Osman Koca’dan “salaş” patentli öyküler

Osman Koca’nın imza niteliğinde bir üslûbu var. Dille oynamayı, dilbilgisi kurallarıyla raks etmeyi, yeni kelimeler türetmeyi seven yazar, bir öyküsünde kendini “dilkolik” olarak tanımlıyor. Sena Alper yazdı.

Osman Koca’dan “salaş” patentli öyküler

Osman Koca, “Salaş”la yedinci öykü kitabına ulaştı. 2012-2013 yılları arasında dergilerde yayımlanan öykülerini topladığı Salaş, bir sohbet havasında öykülerini aktarıyor. Kitap yirmi yedi öyküden oluşuyor. Salaş’ı okurken öykü dilinin netameli yanlarına tanık oluyoruz. Zira edebiyatın malzemesi olan dil aynı zamanda düşünmenin ortaya çıkış nedeni. Bu bağlamda düşünce gibi dilin de sınırları uzamsal ve evrensel. Usta Öykücü Koca, bugüne kadar süregelmiş insanlığın mirası niteliğindeki dile yeni anlam katmanları, farklı söyleyiş ve kelimeler, kavramlar ekliyor. Yazınsal tür gereğince mirasyedi gibi olamaz öykücü. Kıyıda köşede kalmış kelimelerle kendine ait bir dil dünyası oluşturmalı. “Edebiyatçıların ellerinde dilden başka araçları yok zira. Yazarlar, hem dili kullanmak hem de onu aşmak gibi bir açmazın içindeler. Bu nedenle yazınsal eserler aynı zamanda dil serüveni yaşarlar. Bu açmazı yaşayan yazarlar, bir anlamda dili yeniden yorumlarken, dilin yeni imkân ve sırlarını keşfetmek durumunda. Kısaca dil, yazınsal üretim sürecinde bir gerilim unsuru olarak yazarın hemen yanı başındadır. Aslında bu durum, dil ile biçimsel bir yapı oluşturma peşindeki yazarı, herhangi bir kişiden ayıran temel olgudur. Çünkü öykücü dille aynı zamanda bir gerçeklik de meydana getirir. Osman Koca’nın, öykülerinde dile bir araç olarak değil bir amaç olarak yaklaştığını, bu nedenle nitelikli metinler kaleme almak istediğini pekâla söyleyebiliriz. Yazar, ilk öykü kitaplarında alegorik ve imgesel bir biçemle modern insanın çıkmazlarını aktarırken son öykü kitaplarındaki daha kısa ve kesik metinleriyle postmodern anlatıya göz kırpıyor gibi. Öylesi sade ve akışkan bir dile sahip yani. Düşle gerçeğin iç içe olduğu, şiirsel bir anlatımla, adeta okurla kahramanın diyalog sürecini yansıtan bir anlatıcıyla karşı karşıyayız.

Osman Koca’nın imza niteliğinde bir üslûbu var. Dille oynamayı, dilbilgisi kurallarıyla raks etmeyi, yeni kelimeler türetmeyi seven yazar, bir öyküsünde kendini “dilkolik” olarak tanımlıyor.  Hatta üç nokta yerine iki noktayı üretmesi ise yine yazara özgü bir kullanım. Öykülerin sadece başlığına bakarak bile bunun izini sürmek mümkün. Örneğin, “Sret” başlıklı öyküsü ilk bakışta anlamsız bir adlandırma olarak gelse de öyküdeki kurguyu görünce “sret”i sondan başa okuyarak, bir “ters” kurgu yaptığını görmüş oluyoruz. “BAŞTAN SONA” ibaresi, her bir harfiyle sinematografik bir anlatımla sahne ve sekanslar sunuyor. “Grafsız Para” adlı öykünün paragrafsız bir bütün halinde yazıldığını görüyoruz. “Sızmanoktala” ise noktalama işaretleri taşımayan bir öykü olduğu görülüyor. “Sızmanoktala” aslında “Noktalamasız”ın örtülü hali. Aslında Osman Koca, sanki dille oynarken eskiden âşıkların lebdeğmez dedikleri dudak harflerini kullanmadan yazılan şiirler gibi günümüzün âmiyane tabiriyle bir challenge yapıyor. Dili evirip çeviriyor. Zaten diğer öykü kitaplarını okuduğunuzda da Osman Koca’nın kendine has geçiş ifadeleri, betim ve benzetim kalıpları var. Bu da yazarın imzasız da sahibini bileceğimiz anlatım üslûbunu açıklıyor.

Öykülerin çoğunda anlatıcı ses öne çıkıyor. Karakterler ikinci planda kalıyor. Anlatımda özellikle kitabın ilk öykülerinde betim ve benzetim yüklü bir dil varken, sonraki öykülerde ironik bir anlatım kendini gösteriyor. İlk öykü Çöpür’de: “Arkalarında yandı cılız ışığı çift gözlü evin. Perdesi usulca çekildi. Buğulu bir çift gözden boşalan tuzlu yaşlarla buhar tuttu camlar. İki kadifemsi el, yarım kavisle havaya kalkıp kısa bir süre sonra indi..” Betim ve benzetimle yüklü bir dil görülüyor. Hatta anlatıcı bunu itiraf ediyor da artık kimsenin uzun ve ağdalı cümlelerle kurulu öyküleri okumadığından yakınarak kendiyle ve yaşadığı durumlarla alay ediyor sanki. Örneğin “Grafsız Para” da anlatıcı kendini “dilkolik” olarak tanımlıyor ve anlatırken imgeli anlatı yerini ironik bir söyleyişe bırakıyor. “Ne ki Teo, o. Bu desem dilkolik zıppadak atlayacak ortaya. Ahkâm kesecek doyasıya. Tattırmam. Tattırmayacağım bu kere. En azından bir kezliğine. Yürüdü. Sade yürüdü.”

