banner17

Osmanlı'yı yıkılmaktan ne kurtarırdı?

Osmanlı tarihinde bir eşik 19. Yüzyıl. Osmanlı'nın en uzun yüzyılı. Farklı bir medeniyet dairesinin eşiğinde, ciddi ikilemlerin yaşandığı dönem.

Osmanlı'yı yıkılmaktan ne kurtarırdı?

Batılılaşmanın ilk evreleri üzerinde edebiyat çevrelerinin etkisini ne açıdan görebiliyoruz? 19. yüzyıl vereceğimiz cevabın içini doldurabilecek nitelikte malzemelerle karşımızda duruyor. Edebiyat tarihlerinin en çok dikkatini çeken evre. Osmanlı tarihinde bir eşik 19. Yüzyıl. Osmanlı’nın en uzun yüzyılı. Farklı bir medeniyet dairesinin eşiğinde, ciddi ikilemlerin yaşandığı dönem. Artık paradigmalar değişiyor.

Paris'te Bir Osmanlı SefiriBatılılaşmak zorunda mıydık?

İlk olarak 19.yüzyıl düşünce çizgisini felsefeciler düşünürler ve ilim adamları değil de, edebiyatçıların belirlediği tespitine dikkat çekelim. O dönemde sosyal ve siyasi gelişmelerin yansıdığı ilk alanın edebiyat olmasını neye bağlayabiliriz. Osmanlı düşüncesi derken Batılılaşma sürecindeki Osmanlıyı kastediyorum. Yoksa kadim Osmanlı düşünce dünyası tasavvuf dairesinde değerlendirilen bir yapıdır.

Şu soruyu sormamız gerekiyordu. Batılılaşmak zorunda mıydık? Şu bir gerçek ki bir gün Batı’yla karşı karşıya gelecektik ve Batı’dan bazı şeyleri almak zorunda kalacaktık. Tarihin seyri bunu mecbur kılıyordu. Ama asıl mesele Osmanlının Batı’yı ilk defa hangi yolla tanıdığıdır. Osmanlı, savaş alanlarında kaybetmeye başladığı zaman Batı’yı tanıma ihtiyacı hissetti. Aksi halde batıya karşı bir tecessüsü bulunmuyordu. Aldığımız yenilgiler neticesinde Batı’yla ilgili sefaretnameler göze çarpmaya başladı. Sefaretnameler Batı’yla ilgili değerlendirme yapma olanağı sağlayabiliyordu. Bu sefaretnamelerin ilki Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin 1721 tarihli sefaretnamesi. Bu metinde Çelebi, Avrupa’da ve Fransa’da gördüklerinden hayranlıkla bahseder. “Bunu üretmişler, şunu geliştirmişler, biz de bu makinalara şu görüntülere sahip olmalıyız” fikri uyanmıştır. Bu tekniğin arkasındaki ilim nedir, bu ilmi doğuran felsefe nedir, bunlar sorgulanmamıştır. Kazanmaya aşina bir medeniyet olan Osmanlı kaybetmeyi durdurmak için ilk adımlarını atmıştır. Mühendishane-i Berri Humayunlar, Mühendishane-i Bahri Humayunlar açılmıştır artık. Yeni kurulmuş bir sosyoloji, yeni bir tarih görüşü, yeni bir medeniyet telakkisi gibi meseleler söz konusu olmamıştır.

Namık Kemal
Namık Kemal

Edebiyatçılar öncü olmuştur

Avrupa’ya gidenler ilk etapta Batı’nın tefekkürü ve felsefesi adına bir şey getirmiyorlar. Ama edebiyat sahası bu noktada istisna teşkil ediyor. Düşünsel bazda yenileşme hareketinin başını edebiyatçılar çekiyor.

