Ölüm, ruhu olgunlaşmış kişiler için değildir

Mihail Nuayme, 'Kendini Arayan Adam' adlı kitabında Arkaş’ın günlüklerini yayınlar. Arkaş’ın hatıraları, bir nev’i kendi hatıralarıdır; çünkü kitapta günlükleri yayınlanan Arkaş ile Mihâil Nu’ayme arasında karakteristik bağlamda benzer özellikler mevcuttur. Büşra Burcu Arslan yazdı.

Ölüm, ruhu olgunlaşmış kişiler için değildir

Mihail Nuayme, mehcer (göç) edebiyatı denilince akla ilk gelen şahsiyetlerden birisi. Lübnan doğumlu… Nu’ayme, Halil Cibran, Nesib Arîza ve İlyâ Ebû Mazi ile irtibat kurarak bu edebiyatın sesini duyuracak olan er-Rabitatü’l-kalemiyye’nin kuruluş çalışmalarına katılır. Hatta Halil Cibran ile birlikte kaleme aldığı “Gözlerin Fısıltısı” adlı eseri de vardır.

Mihâil Nuayme, var oluş gerçeğine ulaşmak için, maddi duyuların ötesine gitmek gerektiğine inanır. Vahdetü’l vücut meselesi de onun kafasını kurcalamıştır hep. Köşesine çekilir, günlerce kimseyle konuşmaz, iç dünyası ile baş başa kalır. Şiiri ise aydınlığın karanlığa hâkimiyeti olarak görür.

Mihâil Nuayme, Batı edebiyatçıları tarafından modern Arap edebiyatında ilk modern öyküyü kaleme alan şahsiyet olarak kabul edilir. Diğer taraftan insanî değerler üzerinde oldukça duran Mihâil Nu’ayme, insanı değerler üstü bir varlık olarak görmüştür ve ona göre hayatın en önemli iki gayesi inanmak ve sevmek olmalıdır.

Kendini Arayan Adam” adlı kitabında ise Arkaş’ın günlüklerini yayınlar. Arkaş’ın hatıraları, bir nev’i kendi hatıralarıdır; çünkü kitapta günlükleri yayınlanan Arkaş ile Mihâil Nu’ayme arasında karakteristik bağlamda benzer özellikler mevcuttur. Kitabı okurken insan iki Arkaş’la karşı karşıya kalıyor. Birini anlamlandırmaya çalışırken diğeri beliriveriyor perdede. Mihâil Nu’ayme, vahdet-i vücüdu sorgularken, var olmanın dayanılmaz ağırlığı biniyor omuzlarına, sonsuz bir gerçeğe ulaşmanın yolunu maddi duyuların ötesinde arıyor. Düşünce ufku ve yaratma gücü oldukça geniş olan Arkaş ise, hürriyet-ölüm, varlık, yokluk, doğruluk gibi daha birçok kavramı sorgularken kendi derinliğinde ve sessizliğinin dehlizlerinde kayboluyor. Arkaş’ın, Mihâil Nu’ayme’ye belki de en çok benzeyen yanı, her ikisinin de sessizliğinin dehlizlerine çekilmesi cihetiyle oluyor. Biri kalabalıklar arasında, ama insanlardan uzakta, diğeri ise insanlardan kendini uzaklaştırmasıyla…

Mihâil Nu’ayme’nin nazarında Arkaş kimdir?

New York sokaklarında gezinirken bir arkadaşı ile yağmurdan sığınmak için bir Arap kahvehânesine girerler. Kahvehâne sahibi bir köşeye oturur, “Ah Arkaş” diye iç geçirir. Mihâil Nu’ayme ve arkadaşı bu Arkaş’ın kim olduğunu sorarlar. Kısa boylu son derece zayıf bir âdemoğludur Arkaş. Yüzü çiçek hastalığından kalma izlerle doludur, bu yüzden etrafındaki insanlar ona Arkaş ismini takarlar. Adı, babasının adı sorulduğunda “biliyorum” cevabı ile karşılaşırlar. Sessizce insanların ondan talep ettiği her şeyi yerine getirir. Bir soru sorulduğunda en az kelime ile cevap verir, sessizliğinin arkasında ise aslında bir varlığın yükünü taşımanın ağırlığı vardır. Arkaş’ın sessizliği bilmemezlikten gelen bir sessizlik değil, aksine varlığın ötesini görmesinden kaynaklanan bir sessizliktir. İspanyolca, Arapça, İngilizce ve Fransızca gibi dilleri okuyup yazabilen ve yüksek tahsil yapacak kadar zeki bir insandır da.

Bir gün ansızın ortadan kaybolması herkesi tedirgin eder. Arkaş’ın hikâyesi Mihâil Nu’ayme’yi etkilemiş olacak ki, ondan geriye bir şey kalıp kalmadığını sorar. Arkaş’dan geriye tek bir defter kalmıştır hatıralarla yüklü. Defteri bir kez değil defalarca okur ve aradan uzun zaman geçmesi, sahibinin de geri gelmemesi üzerine bu günlükleri yayınlama kararı alır.

