Osmanlılar Sermayelerini Kârlı İşler Yerine Neden Vakıflara Yatırdılar?

Osmanlı tarihi boyunca padişahlar, devlet adamları ve sultanlar tarafından günde iki öğün yemek dağıtan 200’den fazla imarethane açıldı. Bu insanlar sermayelerini, büyütmek yerine neden vakıflara yatırdılar? Kapitalist bir dünyada yaşayan bizler için cevabı zor bir soru. Amy Singer, İyilik Yap Denize At kitabında mükellef bir şekilde cevaplamış bu can alıcı suali.

Osmanlılar Sermayelerini Kârlı İşler Yerine Neden Vakıflara Yatırdılar?

Fransız bilim adamı Guillaume Postel (1510-1580) Anadolu’da yaptığı bir seyahat sırasında şunları not etmiş: “Anadolu’da başka her yerden fazla zengin insan var. Bunlar yollardan geçen yolcuları, seyyahları görünce kendi evlerine yemeye ve uyumaya davet ediyorlar. Bunu ruhlarının selameti için yapıyorlar. Zengin de fakir de bir şey ödemiyor. Ertesi sabah canı gönülden teşekkür edip Tanrı’nın ondan razı olması için dua ediyorsunuz. Müslümanlar arasında da böyle insanlar saygı görüyor. Çünkü onlar hayırlarını kendilerinden önce cennete gönderiyorlar.”

Fransız elçilik heyetiyle resmi görevli olarak bir defa İstanbul’a gelen Postel, özellikle elyazmaları toplamak amacıyla İslam coğrafyasında uzun yolculuklar yapmış bir seyyah. Anadolu’da gördüğü yardımseverliğe hayret eden Postel, Kuzey Afrika ülkelerinde de aynı durumla karşılaşır ve şaşkınlığını gizleyemez: “Verecek hiçbir şeyi olmayan yoksul kimlerle karşılaşıyorsunuz. Onlar insanlara yardım etmenin sadece onlara yiyecek ve içecek vermekten ibaret olmadığını ve her ihtiyacı içerdiğini düşünüyorlar. Bu sebeple bazıları ömürlerini kötü yolları onarmakla geçiriyor. Taş, ağaç taşıyıp çukurları dolduruyor. Bazıları kuyu kazıp insanların su ihtiyacını karşılıyor.”

Ortaçağ’da İslam coğrafyasını gezmiş çoğu seyyahın anlamlandırmakta zorlandığı bir durumdur Müslümanların yardımseverliği. Bu tavrın sebebi dinleri mi, yoksa cömertlik gibi bir erdeme sahip olmak istemeleri miydi?

Amy Singer, İyilik Yap Denize At: Müslüman Toplumlarda Hayırseverlik kitabında bu sorunun izini sürmüş. Yazarın ulaştığı sonucu baştan söyleyelim. Ona göre Müslümanların hayırseverlikleri dinlerinin yönlendirmesi neticesinde ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle bu toplumların hayırsever olmaları Müslüman olmalarıyla alakalıdır.

Verel el, alan elden üstündür

Amy Singer, bu konuya Hürrem Sultan’ın Kudüs’te yaptırdığı imarethaneyi incelerken dikkat kesilir ve çalışmaya başlar. Yazar, İslam toplumlarındaki hayırseverliğin sebeplerini anlayabilmek için büyük emek sarf etmiş. Öncelikle Kur’an’ın konuyla ilgili ayetlerini, Hadisleri ve İslam hukuku kitaplarını incelemiş. Ayrıca cömertliğiyle şöhret bulmuş kişilerin biyografilerinden ve yabancı seyyahların hatıralarından da faydalanmış.

Bütün bu araştırmalar neticesinde yazar, zekâtın dinin temel hükümlerinden biri olması ve namazdan ayrılamayacak derecede önem taşıması sebebiyle, Müslümanların hayırseverliğinin İslam’dan kaynaklandığı kanaatine varır. Yardımseverlik olmadan Müslümanların itikadı kemale eremezdi, çünkü o Allah ile kul arasındaki ilişkinin ayrılmaz bir parçasıydı. Ancak Müslümanların hayırseverliğinin boyutlarını sadece zekâtla izah etmek imkânsızdır ona göre. Çünkü Müslümanlar, Kur’an’daki bazı ayetlerin teşviki ve Hz. Peygamber’in konuyla ilgili fiil ve sözleri sebebiyle yükümlü olduklarından çok daha fazlasını veriyorlardı.

Kitap ayrıca İslam dünyasındaki yardım faaliyetlerinin yıl içinde dağılımı da tespit etmeye çalışmış. Genel bir kural olmamakla birlikte Müslümanlar, yardımlarını yılın belirli zamanlarında yapmayı tercih ediyorlardı. Cuma günleri, Ramazan ayı, Ramazan ve Kurban bayramları bunların başında geliyordu. Bununla birlikte doğum, sünnet, cenaze veya hacca gitmek de yardımseverliğe vesile olan durumlardı.

Bunlardan en fazla ihtimam gösterilen ise Ramazan ayıydı. Müslümanlar, şafaktan akşam güneş batıncaya kadar oruç tuttukları bu ayın maneviyatından daha fazla istifade etmek için zekâtların bu dönemde verilmesini tavsiye ederlerdi. Yine bağış ve sadakalar da özellikle bu dönemde dağıtılırdı. Bunun altında oruç tutan insanlara yardım etmek düşüncesi yatıyordu. Ayrıca bu aya özel bir yardım şekli de mevcuttu: Fitre.

