise, kendisinin de iyi bir öykücü olması. Diyebiliriz ki terzi söküğünü gayet güzel dikmiş.

Öykücüler değerlendirilirken, “onların öykücü kimliğini” en önemli kıstas olarak ele alıyor yazar. Yazdıklarını bütün eserlere genel bir bakış açısı ile yaklaşıyor. Öykücülüklerine katkı yapmış yaşam pencerelerini de okura aralıyor zaman zaman. Hayat ile kalem arasındaki enfes ilişkiye dair birçok güzel değinilerde bulunuyor. Öykücünün yaşadığı döneme ve tabi olduğu düşüncelere de metinler üzerinden ulaşıyor, tahlil ediyor. Dili ve dili kullanım imkânlarının da özellikle peşinde düşüyor. Bu anlamda en güzel tespitlerinden biri de Bilge Karasu içindir: “Onun öykülerinde en dikkat çekici yaklaşımlardan biri de dil tutumudur. Karasu, dili bir araç olarak görmez. Metinlerinde dilin olanaklarını zorlar, araştırır. Bunu edebiyatın doğal işlevi olarak görür.”

Bu kitabı neden okumalı ki?

“Öyküyle ilgiliyim ama ben bu kitabı neden okumalıyım hala anlayamadım dostum?” diyenlere için sözü yazara bırakıyorum: “Benim asli işim öykü ve bütün inceleme/kuram yazılarını öykücülüğümün bir parçası olarak gördüğüm için yazıyorum. Bu yazılarla bir bakıma yaptığım işi anlamaya, öncülerini bilmeye çalışıyorum. Öykü davamın bir devamı bu yazılar. Artık biliniyor ki, her öykücünün bir öykü davası olmalı. Öykü davasından kastım poetik bilinçtir. Elbette iyi öykü yazmak için, iyi bir kuramsal altyapıya sahip olmak işin olmazsa olmazı değildir. Ama bir öykücünün en az bir eleştirmen çabası kadar yaptığı işe kafa yorması gerekir. Böylece zenginleşecek, farklı bakış açıları edinecektir.”

Ülkemizde roman, şiir gibi türlerin yanında öykünün biraz yetim kaldığı hepimizin malumu. Necip Tosun’u öyküyü gündeme getirme, gündemde tutma çabası takdir edilmesi gerekiyor. Tatbikî Ömer Lekesiz’i de unutmuş değilim. Şahsen, onların öykü üzerine yazdığı her cümleyi dikkatlice takip etmeye devam ediyorum.  Dünya ölçeğinde bir öykücü kadromuz olmasına rağmen, ilgisiz davranarak üzerine küller serptiğimiz bu yazın alanımızın, bir an önce yeniden doğuşuna şahit olmak dileğiyle Necip Tosun’a,  “Ellerine sağlık abiciğim, ne iyi ettin de yazdın.” diyorum.

Adem Özbay yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 11:02
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13