Osmanlı modernleşme sürecini üzerinde gideceği raya oturtan devlet adamı: Abdülhamid Han

“II. Abdülhamit’ten Cumhuriyete Miras”; modernleşmenin cumhuriyet dönemine ait olduğuna ilişkin yaklaşıma farklı bir bakış açısı getirmektedir.

Osmanlı modernleşme sürecini üzerinde gideceği raya oturtan devlet adamı: Abdülhamid Han

Kitapta, Modernleşme projesinin genel yaklaşımın aksine Cumhuriyet döneminde değil, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde kurgulanmaya başlandığı anlatılmaktadır. Özellikle Sultan II. Abdülhamid döneminde, bu projenin ana hatlarını oturtulmuş ve hızla uygulamaya koyulmuştur. Cumhuriyet döneminde gerçekleşen modernleşme projesi de bu dönemin bir devamı niteliğindedir. Kitapta, modernleşme; Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti Devletini birbirinden ayıran bir duvar değil, iki dönemi birbirine bağlayan bir köprü olarak görülmektedir. 

Çok uluslu imparatorluklardan sonra güçlenen modern ulus devletlerinde yegâne amaç kendi uluslarını yaratmalarıdır.

Çok uluslu imparatorlukların zayıflamasıyla otorite hâline gelen kilise ve feodal beylikler; kiliseye karşı geliştirilen eleştirel tutumlar, ulusal birliklerin güç toplaması ve mutlak otoriteye ihtiyaç gibi nedenlerden dolayı güçten düşer. Dini ve feodal otoritenin boşluğunu ise siyasi sadakat bağları alınca, modern devletin temellerini atılır. Fakat bu siyasi sadakat bağının kurulacağı güç; kişi temelli yani ölümlü olmamalıdır. Bu nedenle mutlak egemenlik soyut ve aşkın bir temele dayandırılmalıdır. Bu da Fransız Devrimi ile gerçeğe dönüşmüştür. Devrim sayesinde ortak yasaya uyan bireyler tek bir çatı altında toplanırlar ve ulus adını alırlar. Bu yeni devlet yapısı da modern ulus devleti adını alacaktır. Böylece, Ortaçağ’ın sona ermesiyle, feodal güçler ve kilise otoriteyi ulus temelli modern devletlere bırakmıştır. Modern devletin ilk projesi ise halkı yönlendirmek ve merkezi otoriteye karşı itaati kolaylaştırmak olmuştur. Çünkü amaç bireyleri vatandaş, topluluğu da ulus hâline getirmektir. Bu amaç doğrultusunda da merkezi otoritenin halkına doğrudan ulaşması ve onlarla sürekli temas hâlinde olması gerekmektedir. Bu da modern devletin kendi ulusunu yaratma sürecini beraberinde getirmiştir. 

Osmanlı Devleti’nde modernleşme süreci Batı’dakinden farklı olarak bir ulus yaratmaktan çok halka doğrudan ulaşma ve onlarla yakın temasta olmaya çalışma olarak gelişmiştir.

Devrimin etkisiyle Osmanlı Devleti’nde modernleşme süreci üç kırılma noktasıyla kendini göstermiştir. İlk kırılma Batı’dan askeri, teknoloji ve eğitim uzmanı transferi yapılmaya başlandığında yaşanmıştır. Birinci kırılma noktası; Batı’yı tanıma amaçlı olan ıslahatlar, ikinci kırılma noktasıysa devlet yönetiminde de Batı’dan transferler gerçekleşmesi üzerine Batı üstünlüğünü kabul etme dönüşümüdür. Üçüncü kırılma noktası ise; II. Abdülhamid’in Batı’daki gelişmeleri rasyonel ve pragmatik olarak değerlendirerek hayata geçirmesidir. Sultan II. Abdülhamid dönemindeki modernleşme hareketinin temel amacının Batı’daki ile aynı olduğunu söyleyemeyiz. Daha ziyade bu dönemde Batı’daki gelişmeler transfer edilmektedir. Bu nedenle dönemi bir ulus yaratma süreci olarak tanımlamaktansa halka doğrudan ulaşma ve onlarla yakın temasta olmaya çalışma dönemi olarak ele almak daha doğrudur. Yani bu dönemin temel özelliği tebaaya ulaşıp onları otoritenin varlığı ile bilgilendirmek ve bu bilgi ışığında biçimlendirmektir. 