Öykülerde şiirsel bir anlatım ön planda. Öyküyü şiire yaklaştıran bir anlatımı var Koca’nın. “İsyan Melekesi”nin girişinde bunu görmek mümkün: “Gürül gürül geliyorlar: Cihangir, Kabataş, Sirkeci, Beşiktaş, Maçka, Galata’dan.. Beldelere baskın yapar gibi: Kağıthane, Şişli, Fatih, Eyüp, Kadıköy, Üsküdar’dan..Şehre iniyorlar: Edirne, Antalya, Tunceli, Ankara, Şırnak, Hakkari, Tokat, Sivas’tan.. Akın, bölük, fevc. Bir anda Taksim’in simgesine dönüşüveren Gezi Parkı’na varıyorlar. Ve kinli gözleri… Göğüsleri gazap yüklü.. Yüzleri kanlı.. Savaşır gibi. Karışırcasına zulme. Geliyorlar. Nerde Hilal? Az önce buradaydı. Aha şu karşıdaki servinin altında bağdaş kurmuş. İleniyordu habire. Gitmiş. ‘Nereye?’ Sözlenmeye. Oysa seviyordum. Halen seviyorum ve. Gitsin istemedim ki. Gitti ne ki... Nereye? Özlenmeye.” Ayrıca bu öyküsünde toplumsal konulara bigâne kalmadığını da görmüş oluyoruz. Gezi Parkı olayını aktarıyor. Anlatırken kendi duruş ve felsefesini de belirtmeyi ihmal etmiyor. Bir nevi tarih düşürüyor diyebiliriz. Bu siyasal konuyu öyküleştirirken kendini de sorguluyor: “Tematik olmamalı hikâye arkadaş! (Evet) Hele sloganel ve ideolojik hiç olmamalı! (Aynen) Kol kırılmalı(İyi de niye?) Yen içinde kalmalı(Acımaz mı sahiden)” Vaka kurgusu, şahıs kadrosu, zaman ve mekân kaskatı tasarlanmalı (Yani?) Dilin örüntüsüyle temanın görüntüsü izdivaca yeltendi mi tamamdır mesele(Hımm?)”

“Şeyh Tennur” öyküsünde saçlarını boyayan, sapıkça ve tuhaf ritüeller yapan bir tarikat şeyhiyle karşılaşıyoruz. Osman Koca, isim vermese de çeşitli dönemlerde piyasada tasavvuf kisvesi altında türeyen sapkınları tipleştiriyor adeta. Şeyh Tennur, kim muamma… Fakat sürekli ortaya çıkan medyatik tiplerden biri olduğu kesin. Öyküler, çeşitli mesleklerden ve çevrelerden insanların hayatlarını aktarıyor. Örneğin, Otograf Kiracı’da haylaz kiracısını hem evinden çıkaran hem de gideceği için üzülen bir ev sahibini, Nüktedan’da bir büfe sahibini anlatıyor. Bunları aktarırken kahramanların çevreyle ilişkisini ustalıkla kurarak gerçekçi bir atmosfer oluşturuyor.  Kitaba adını veren “Salaş” bir yaşlı bakımevinin atmosferini aktarıyor. Fakat kimse buraya bakımevi demiyor. “Salaş” olarak anılıyor. Yazar, kendilerine zulmeden bir hastabakıcının elinde aileleri tarafından yalnızlığa terk edilmiş yaşlıları hikâye ediyor. Osman Koca, gerçek ile düşü bir arada verip öykülerine bir derinlik katarak yeni bir katman oluşturuyor. “Düşsel Manifesto” öyküsünde, Tarık’ın “Ben şizofren değilim Aylin! Sadece varlığı sorgulanmadan hayata geçirilmiş bir beden.” serzenişine rağmen Aylin karakterinin Tarık’ın zihninin bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Bir mezarlıkta, belki Eyüp’te dolaşan Tarık, karşısında Aylin varmış gibi söylevlerde bulunuyor. Öykünün sonunda ise Tarık’ın aslında bir başına olduğunu anlıyoruz. “‘Dur Târık!’ diye inledi yüreği. Ama ses etmedi. ‘Dur Yolcu!..’ dedi beyni. Dillendirmedi. Ardını dönüp ağır adımlarla yürümeye başladığında, gerçekliğinden sıyrılmış hayallerinin bir rüya faslında nefeslendiğini zannetti. Her şey o denli, o kerte sahici idi ki.. Tıpkı göz pınarlarını sele katarak yağmakta olan şu sayısız akışkan damlacıklar gibi.. Târık.. Yolcu.. Kendisi yani..” Kısacası Beyan Yayınları arasından çıkan “Salaş” kısa ve kesik cümlelerle, bir solukta okunabilecek, şiirsel, sinematografik, düş ile gerçeğin iç içe olduğu öyküleriyle muhatabını bekliyor.

Sena Alper

Kaynak: https://www.kitaphaber.com.tr/osman-kocadan-salas-patentli-oykuler-k4791.html

Yayın Tarihi: 08 Haziran 2022 Çarşamba 13:30 Güncelleme Tarihi: 08 Haziran 2022, 13:52
YORUM EKLE

banner19

banner26