Osmanlı’nın kuruluş meselesi mercek altında

Geçtiğimiz ay Dergâh Yayınları’ndan çıkan ve Ahmet Demirhan imzalı “Kuruluş Sarmalından Kurtulmak” adlı kitap Osmanlı’nın kuruluş sorununu, bu hususta kalem oynatmış isimlerin tezleri üzerinden tafsilatlı bir biçimde okura sunuyor.

Osmanlı’nın kuruluş meselesi mercek altında

Geçtiğimiz ay Dergâh Yayınları’ndan çıkan ve Ahmet Demirhan imzalı Kuruluş Sarmalından Kurtulmak adlı eser, çalışmalarla ve araştırmalarla aydınlatılmaya çalışılan ve epeyce ilgi uyandıran Osmanlı’nın kuruluş sorununu, bu hususta kalem oynatmış isimlerin tezleri üzerinden tafsilatlı bir biçimde okura sunuyor. Gibbons’tan Wittek’e, Köprülü’den Imber, Kafadar ve İnalcık’a kadar geniş çaplı bir analiz okuması yapma imkânı elde edilebilir gibi görünüyor. Kuruluş tartışmalarının ufkunu açıcı niteliği ve külliyatı derinlemesine izah edişi itibarıyla son derece dikkat çekici ve mühim bir eser olarak meraklılarını bekliyor.

Politik hemotoloji olarak kuruluş

Osmanlı’nın kuruluşu bir sorun olarak çeşitli çalışmalarda ele alınmaktadır. Bu sorunun modern dönemler için başlangıcını Herbert Adams Gibbons’un “The Foundation of Ottoman Empire” adlı eserinin yayımlandığı 1916 yılına kadar götürebiliriz. Osmanlı’nın felaketi ve çöküşü derinden hissettiği yıllarda İstanbul’da bulunan Gibbons, bu dönemde imparatorluğun menşei üzerine kafa yordu. Bu çabayı şu şekilde okumak son derece faydalı olabilir: Osmanlı kuruluşunun mevcudiyetinin anlamından ziyade köken meselesine ilk eğilişi ve ilgiyi bu araştırmalar tetikler. Gibbons’un Osmanlı kuruluş tezi “yeni bir ırk” varsayımı ekseninde şekillenir. Bu ırkın temelinde çok çeşitli saikler ve etnik unsurlar yatar.

Ona göre: Sekizinci yüzyıldan on üçüncü yüzyıla kadar Küçük Asya’ya gelen bir dizi etnik unsur ilk saiki oluşturur. Ama Gibbons’un bahsettiği bu yeni ırk bundan ibaret de değildir. Bunların gelmesiyle beraber “Emperyal kurumlara sahip Helenik örgütlenme” sahillere itilir. Böylece ortaya popüler kültür ortamı yavaş yavaş çıkmaya başlar. Anadolu’nun siyasi havası ise epey çalkantılıdır. Bizans geri çekilmiştir ve Bizans’la uzun yıllar savaş hâlinde olan Müslüman Araplar da pek ortalarda gözükmemektedir. Hülasa, Bizans İmparatorluğu Büyük Selçuklu zamanından beri Anadolu’ya gelen Türkler ile baskılar yüzünden oradan oraya taşınan etnik grupların ve kıyılara çekilen Rumların arasında sıkışıp kalmıştır.

Gibbons, Osmanlı’nın kuruluşuna ilişkin varsayımlarını öncesi olmayan ve tarih sahnesine yeni çıkan bir çizgiye yerleştirir. Türk’ünden Rum’una, Ermeni’sine ve Arnavut’una kadar çok sayıda unsur kan zenginliğini oluşturdu ve dönemi itibarıyla da tek benzeri Birleşik Devletler’in ve Kanada’nın nüfusuydu.

Politik teoloji olarak kuruluş

Wittek’in gaza tezine göre Osmanlılar, Hristiyanlara karşı gaza ve mücadele ruh ve isteğini tebaası arasında diri tutabildiği ölçüde devletleşme fırsatı bulmuştur. Osmanlı’nın çöküşü de zaten teolojik varlık nedenini unutmasından ve bu hedeflerden feragat etmesinden kaynaklanır. Wittek’in gazileri tanımlayış biçimi ise kendi içerisinde bariz bir çelişki ve anlamsızlığı barındırır. Ona göre gaziler işsiz güçsüz ve durumundan hoşnut olmayan kişilerden oluşurken bu kişilerin kâfirlerle ve sapkınlarla mücadele etme amacı taşıdığına dair ise tarif son derece tutarsız gözükmektedir. Wittek’in Osmanlı öncesine ilişkin tasvirleri ise Osmanlı ve Türk tarih yazımıyla benzerlikler kuruyor gibi görünse de can alıcı bir yakınlık yoktur. Avrupalı refleksleri ve bilinci nedeniyle Wittek’in Osmanlı ile Bizans arasında çizdiği hat teolojik bir hattır.

Osmanlı uç kültürü sayesinde diğer gazi devletlerin başaramadığı teşkilatlanmayı, gerekli bulunan unsurların da dahliyle beraber gerçekleştirebildi. İslâmî eğilimlerin temsilcisi konumundaki ulema, idareyi her ne kadar örgütleyip yürüten tek grup gibi görünse de gazileri yeni fetihler için tahrik edenler fanatik dervişler olmuştu. Wittek’in Ortaçağ gazileri ile Milli Mücadele ve bağımsızlık savaşçıları arasında kurmaya kalkıştığı paralellik ve alaka Colin Heywood’a göre aşikâr bir saçmalıktı. Her ne kadar Heywood böyle söylemiş olsa da Türk topraklarının bağımsızlığını muhafaza ettiği o dönemde bu tür söylemler pek de saçma bulunmazdı: 1922 yılında The New York Times Magazine’de yer alan Habeeb G. Istfan’ın haberine göre, Osmanlı’nın son döneminde Türklere sırtını dönen ve hatta kendi kurtuluşlarını Türklerden uzaklaşmakta arayan Ortadoğulu halklarda, İstiklal Harbi kazanıldıktan sonra yepyeni bir Türk imajı oluşmuştu. Doğu’nun Batı’ya, İslâm’ın Hristiyanlığa verdiği dev darbenin altında Türk’ün mührü vardı.

Politik ekonomi olarak kuruluş

Ciddi çalışmaların izini sürmek suretiyle kuruluş sorununun etraflıca ele alındığı eserde, Osmanlı teşkilatlanması ekonomik cephesiyle analiz edilir. Yazar Ahmet Demirhan, Türk sosyal bilimlerinde feodalite tartışmalarının bir tarihinin yazılmadığını belirterek bu nedenle devletin aldığı formların kavranmasında güçlük çekildiğine değinir. Ömer Lütfi Barkan’a göre Osmanlı ilk günlerinden itibaren imparatorluk nizam ve örgütlenmesine karşı rakip olma potansiyeli taşıyabilecek soylara ve toprak asillerine karşı ciddi biçimde mücadele etmiştir.

Remzi Köpüklü, “Osmanlı’nın kuruluş meselesi mercek altında”, Kitabın Ortası dergisi, Aralık 2019, sayı 33.

Yayın Tarihi: 12 Aralık 2019 Perşembe 11:00 Güncelleme Tarihi: 11 Aralık 2019, 15:58
banner25
YORUM EKLE

banner26