Diğer adıyla fıtır sadakası Ramazan’a kavuşarak bayrama ulaşan; temel ihtiyaçlarını karşılayabilen herkesin vermekle yükümlü olduğu mali bir ibadetti. Zekâtta olduğu gibi mülk veya gelir üzerinden değil, hanedeki kişi sayısı üzerinden hesaplanırdı. Ödeme eşiği zekâta göre daha düşüktü. Amacı ise yoksul ve yardıma muhtaç insanların da bayram sevinci yaşamasını sağlamaktı.

Müslümanlar, Ramazan aylarında her durumu bir yardım vesilesi kılabiliyorlardı. Mesela bir Müslüman hastalık ve hamilelik gibi çeşitli nedenler yüzünden orucunu tutamadığında, her gün için fitre miktarı üzerinden hesaplanan bir miktarda yardım yapardı. Hatta oruç tutmak yükümlülüğü olmayanlardan tüm Ramazan için aynı şeyi yaparlar bile olurdu. Amaç bu ayın maneviyatından faydalanmak ve seneye ruhen arınmış bir şekilde başlamaktı.

Kapitalizm yerine ahlak ekonomisi

İslam dünyasında hayırseverlik faaliyetlerinin sadece zekâtla izah edilemeyeceğinin en büyük delili vakıflardır yazar için. Müslümanların yardımlarının daha fazla kişiye ulaşması, gelecekte de devam etmesi ve daha kuşatıcı olması arzusu vakıfların otaya çıkmasına yol açar. Bir vakıf kurmak ve devamlılığını sağlamak tamamen kurucusunun iyi niyetiyle alakalıdır. İslam tarihindeki örneklerine baktığımızda vakıfların eğitimden sağlığa, yiyecek tedarikinden yolcuların ihtiyaçlarını karşılamaya, kutsal topraklara hizmetten cami, hamam, yol gibi imar faaliyetlerine pek çok alanda hizmet verdiklerini görebiliriz.

Bir yardım kurumu olmanın yanında vakıflar İslam dünyasında ve özellikle de Osmanlı İmparatorluğu’nda finans, emlak ve işgücü istihdamında tamamlayıcı bir aktör haline gelmişti. Dolayısıyla vakıf sisteminin ekonomik, sosyal ve kültürel etkileri göründüğünden çok daha derinlere nüfuz ediyordu. Amy Singer, bu noktada can alıcı bir soru sorar: Sultanlar, devlet adamları ve zenginler; kişisel sermayelerini büyük kârlar getirecek işlere yatırmak varken neden vakıflara aktardılar? Mesela bu kişiler tarafından 550 yıl içinde günde iki öğün yemeğin verildiği 200’den fazla imarethane yaptırıldı. Bu insanlar sermayelerini büyütmek yerine neden bu şekilde eritmeyi göze aldılar? Bugün küresel gelirin % 80’nine üç-beş kişinin hükmettiğini düşündüğümüzde, bu soru çok daha önemli hale geliyor.

Bu sorunun cevabını Halil İnancık Hocanın tespitlerine atıf yaparak vermiş yazar. Bu tercih Osmanlı’nın benimsediği “ahlak ekonomisi” ile alakalıydı. Buna göre Müslüman bir hükümdarın gerçek hedefi kamu refahını temin etmekti, yani toplumun maslahatıydı. Dolayısıyla özel servetin orantısız bir şekilde büyümesi kontrol edilmeli ve kâr getiren yatırımlardan ziyade hayırseverliğe yönlendirilmeliydi. Devlet kapitalist bir kâr anlayışını tasvip edemezdi. Bu noktada vakıflar, servetin toplum içindeki dağılımını kontrol ediyordu. Böylece sınıflar arasındaki gelir farkının açılmasına fırsat verilmiyordu. Sistemin temelindeki ahlaki değerler, piyasa şartlarından ve büyük kâr getirecek yatırımlardan çok daha önemliydi.

Andrew Carnegie, Servetin İncili adlı eserinde dünyanın en büyük problemlerinden biri olan gelir dağılımındaki eşitsizliğe dikkat çekerek; serveti kamu yararı için kullanmanın en iyi yolunun okullar, hastaneler, kütüphaneler ve spor merkezleri gibi kurumlar inşa etmek olduğunu savunmuştu. Ona göre yardımseverliğin en iyi şekli kalıcı eserler bırakmaktı. Kendisi İslam toplumlarındaki vakıf sistemini bilmiş olsaydı, muhtemelen onları örnek gösterebilirdi.

Bir avuç azınlığın çıkarları yüzünden insanlığın büyük bir kısmını açlığa, fakirliğe ve kötü şartlar altında yaşamaya mahkûm eden kapitalist sistemin tek alternatifi hala İslam olarak görünüyor.

 Munise Şimşek

Amy Singer, İyilik Yap Denize At: Müslüman Toplumlarda Hayırseverlik

Yayın Tarihi: 06 Haziran 2018 Çarşamba 14:52 Güncelleme Tarihi: 13 Kasım 2018, 16:24
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Halil Çakallı
Halil Çakallı - 3 yıl Önce

Medeni Kanundan önce kurulmuş günümüze ulaşıp Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen Vakıf sayısı 32.000 olarak bilinmektedir.Mazbut Vakıf olarak adlandırılan bu vakıfların 5 inin kuruculuğu ile Fatih Sultan Mehmet Vakıf Ünv. ve Bezmialem Vakıf Ünv.,2008 yılında çıkarılan 5737 sayılı Vakıflar Kanunuyla sağlanan imkanla kurulmuştur.Osmanlı'dan günümüze intikal eden vakıfların topluma faydalarının devam ettiğini tamamlayıcı bilgi olarak aktarmakta yarar gördüm.

banner26