Bedri Mermutlu’nun, Sosyal Düşünce Tarihimizde Şinasi adlı eserinde belirttiği gibi, önce ilklerin adamı olarak Şinasi çıkıyor karşımıza. Şinasi çok büyük bir yazar, şair, düşünce adamı değildir ama ilklerin adamı olmasıyla önem arz eder. Maliye tahsili için Avrupa’ya gitmiştir ve edebiyatçılarla birlikte olmuştur. Bu kanalla Batı’dan düşünce taşıyan ilk isimdir Şinasi. Sonrasında Ziya Paşa, Şinasi’nin arkadaşı. Sonrasında Namık Kemal. O da Şinasi’nin gazetesinde yetişmiştir. Ondan sonra gelenler; Ahmet Mithat, Abdülhak Hamit, R. Mahmut Ekrem de bu silsileyi takip ederler. Birbirlerine halkalarla bağlıdırlar.

Yenileşmenin fikir boyutu eksiktir

Şinasi
Şinasi

Osmanlı aydını, kafasındaki ikilemlerle birlikte yenileşmeye çok hevesliydi. Ama olumlu veyahut olumsuz etkileri olan istibdat (baskı) rejimi içerisinde vücut bulan bu yenileşmelerin bu eserlerin fikir boyutu hep ikinci planda kalmıştır. Orhan Okay, Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Mithat Efendi eserinde altını çizmektedir ki; Batılılaşma konusunda en aktif isimlerden biri olan A. Mithat Efendi bile Felsefeye mesafeli kalmıştır. Arkasında iki yüz küsür eser bıraktığı halde. Osmanlı, ürettiği tekniğin arkasını bu mesafeden dolayı dolduramamıştır. Şunu biliyoruz ki biz Avrupa’nın meyvelerini koparıp kendi ağacımıza asmaya kalktık. Bizde fikir, düşünce, felsefe ormanda uyuyan güzeldi. Biz şiir (nazım) medeniyetiydik. Düz yazı (nesir) geleneğimizin gelişmemesinin arkasında yatan neden de buydu. Cemil Meriç’in Sosyoloji Notları eserindeki ifadesiyle “Bir ülkede şair ne kadar çoksa, o ülke düşünce bakımından o kadar geridir. Düşüncesi henüz pozitifleşmemiş medeniyetlerde nesir(düzyazı) çok ağır ilerler. Mesela bir 18. asır Fransasında şiir susar.” Yine bir başka örnekte Cemil Meriç, o dönemin edebi çevresini Tevfik Fikret özelinde şu şekilde eleştirir. “Aydın yanarak da aydınlanabilir. Tevfik Fikret bu memleketin acılarıyla uğraşmadı, Hugo’nun tercümanlığını yaptı. Heyecanlıydı o kadar. Fikret düşüncede köksüzdür.”

Doktorlar ve askerlerin fikirsel değişimi neden gerçekleşti?

O dönemde edebi çevre özellikle harbiye ve tıbbiye mekteplerinde yetişti. Bu yüksekokullarda yetişen nesil Batılılaşma konusunda lokomotif oldular. Bu okullarda yabancı hocalar ders veriyorlardı. Buralara yabancı kitaplar sansürden uzak daha rahat girebiliyordu. Avrupa’nın materyalist felsefesini anlatan kitaplar bu okullarda rahatlıkla okutulabiliyordu. 2.Meşrutiyete yakın yıllarda bazı tabiplerin ve askerlerin dini inançlarının zaafa uğramasını nasıl açıklayacağız yoksa. Mesela intihar ederek hayatına son veren Beşir Fuat asker menşeilidir. Allah inancı olmadığını bildiğimiz Jöntürk Abdullah Cevdet hem asker hem tabiptir. 2. Meşrutiyetten sonra sayıları çoğalıyor.

Tevfik Fikret
Tevfik Fikret

İlk çeviriler bürokratlardan

Batılılaşma ekseninde biraz da ilk çevirileri ele alalım. Mesela ilk edebi tercümelerin edebiyatçılardan ziyade bürokratlar tarafından yapılması dikkat çekicidir. Yusuf Kamil Paşa’nın Fransız Fenelon’dan çevirdiği “Telemak” örneğinde olduğu gibi. Yenileşen devletin bürokratik mekanizmasını daha rahat işletebilmek için çevrilmiş bir eser olarak karşımıza çıkar. Siyasetname niteliğinde bir eserdir. Telemak devlet adamının nasıl yetiştirilmesi gerektiğini anlatan bir eğitim kitabıdır. Bir hikaye çevirisidir. Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’i gibi. Tarhuncu’nun Koçi Bey Risalesi gibi.