Günlüklerinden tanıdığımız Arkaş’ın ise sırrı sessizliği ile çalışır. Ruhunu sessizliğe mahkûm etmesini günlüğünün ilk sâhifesinde şöyle anlatır: “Ben insanlar arasında yalnız yaşıyorum; insanlar içinde yalnız yaşamakla hayvanlar arasında yalnız yaşamak arasında dağlar kadar fark var; çünkü vahşi bir hayvanın yanında güvende olabilir, sevgi ve şefkatle onun yakınlığını kazanabilirsiniz. Eğer başarısız olur da vahşi hayvan sana saldırırsa vücudundan başka bir şeyini parçalayamaz. İnsanlar ise sevgiyi ve şefkati senin zayıflığın kabul eder, koydukları kanun sebebi ile senin bedenine zarar vermekten kaçınırlar. Bunun için vücudumu onların dillerine bir malzeme olarak bıraktım, fakat ruhumu sessizliğe mahkûm ettim.”

Arkaş’ın bu sözleri, “İnsanı öldüren öldürülür bu yaptığından dolayı ama, kimse tanımaz rûhu öldüreni” diyen Halil Cibran’ı anımsatır. Bu sözler ise belki de tüm değerleri sorgulamaya yetecek niteliktedir.

Günlüğünün bir başka yerinde ise kendisi için bir ad bilmediğini söyler. Kendi deyişiyle “güvenin yediği yüzü” sadece insanların gördüğüdür. Bu yüzden ona “Arkaş” derler. O ise kendisini tek bir isimle var etmez, insanların gördüğünden çok uzaktadır, zihninde canlanan her bir fikir onun tekrar doğuşuna sebep olur ve şöyle der: “Fikir, bir yerde durmaz, rüzgâr gibidir, meralar üzerinde eserse mera kokusunu alırsın, çöplükler üzerinde eserse çöp kokusunu alırsın. Düşünen bir varlık değil de varlıklaşmış bir düşünce olduğum sürece, her an yeni bir insan oluyorum.”

Ölüm, ruhu olgunlaşmış kişiler için değildir

İnsanlar bir isimle var olurlar ona göre, hayat ve anlamı için değil ad için yaşarlar. Bir isim… Kendilerini var edecek. Hâlbuki isimleri, suyun üzerindeki yazıdan başka bir şey değildir. Öyle bir dünya vardır ki orada ne isim ne soy isim ne de rütbe vardır, orada sadece duygular, düşünceler, yapılan iyi işler hüküm sürer. Bu yüzden Arkaş, kendisine ait olmayan bir isimle, kaderin ona yazdığı kayıtlara razı gelişiyle insanlar konuşurken hep susar.

Çok konuşmak fikri dağıtır onun nazarında. Modern dünyanın en büyük bunalımıdır bu nitekim. Fikirlerin, duyguların, sevgilerin sadece dilde yaşandığı bir dünyada, insana şah damarından yakın olan Allah’ın dahi ne kadar dile indirgendiği gerçeğini gözler önüne serer. Bu kadar konuşan insanın var olduğu bir dünyada, sessizliğin sularına çekilmeyip çok konuşanlar için ise günlüğüne şöyle not düşer: “İnsanlar sessizlikten düşünmekten kaçarlar. Bu durumda Allah’ı nasıl idrak edeceklerdir? Allah’ın adını derin düşünme ve sessizlik içinde idrak etmeden, içlerinde onu bulamadan ananlar, ancak isimsiz bir şeye seslenmiş olurlar.”

Tüm yanlışların sebebinin ise bütünü idrak edemeyen insan zihninden kaynaklı olduğunu düşünür Arkaş ve der ki: “İnsanoğlu Allah’ı bilseydi, insanları Yahudi, Hıristiyan, Müslüman, Budist diye bölmez, bir insan diğer bir insanın kanını akıtmaz ve Allah adına birbirinden nefret etmezdi. İnsanoğlu imkânsızı oldurmaya çalıştığı, sınırlı dili ile sınırlanmayacak Allah’ı sınırlandırdığı ve ölçülemeyecek şeyleri dünyadaki ölçülerle değerlendirdiği için milletlere ve inançlara bölündü.”

Arkaş için dünya, ibret alma yeridir. Kim yaşadıklarından ibret alırsa tecrübelerle dolu bir ruha sahip olur. Bunun için ise dünyadaki imtihanları hakkıyla yerine getirmek gerekir. Kavramları farklı şekillerde ele alan ve zihni sıradan bir insan gibi işlemeyen Arkaş’ın, ölüm hakkındaki düşüncesi bir olgunlaşma aşamasından ibarettir.

Halil Cibran, dalında olgunlaşan her meyvenin kendini taşıyamayıp düşmesi gibi ölümün de ruhun olgunlaşma hali olduğunu ifade eder. Arkaş da ölümü canlı bir mefhum gibi düşünür ve onunla sohbete girişir. Ölüm ise, “Benim olgunlaşmış insanlarla işim yok” cevabını verir. Yani ölüm, ruhu olgunlaşmış kişiler için değildir. Bir yerde onlar, ölmeden evvel ölenler zümresine dâhil olmuşlardır.

Sessizliğinin kağıda düşen izdüşümünde Arkaş, söyleyemediği belki de söylese dahi anlaşılamayacağına inandığı, ama yüreğinde saklı tutuğu tüm hakikatleri bu şekilde anlatır. O hakikat deryasına dalmanın sırrını taşır göğsünde, şairin dediği gibi: “Hakkı biz bulduk deyu zannitmesin ashâb-ı kâl/ Cûylar ki deryâyâ vâsıl olunca hâmuş olurlar.”

Mihail Nuayme, Kendini Arayan Adam, Kaknüs Yayınları.

Büşra Burcu Arslan

Güncelleme Tarihi: 04 Haziran 2020, 13:42
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26