banner17

Osmanlı'da basılan ilk sözlük basılmıyor!

İlk matbaamızın bastığı ilk kitaplardan El-Sihah namı diger Vankulu Lugatı Cumhuriyet dönemi hiç basılmamış!

Osmanlı'da basılan ilk sözlük basılmıyor!

 

İlk matbaamız ve ilk kitaplar…

1727 yılında ilk matbaamız kurulduğunda, İbrahim Müteferrika ülke dışından getirttiği matbaa ustaları ve harf dökümcüleri ile birlikte, kendi konağında kurduğu ‘Darü’t-tıbatü’l Mamure’ - daha sonraki adıyla -  ‘Darü’t-tıbatü’l Amire’ adlı matbaa da ilk kitaplardan biri olarak El- Cevherinin Arapça Türkçe sözlüğü El-Sihah’ın  Vani Mehmet Efendi tarafından  yapılmış tercümesini  de bastırmıştı.

Müteferrika’nın bundan sonra basmış olduğu kitaplar da hem çok önemli hem de hayli ilginçti; Katip Çelebi’nin ‘Tuhfetü’l-Kibar Fi Esfari’l-Bihar / Deniz Savaşları Hakkında Büyüklere Armağan’, Emir Hasan El-Musidi’nin  ‘Tarih-i Hind-i Garbi / Amerika Tarihi’, kendi kitabı  ‘Usul’ü-l Hikem Fi Nizami’l Ümem / Milletlerin İdaresi’ ve yine Katip Çelebi’nin  ‘Cihannüma/ Küçük Atlas’ ı da dahil, tam  25 ciltlik 17 kitap basılmıştı bu ilk matbaada.

İlk kitaplar neden bu kadar seküler, müellifin bakış açısı hangi merkezde duruyor?...

Bir miktar konu dışına çıkıyor olmakla birlikte, basılan bu ilk kitaplara bakarak matbaa serüvenimizin  daha başlangıcındayken epeyce seküler  bir içerik taşıdığını söylemek mümkünse de gerek yayınlandıkları devrin özelliklerine ve gerekse bu devrin merkezinde yer alan ‘Allah merkezli’ bakış açısının oldukça sindirilmiş içeriğine bakıldığında bu eleştirinin oldukça modern bir içerik taşıdığını görürüz.

Sözgelimi, Çelebi’nin Cihannüma’sında görülen ‘Allah merkezli’ karşılaştırmalardan, El- Musidi’nin ‘Amerika Tarihi’nde dikkati çeken Müslümanca bakış bile bu sindirilmiş içerikteki ‘İslami/dini’ birikimi ortaya koymaya yetecektir. Bu anlamda da basılan ilk kitaplarda, bu günümüzü belirleyen  ‘dini içerik’ arayışına girmeden hem müellifler hem de yazılan eserler nezdindeki ‘İslami/dini’ hassasiyeti görebilmemiz  de basit nitelendirmelerin dışına çıkarak bakabilecek bir düzeyi işaret edecektir.

İşte basit nitelendirmeleri aşabilen bu düzeye ulaştıktan sonra, salt isimlerden- adlandırmalardan ve kapaklardan öte, ortaya konulan eserdeki bakış açısının hangi ölçüde ‘Allah merkezli’ olduğunu anlayabilmemiz daha bir mümkün hale gelir…

VANKULU LÜGATİ DİYE BİR LÜGAT VAR MIDIR? VAN KULU KİMDİR?

İki cilt halinde basılan ‘El-Sihah’ın  tercümesi o derece başarılı olmuştu ki, koca lügat, belki de sırf bu yetkin  tercüme dolayısıyla Vani Mehmed Efendi’nin mahlasından mülhem,‘ Vankulu Lugatı’ diye adlandırılmış ve bu adla anılmaya bile başlanmıştı.

Ancak burada bir mesele vardı, zira 1728 yılında alayı vala ile basılan lügat’in Vankulu lügati olduğu söylense de, lügat aslında Türkistan’ın Farap beldesinin Otrar kasabasında doğan ve asıl adı Ebu Nasr İsmail bin Hemmad El-Cevheri olan Türk kökenli meşhur bir lugatçinin eseriydi. Van doğumlu olduğu için ‘Vani Mehmet Efendi’ ya da ‘Vankulu’ olarak da bilinen Mehmet Efendi’nin yapmış olduğu tek şey ise Cevheri’nin bu eşsiz sözlüğünü Arapça’dan Türkçe’ye çevirmiş olmasıydı. Bununla beraber, tahsili hakkında fazlaca bilgimiz olmayan Vankulu / Vani Mehmet Efendi; Kanuni, II. Selim ve III. Murad devirlerinde yaşamış, devrinin bilginlerinden olup, ilmiye sınıfının  pek çok kademesinde görev almış oldukça da başarılı ilk tercümanlarımızdan biriydi. O kadar ki, Arapça ve Farsça’yı gayet iyi bilmesi bir yana, medreselerde müderrislik, Rodos ve Manisa’da müftülük, Kütahya ve Medine’de kadılık görevlerinde bulunmuş bir güzide alim olarak aynı tercüme yetkinliğiyle bugünümüze de ışık tutacak olan İmam-ı Gazali’nin Kimyâ-i Seadet’ini de Farsçadan Türkçeye tercüme ederek düşünce hayatımızda oldukça önemli bir yer edinmişti.

Ebu Nasr İsmail bir Hemmad El Cevheri kimdir?

