Osmanlı için en kolay şey edepli olmaktı

Münevver Ayaşlı Hanımefendi'nin 'Edeb Yâ Hû' kitabı, bizleri bu güzide tembihin birçok farklı uzantısına taşıyor. Metin Erol yazdı.

Osmanlı için en kolay şey edepli olmaktı

Edeb, kelime anlamı olarak toplum töresine uygun davranmak ve incelik olarak tanımlanıyor Büyük Türkçe Sözlük’te. Bu minvalde edeb kelimesi İslam çatısı dışındaki toplumlar nezdinde düşünüldüğünde havada kalıyor. Örneğin Hıristiyan toplumları için toplumun bir töresi haline gelen cinsel rahatlık, bizim toplumumuz için büyük bir edebsizlik sayılıyor. Öyleyse kendi açımızdan edeb kelimesi, Büyük Türkçe Sözlük’te yapılan yukarıdaki tanımından daha öte bir manayı haiz.

Değerli tarihçi Fatih M. Şeker'in “Osmanlı Entelektüel Geleneği” kitabında yer alan şu ifadeden hareket edecek olursak, edeb kelimesinin bizim için ne menem bir şey olduğunun idrakine kolayca varabiliriz. Fatih M. Şeker Hoca'ya göre "Türklerin hayat görüşünü sevk ve idare ederek ona şekil veren şey tasavvuftur. Temas ettiği her şeyi İlâhi ve semâvi bir mâhiyete büründüren, hem entelektüel zümrelere hem de halka hitap etmenin imkânlarını barından tasavvufa şahsiyetin zarûri unsuru olarak bakılabilir." Buradan hareketle denilebilir ki; bizim toplumumuzun inanç eksenli oluşan töreleri, temeli İslam olan tasavvuf binası içinde meydana gelmiştir. Tasavvufun üzerinde durduğu en temel konulardan biri de edebdir. Bildiğiniz gibi her tekkenin girişinde "edeb yâ hû" yazısı yer alır.

Bünyamin-i Ayaşî Hazretleri sülalesinden

Edebin kelime anlamından maada tasavvuf öğretisi içinde büründüğü anlam eline, beline ve diline sahip olmaktır. Bu güzide anlam alanı, insanın eşref-i mahlukatlığının hatırlatıcısı ve insan-ı kâmilliğin yeğane yoludur. Münevver Ayaşlı Hanımefendi'nin Timaş Yayınları'ndan çıkan kitabı "Edeb Yâ Hû", bizleri bu güzide tembihin birçok farklı uzantısına taşıyor. Münevver Ayaşlı Hanımefendi, son zamanlarına denk gelse de dünya gözüyle Devlet-i Aliyye'yi görmüş bir isim.

"Selanik içinde selâ okunur / Selamın sedası câna dokunur" türküsünün Selanik’inde dünyaya gözlerini açmış ve küçük yaşta İstanbul'a gelmiştir Münevver Ayaşlı Hanımefendi. Sadullah Paşazade
Nusret Ayaşlı ile evliliği vasıtasıyla Sadullah Paşa Yalısı'na gelin olan Münevver Hanımefendi, Bayramî Melâmilerinin büyüklerinden olan Bünyamin-i Ayaşî Hazretleri’nin sülalesine dahil olmuştur. Bu dahil oluşla birlikte “Edeb Ya Hû” tembihinin ne demeye geldiğini kavramaya başlamış ve yıllar sonra “Edeb Yâ Hû” kitabını kaleme almıştır.

Osmanlı için en kolay ve tabii olan edebdi

Osmanlı'ya ucundan kıyısından yetişen Münevver Ayaşlı Hanımefendi, Osmanlı'nın toplumsal yaşamının bir edeb dairesi olduğunu ve bu dairenin insanları adeta kuşattığını bizlere aktarır. Öyle ki; içinde yaşadığı cemiyette Yüce Allah (c.c.)'a karşı, Hz. Peygamber (s.a.v) 'e karşı, Kuran-ı Kerim'e karşı edebten yoksun kişilerin olabilme ihtimalini şüpheyle karşılar Münevver Hanımefendi. Çünkü insanların evlerinden tutun da oturdukları muhite ve hayatlarını idame ettirdikleri çevreye kadar bütün bir toplum edebli ve terbiyelidir. Münevver Ayaşlı Hanımefendi’nin ifadesiyle, "Osmanlı için en kolay ve tabii olan şey edebli, terbiyeli ve nazik olmaktı. Kaba olmak nâdân ve terbiyesiz olmak hatıra bile gelmezdi."