Devlet ve halkın birbirini anlayabilmesi için ortak bir dil benimsenmesi ulus devlet olmanın temel şartlarındandır.

Çok uluslu imparatorlukların sallantıda olduğu dönemde II. Abdülhamid, çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmak için modern ulus devletlerinin yöntemlerini izlemiştir. Bunların başında yazı ve konuşma dilinde birliğin sağlanmaya çalışılması gelmektedir. Modern ulus devletlerinin otorite kurdukları coğrafya üzerinde ortak ve resmi bir dil kurdukları görülmektedir. Bu dil, milli kültür ve ulusal topluluğun oluşmasında oldukça önemli bir yere sahiptir. II. Abdülhamid döneminde Sultan’a sunulan bir layiha ile dikkatler, ortak dil konusuna çekilmiştir. Bundan önce dili sadeleştirme çalışmaları ideolojik bir anlam taşımazken Tanzimat döneminde devlet adamları bu süreci ısmanlı ulusu yaratma projesine dönüştürmüştür. II. Abdülhamid’in tahta çıkmasıyla hızlanan parlamenter rejim beraberinde tek dil konusunu da gündeme getirmiştir. Parlamenter yönetimin destekleyicileri, ırk ve mezhep ayrımı gözetmeksizin bir Osmanlı ulusu meydana getirmek gerektiğini, bunun için de dil birliğinin sağlanması lazım geldiğini vurgulamışlardır. Bundan dolayı devletin dilini anlayan vatandaş anlayışına öncelik verilmiştir. Akabinde Kanun-i Esasi’de Türkçe resmi dil ilan edilmiştir. I. Meşrutiyet parlamentosundan sonra ise Türkçe resmi yazışma dili olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu yapılan yeniliklerde amaç devletini anlayabilen yurttaşlar oluşturmaktır. 

Osmanlı Devleti 19. yüzyılda modern ulus devletleri gibi, eğitimi, halkı yönlendirme aracı olarak kullanılır.

Dilin yanı sıra II. Abdülhamid döneminde modernleşme projesinin bir aracı olarak kullanılan bir diğer çalışma alanı, eğitim kurumları üzerine olmuştur. Modern ulus devletlerinin ortaya çıkmasıyla eğitim kurumları, kültürel mirası aktarmak ve sürekliliğin sağlanmasının yanında devlet ideolojisinin yayılmasında kullanılmıştır. Bu minvalde Osmanlı Devleti’nde de okul müfredatları ideolojik birer araç hâline getirilirler. Osmanlı Devleti’nde 19. yüzyıldan önce merkezi otoriteden yoksun ve sistemsiz bir eğitim sistemi görülür. Tanzimat döneminde bu karışıklık giderilmeye çalışılsa da ıslahatların çoğu, kâğıt üzerinde kalır. 19. yüzyılda II. Abdülhamid dönemine geldiğimizde ise Osmanlı Devleti’nin eğitimi modern ulus devletleri gibi ideolojik bir araç hâline getirdiğini görürüz. Burada diğer devletler gibi Osmanlı’nın da amacı devlet değerlerinden haberdar olan ve onlara göre hareket eden bir nüfus kitlesi yaratmaktır. Devlet otorite ve ideolojisinin eğitim aracılığıyla yayılmasına önem verildiği için yurdun dört bir yanına ulaşılmaya çalışılmıştır. Bunun için devletin gücü yettiğince tüm yerleşim yerine yeni okullar açılmıştır. İlköğretim de zorunlu hâle getirilmiştir. İlköğretimin zorunlu hâle getirilmesi, insan hayatının belirleyici bir dönemini kapsadığından devlet ideolojisini aşılamak için modern ulus devletlerinde sık rastlanan bir politikadır. 