Ebu Nasr İsmail bin Hemmad El- Cevheri’nin doğum tarihi hakkında elimizde herhangi bir veri yok. 900’lü yılların ilk yarısında Türkistan’ın Farap beldesinde, Otrar kasabasında doğmuş olabileceğine dair bazı görüşler olmakla beraber 1003, 1008 ya da 1010 yılında Horasan’ın Nişapur kentinde öldüğü bilgisine sahibiz. El Cevheri, Bağdat, El-Cezire, Suriye, hatta Hicaz’a kadar seyahat etmiş, ardından Rey, Nişabur, Horasan üzerinden doğuya dönmüştür. Bundan sonra kendini lisan ve hüsn-ü hat çalışmalarına vermiş ve yazıları ile özellikle hüsn-ü hat çalışmaları onu meşhur ederek, yazdığı eserler yüksek meblağlara satılmıştır.

Bir dil, güzellik ve estetik hayranı olan El - Cevheri’nin ölümü de hayli ilginç bir hikayeye dayanıyor. Kimi rivayete göre 1003 bazılarına göre 1008  kuvvetle muhtemel olarak da 1010 tarihinde iki kapı kanadını kendisine kanat yaparak uçmayı denemek için evinin veya eski bir caminin damından atlayıp yere çakılarak ölmüş El Cevheri… Ölüm tarihi hakkında kayıtlarda 25 Ağustos 1009 ile 14 Ağustos 1010 şeklinde iki kayıt mevcut. Ardında ise, Tacü’l – Lüga ve Şihahü’l Arabiyye (El - Şihah) ismindeki büyük kamus en meşhur eserini bırakmış Cevheri. Konunun uzmanlarına göre, tesadüf edilen bazı ufak yanlışlıklara rağmen El-Şihah, Firuz Abadi’nin kamusundan daha doğru ve sağlam bir sözlük olarak biliniyor.

Cevheri ve El -Sihah

Büyük sözlükçü El- Cevheri, ilk öğrenimini doğduğu kasaba olan Otrar’da, ‘Divanü’l- Edeb’ adlı eserin yazarı olan dayısı Ebu İbrahim İshak el Farabi’den almış. Daha sonra Bağdat’a giderek Ebu Said el- Merzuben ile Ebu el- Farisi’den ders almış. Bunlarla yetinmeyen El- Cevheri, Arapçasını ilerletmek üzere El- Cezire, Suriye ve Hicaz’dan başka İran’ın Rey ve Nişapur kentlerine, Demegan kasabasına kadar giderek Ali el Hasan bin Ali’den ders alarak dil ve hat sanatı konusunda da daha başka bir eğitim almış. El - Cevheri’nin özellikle dil ve hat konusunda almış olduğu eğitimde Horasan katkısını unutmamak gerekiyor.

El- Sihah’ta yer alan Arapça sözcükler, son harflerine ve son harfleri aynı olanlar da ilk ve ikinci harflerine göre düzenlenmişlerdir. El Sihah’ın Arapça aslı ilk önce 1854 yılında harekeli olarak basılmış, 1875 yılında İsmail bin Muhammed el- Nişaburi’nin mukabelesi ve Abdurrahman bin el-Aziz’in El – Vişah ve Tehkifür’r Rimah fi reddü’t Tevhimi’s- Sihah adlı eseri ile birlikte ikinci kere yayınlanmıştır.

İlk tercümesi 1728 yılında İstanbul'da yapılan ‘El Sihah- Vankulu Lügati’nin ülkemizdeki ikinci baskısı da yine Müteferrika tarafından iki cilt halinde 1755 yılında yapılmıştır. Lügatin son basımı 1802 tarihlidir ve bu baskıya ait sınırlı sayıdaki nüshalar Ankara Millî Kütüphanesi, Erzurum Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi başta olmak üzere birkaç kütüphanede daha bulunmaktadır.

El-Sihah /Vankulu lügatine ulaşmak isteyenler, sabırlı bir takip sonucunda internet ortamında üyelik gerektiren bazı sitelerde bile 1802 baskısının orijinal pdf formatına ulaşabiliyorlar. Yine de bu kadar aranmasına ve araştırılmasına rağmen böylesine kadim bir lügatin Latin harfleriyle bir baskısının yapılmamış olmasına da şaşırmadan edemiyor insan.

 

Şahin Torun haber verdi

GYY notu: Aslında bu önemli lugatın bir baskısının olmaması ama sözünün çok ediliyor olması Türkiye'de ilmin hangi derekelere düşürüldüğünü de gösteriyor! Demek ki neymiş, sözü çok edilen bir kitabın elde nüshasının bile yok denecek kadar az olması birilerinin ellerine kitabı almadan, hocalarından duyduklarını, aldıkları notları tekrar ede ede, tahkik etmeden anlattıklarını gösteriyor bana. Yani acaba bugün Türkiye'de kaç ilim adamı yahut meraklı bu lugatı eline alıp incelemiştir ki? Kaç? Şimdi modern imkanlarla pdf'inden izlemek mümkün! İyice cahilleştirilen bizler, elinden elifbası alınan bizler hangi bilgi ile okuyabileceksek artık?!!! Ama yine de ümidvar olmak lazım...

Güncelleme Tarihi: 23 Şubat 2012, 00:06
YORUM EKLE
YORUMLAR
vankulu
vankulu - 3 yıl Önce

www.vankulu.net internet sitesi üzerinden artık bu sözlüğe ulaşabilirsiniz.. vatana millete hayırlı olsun

banner8

banner19

banner20