 Batılılaşmanın, atını çok daha rahat koşturduğu bir alan olan Türk romanını da ele almak durumundayız. Romanda da estetik anlamda bir gelişme görülmüyor. Hikayeleme ve roman, pozitivist düşünce dünyasının ürünü olduğu için, şiir kadar muteber değildi edebiyatımızda. Daha ziyade nakil ve taklit. Mesela Hüseyin Fellah, Monte Kristo’nun taklididir. A.Mithat Efendi “Onların yazdığına benzeterek yazdım” der. Emile Zola tarzında “Müşahedat” yazılır. Aşk-ı Memnu’nun, Madam Bovary’nin tesiri altında yazıldığını Berna Moran, Türk Romanına Eleşltirel Bir Bakış adlı eserinde dile getirir. Yani Bihter, Madam Bovary’dir. Benzer tarafları yerli taraflarımızla harmanlayarak yazılan eserler genellikle.

Roman derde deva olmadı

yirmisekiz Mehmet Çelebi
yirmisekiz Mehmet Çelebi

Tüm bu taklide rağmen bu yazarlarımız, Batılı yazarlar gibi toplumun yaralarına neşter atarak bakamıyorlardı. Bu toplumun yarası İstanbul konaklarında geçen gayri meşru aşk ilişkileri değildi.

Batının kendi romanıyla kendine neşter vurması arkasında bir felsefe barındırıyordu. Bizde bu yoktu. Biz nasıl resim yapamıyorsak, heykel yapamıyorsak, roman da yazamazdık. Roman yazmak başka bir zihin kalıbını gerektiriyordu. Müslüman bir medeniyetin kafasında böyle bir zihniyet kalıbı yoktu. Aydınımız romanın arka planına ayak uyduramadığı için romanı kendisine uydurmaya çalışıyordu. Üstüne bir de bu özgünlük eksikliğini kamufle etmek için Sultan Abdülhamid’in sansür rejimini şikayet ediyorlardı. İstibdat olmasaydı daha farklı eserler meydana getirirdik diye yakınıyorlardı. Halbuki bu yazarların çoğu 2.Meşrutiyetten sonra da hayattalardı ama aynı tarzı devam ettirdiler. Bu temayülün dışına nispeten çıkan Tevfik Fikret’tir. Fikret’te münzevilikten toplumsallığa geçiş görebiliriz.

Taklit bize göre değil

Yaşanılan süreç şunu gösteriyordu. Medeniyet algımızda ve düşünce kodlarımızda; dini geçmişten geleceğimize aktarırken göstermiş olduğumuz nakil ve taklit yönelimi, Batılılaşma noktasında da zuhur etmiştir. Kendi medeniyetimizin enstrümanlarıyla bir özgünlük yakalayamadık ve kendi içeriğimizi üretemedik. Geçen geçmiştir. Biz kendi zamanımızın bilincine varmak zorundayız. Geçmişe yönelik sorumluluğumuz yoktur. Biz kendi zamanımıza kendi etki alanımıza müdahil olmak zorundayız. 19. yüzyılı geçtik ve tarihe gerektiği gibi tanıklık etmeliyiz. Asıl sorumuz şu olmalı. 21. Yüzyıl ne soruyor? Biz 21. Yüzyıla ne cevap vermeliyiz?

 

 

Enes Günaslan detaylarıyla ele aldı

Güncelleme Tarihi: 07 Nisan 2011, 20:13
YORUM EKLE
YORUMLAR
cumaali
cumaali - 8 yıl Önce

topkapı sarayının içinde kilise var düşünebiliyormusun, bu hoşgörünün zirvesi dünyadaki

banner8

banner19

banner20