II. Abdülhamid ilkokul, ortaokul ve yükseköğretim kurumlarındaki müfredatı Osmanlılık fikri ile tekrar inşa eder.

Bu sürecin bir uzantısı olarak modern süreç öncesi sıbyan mektebi olarak adlandırılan ve ilköğretim düzeyinde eğitim veren okulların yerini ibtidai mektepleri almıştır. Sıbyan mekteplerinde Kur’an okuma, ilmihal ve ahlak bilgisi dersleri verilirken sıbyan mekteplerine alternatif olarak kurulan ibtidai mekteplerinde öğrenciler bir üst eğitim kurumlarına hazırlık mahiyetinde dersler görmüşlerdir. O dönemde halk, ekonomik olarak güçlü olmadığından sadece ilköğretim eğitimini alan pek çok kişi vardır. Temel dil ve dört işlem eğitimini verdiği için bu okullara ayrı bir önem verilmiştir. Bu konuyla bağlantılı olarak ortak dil projesi için de halka temelden eğitim veren kurumlar ibtidai mekteplerinden başkası değildir. II. Abdülhamid ibtidai mektepleri kadar olmasa da ortaokul seviyesindeki Rüştiye mekteplerinde de düzenlemeler yapmıştır. Öğrencilerin Rüştiye mekteplerinden sonra gittikleri idadi mekteplerinde ise ticaret, ziraat ve sanayi gibi çeşitli mesleklerde erbaplar yetiştirmek üzere düzenlemeler yapılmıştır. Bu mekteplerde müfredat baştan sonra devlet politikasına hizmet için düzenlenmiştir. Bunu desteklemek için Kanun-i Esasi’de bütün okulların devlet kontrolünde olduğu da belirtilir. II. Abdülhamid’e göre eğitimde yapılan bu değişiklikler sayesinde halk temelden Osmanlılık fikri ile büyüyecektir. 

II. Abdülhamid döneminde ulaşım ve iletişim ağları hem devlet teşkilatlanmasını hem de devlet-vatandaş arasındaki iletişimi güçlendirir.

Devletin ortak dil ve eğitim sisteminin yanı sıra tek merkezden yönetilebilmesi için sağlam bir ulaşım ve iletişim ağına da sahip olması gerekir. Ulaşım ve haberleşme ağının güçlü olması demek aynı zamanda devlet politikalarının merkezden taşraya taşınabilmesi demektir. Osmanlı devletinin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde kullandığı iletişim ve ulaşım ağı devletin düşüşe geçtiği dönemde eski gücünü yitirmiştir. İstihbarat sistemindeki çöküşün yanında iletişim ve ulaşım alanında yenilikleri takip edememe Osmanlı devletini daha da zor duruma sokmuştur. II. Mahmud’a gelinceye kadar devlet ve vatandaş arasında sağlam bir iletişim ağı yoktu. Devletin çıkardığı fermanlar tellallarla ya da tekke gibi kurumlarda halka arz edilirdi. Batıda telgraf, posta ve basın gibi kurumsal iletişim araçlarının kullanılmaya başlandığının görülmesiyle Osmanlı idarecileri de bu alanda çalışmaya başladılar. II. Abdülhamid döneminde ise kara ve demiryolu yapımları tüm ülkeye yayılmıştır. Akabinde posta ve telgraf ağları ülkenin dört bir yanına ulaştırılmıştır. II. Abdülhamid özellikle telgrafı bir ‘merkezileştirme’ aracı olarak kullanılmıştır. Ulaşım ve iletişim alanlarında yapılan yenilikler hem ekonomik hem de siyasi olarak oldukça önemlidir. Yolların iyileştirilmesiyle ticaret tekrar canlanmıştır. Buna ek olarak devlet, iyileştirilmiş ulaşım ve iletişim ağları sayesinde savunma ve yönetim fonksiyonlarını taşraya kadar götürebildiği için devlet-vatandaş arası diyalog güçlenmiştir. Bu da devlet ideolojisinin yayılmasını kolaylaştırmaktadır. Dönemin en tartışmalı konusu olan basında sansür ise bu dönemde kendini ‘acımasız’ bir şekilde hissettirmiştir. II. Abdülhamid, halkı istediği yönde şekillendirmek için basın sansürünü bir araç olarak kullanmış ve devletin temel siyasetini oluşturmaya çalışmıştır. 