Münevver Hanımefendi'nin aktardıkları arasında benim dikkatimi çeken en güzide hadise ise Sultan Abdülhamid Han'ın saltanat makamında bulunurken hizmetindeki kişilerden bir şey isteyeceği zaman asla emir kipiyle değil, soru kipiyle yani "yapar mısınız?", "getirir misiniz?" diyerek arzularını aktarıyor olmasıdır. Şüphesiz ki bu incelik Osmanlı padişahlarına has değil. Bu inceliğin sahibi de tüm inceliklerin sahibi olan Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v). Osmanlı'nın saltanat makamında bulunan Abdülhamid Han da Efendimiz’in (s.a.v) hadisi gereği hareket ediyor. Bilindiği üzere Hz. Âişe şöyle demiştir: "Resûlullah bizlerden yâni zevcelerinden hiçbir şey istemezdi. Hep soru sigasıyla sorardı. Yani; 'su ver' değil, 'su verir misin?' şeklinde hitap ederdi.” buyururlar.

Abdulhamid Han demişken Münevver Hanımefendi'nin kitabında Abdülhamid Han ile ilgili aktarılan şu hadise ayrıca çarpıcıdır: "Feylesof Rıza Tevfik’ten nakil… Rıza Tevfik Bey, bir gün sürgünde iken Londra’da eski dostu Nicholson’ı ziyaret eder. İngiltere’yi kast ederek 'Niye Sultan Abdülhamid Han ile bu kadar uğraştınız, sonunda yıktınız?' diye sorar. Nicholson şu cevabı verir: 'Mecburduk, zira bizim ordumuzla, donanmamızla, açlık tehdidimizle yola getiremediğimiz Hintlileri, Hint Müslümanlarını Sultan Abdülhamid bir selamı ile yola getirebiliyordu, her istediğini yaptırabiliyordu. Binaenaleyh bu kuvveti yıkmak mecburiyetinde kaldık. Bu mücadelemizde yalnız değildik; bütün dünya devletleri ve siyonizm bizimle beraberdi. Fakat Sultan Abdülhamid’in yıkılmasında biz en büyük yardımı içeriden gördük. Yeni Osmanlılar (Jeunes-Turcs) ve İttihatçılar bizim beşinci kolumuzdu.'

İllâ edeb, illâ edeb...

"Edep, aklın tercümanıdır. İnsan edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir." buyuruyor Şems-i Tebrizi Hazretleri. Yukarıda Münevver Hanımefendi’nin aktardığı hadiseye de aklımızın tercümanı olan edebimizle bakıp, Osmanlı'nın son yılları için yazılıp çizilenleri tekrar tekrar düşünebiliriz. Bu bizim için bir edeb olacaktır.

Osmanlı terbiyesini teşkil eden temel kaidenin "Edeb Yâ Hû" olduğunu söyleyen Münevver Ayaşlı Hanımefendi, Yunus Emre'nin "Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb / Her hüner makbûl imiş, illâ edeb, illâ edeb..." dizeleriyle övdüğü edebi sunuyor okuyucuya. Edeb Yâ Hû kitabını edeben okumak gerek.

Metin Erol, "ilim meclisine girdim, ettim talep / gördüm ilim en geride, illa edeb, illa edeb" düsturu ve edebin amelden üstün olduğu bilgisiyle yazdı

Yayın Tarihi: 08 Ağustos 2014 Cuma 10:06 Güncelleme Tarihi: 21 Ekim 2020, 15:53
YORUM EKLE

banner19

banner26