II. Abdülhamid modern devletin bürokrat sistemini kendine özgü bir sistemle Osmanlı Devleti’ne transfer etmiştir.

Modern ulus devletlerinin bir diğer önemli özelliği, kendisini oluşturan topluluğu daha fazla biçimlendiren ya da yeniden yapılandıran bir yapı olmasıdır. Bu yapılandırmayı da ara idareci konumundaki bürokratlar sayesinde gerçekleştirir. Bürokratlar, devlet için, halkı yönetme ve yönlendirme aracıdır. Bu nedenle bürokratik yapısını ve ağını olabildiğince genişletirler. Osmanlı Devleti’nde Tanzimat Dönemi ile oluşturulmaya başlanan bürokratik yapı Sened-i İttifak ile merkezi otorite için tehlike arz etmeye başlamıştı. Tanzimat idarecileri padişahı pasifize ederek bürokrat otoritesine dayanan bir yönetim oluşturmaya çalışıyorlar, bunu kısmen başarıyorlardı. Abdülhamid, bürokratların halk ve devlet arasında aracı olmalarından çok duvar olmaları durumunu değiştirmek istiyordu. II. Abdülhamid, merkezi otoriteyi tekrar sağlamak için bürokrasi merkezini Yıldız’a taşıdı. Tanzimat idarecilerinin kurmaya çalıştığı otoriter yapıyı kendisine bağlayıp Yıldız Sarayı’ndan yönetilen bir güç merkezi hâline getirmek istiyordu. Merkez Yıldız’a taşındıktan sonra otoritenin egemen olduğu bürokratik yapı sağlanmış oldu. Abdülhamid, modern devlet bürokratik yapısını Osmanlı geleneğine uygun bir formda transfer etmiştir. Bu dönemde bürokratlar maaşlı birer memur hâline gelmişlerdir. Bürokratlar üzerinde, eski dönemlerden gelen güvensizlik nedeniyle, yoğun bir denetim uygulanmıştır. Demiryolu ve telgraf ağları bu denetimde Sultan’a yardımcı olmuştur. Sultan, bürokratları kendisine bağlamak için kendine özgü bir maaş sistemi, jurnalcilik, memur sicillerine yönelik düzenleme, müfettişlik sistemi gibi yollar kullanmış, ayrıca, göreve başlarken devlete ve Sultan’a sadakatle hizmet yemini etmeyi zorunlu hâle getirmiştir. II. Abdülhamid, sadık olarak tanımlayacağı bürokratları bulana kadar ise, sık sık kadro değişiklikleri yapma yoluna gitmiştir. 

II. Abdülhamid iç ve dış politikada modern güçlü devlet imajı kurabilmek için tüm araçları kullanmıştır.

19. yüzyıl devletlerin sadece iktidarlarını meşrulaştırmaya çalıştıkları değil, aynı zamanda güçlü bir devlet imajı kurmaya çalıştıkları bir dönemdir. II. Abdülhamid, iç politika imajı için devleti simgeleyen hükümet binaları, kışlaları ve saat kulelerini kullanmış, özellikle taşrada hükümetin gücünü hissettirmek için o bölgelere resmi binalar yaptırmıştır. İnşa edildikleri bölgenin her yerinden rahatlıkla görülebilen saat kuleleri de yine hükümetin ihtişamını sergilemek için kullanılmıştır. Resmi törenlerde ‘Padişahım Çok Yaşa’ nidaları resmiyet kazanmıştır. Bu tarz tören gelenekleri, o dönemin çoğu imparatorluğunda görülmektedir. Padişahın, Cuma namazını halkla birlikte kıldığı selamlık alayı da iktidar ve halk arasındaki bağı güçlendirmek için kullanılan bir semboldür. Dış politikada ise Abdülhamid, Osmanlı ya da İslamiyet hakkında olumsuz ya da küçük düşürücü bir gazete yazısı ya da tiyatro oyunu olursa müdahale edebilmek için Avrupa’yı yakından takip ederdi. Dış politikada güçlü bir devlet imajı çizebilmek adına her fırsat değerlendirilmiştir. Örneğin, o dönem büyük bir yangın felaketi geçiren Amerika Birleşik Devletleri’ne yardım gönderilmiştir. Kısacası Abdülhamid, iç ve dış politikada hem kendisinin hem de devletin güçlü olduğunu, modernleştiğini gösterebilmek için elindeki tüm araçları kullanmıştır. 

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 13:19 Güncelleme Tarihi: 04 Ocak 2021, 13:29
banner25
YORUM EKLE

banner26