banner17

O hayatın bestesini yakalayacak akordumuz eksik

Şairin ölüm döşeğinde kaleme aldığı bir eser 'Kafa Kâğıdı'. Necip Fazıl'ın üçüncü otobiyografisi ve belki de yarım bıraktığı tek eseri. Sefa Toprak yazdı.

O hayatın bestesini yakalayacak akordumuz eksik

Şairin ölüm döşeğinde kaleme aldığı bir eser Kafa Kâğıdı. Necip Fazıl'ın üçüncü otobiyografisi ve belki de yarım bıraktığı tek eseri. Hastanede, kendi el yazısı ile yazdığı ve ölümünden bir ay öncesinde oğlu Mehmet'e teslim ettiği kitap. Gözden geçirmeye, tashih etmeye bile mecali kalmamış olacak ki kitapta birkaç sayfalık bir olay tekraren iki kez yazılmış. Aslında bu tekrar okuyucu için hiç de fena olmamış. Zira üstadın iki kez üstünden geçtiği bu bahisten kendisinde kalan iki farklı tezahürü istemeyerek de olsa dile getirmiş.

Oğlu Mehmet Kısakürek'in yayına hazırladığı bu eserde Necip Fazıl, hastanede ıstıraplar içerisinde geçen dakikalarını anlatarak başlıyor "Halim" başlığı altında. Daha öncesinde O ve Ben ve Babıâli kitaplarında geçen bazı olaylar yinelenmekle birlikte yine de bazı bölümlerde “sanki burasını daha önce anlatmamıştı” düşüncesini uyandırıyor. Benimse aklımı kurcalayan üstadın bu kitabı neden kaleme almış olduğu? Öyle ya, zaten bilinen meşhur bir hayatı varken yeni bir “Kafa Kâğıdı” çıkarmanın nedeni neydi? Hayatının en ince kıvrımlarına bizleri şahit tutmak istemesi miydi acaba? Yoksa ölümün saatinin yaklaşan dakikalarını daha rahat geçirmek miydi?

Olayların posasını değil özünü anlatıyor

Yazarların yarım kalmış eserleri, şiir olsun, kitap olsun, sanki bir öksüz evlat gibidir. Eksikliği artık tamamlanamayan büyük bir boşluk taşır yüreğinde. Satırlar arasında ve en sonunda "……" art arda sıralanmış noktalarla açık bırakılan kapı, hep bir hüzne gark eder beni; bir de ölüm döşeğinde yazılanlar/söylenenler… Cahit Zarifoğlu'nun "Kırlarda, çiçekler bensiz açacak" sözü gibi mesela. Yürek burkan bir iç ses vardır bu son sözlerde. Bu kitap ise hem yarım kalmışlığı hem de hemen hemen üstadın son sözleri olması hasebiyle farklı bir mana taşır.

Kitap, üstadın roman hakkındaki düşünceleri, Fransa'daki "anahtar roman" türünün özellikleri üzerine düşünceleriyle başlıyor ve bir nevi anahtar roman türünde olan ama -kendi tabiri ile- birçok yönüyle ondan ayrılan Kafa Kâğıdı'nın özelliklerini sıralıyor.

Kronolojiyi altüst eden, kesiklik ve kopukluk içerisinde yekpârelik arz eden, olayların posasını değil özünü anlatacağını dile getirdiği bir eser Kafa Kâğıdı. Burada Necip Fazıl kendini balını tarif eden arıya benzetiyor ve kendisini “feci bir ukalalık” içinde görüyor olsa da yapacağı izahatların gerekliliğini de vurgulamadan geçmiyor. Ve otobiyografik-romanına başlıyor.

Eser genel olarak onun hayatı ve hayatına etki eden olaylar üzerine kuruluyor. Soylu (aristokrat) ailesinin debdebesini ve bunun nasıl çöktüğünü, sadece erkek olmasından dolayı küçüklüğünde nasıl el üstünde tutulduğunu ve nasıl şımarık bir çocuk olarak büyüdüğünü anlatıyor. Okullarından ve hayatında yaşadığı birçok ilkin yanı sıra, ilk aşkından, kalbine yakıcı mühürler basmış mekânlardan ve şahıslardan bahsediyor üstad. Her zamanki üslubunu hiç bozmuyor, kafiyeli, mecazlı ve hareketli…

"Gördüğüm, değildi bildiğim dünya…"

Hepsi bir yana, bu kitabı okurken belki de okunduğu zaman çok basit görülüp üzerinde durulmayacak ama benim altını çizdiğim bir iki yer var ki bana Necip Fazıl'ın -şiirleri bir yana- üstadlığının nedenini bir kez daha açıklıyor.

O maddi, somut, kaba, alelade bir olayın arkasındaki manayı ve sırrı görebiliyor veya sezebiliyordu. Madde meftunluğunun dorukta olduğu bir dönemde "ruh" denen mefhumun varlığını gündelik bir olay örneği ile ispat edebiliyordu.

Hayatına dair hatırladığı ilk hatırasını naklediyor: "Sedef kakmalı bir beşikte kusuşu ve onun beşikten alınıp ağzının ve üstünün silinmesi." Ne var şimdi bunda öyle değil mi? “Peki,” diyor Necip Fazıl, “ben henüz dilimin çözülmediği, hiçbir kelime bilmediğim bir bebeklik zamanıma ait bu hadiseyi nasıl hatırlıyorum.” Sen onu şimdiki kelimelerinle hatırlıyor veya yeniden inşa ediyorsun diyenlere de "Benim o olayı şimdiki kelimelerimle ifade edebilmem için o günkü benden, bana kelimeler üstü bir mâna sirayet etmesi gerekmektedir." diyor ve müthiş bir paradoks kuruyor: O olayı hatırlayan ben miyim; yoksa kendini hatırlatan o mu? Ve kaynağın tanımı: "Kelimesiz başlangıcıyla, kelimeli devamında ve hiçbir kesiklik bırakmayan boşluksuz çizgisi üzerinde akış: Ruh."

İkinci olarak kitapta beni etkileyen bir başka nokta da şurasıydı, üstadın "Gördüğüm, değildi bildiğim dünya…" mısraının şerhi hükmündeki şu tespiti: Küçüktür henüz ve 40 derece ateş içerisinde yanmaktadır. Ateşini düşürmek için sirkeli bezler konur alnına. Bezlerin biri alınıp diğeri konuldukça, bezlerin değişiminde sirke tasına düşen damlaların çıkarmış olduğu sesler farklı bir musiki oluşturur. Ve odadaki sineklerin ayak seslerini duymaya başlar; bu sesler farklı bir ahenk, farklı bir üslup ve yeni bir lisan gibi gelir ona ve bu basit hatıradan hareketle şu tespiti yapar: "Bizim sığ bir hassasiyet içerisinde dolaştığımız bu dünya, hassasiyet tellerimizden birisi gerilip de farklı bir akorda bağlandığında değişebiliyor." Demek ki, yaşadığımızı zannettiğimiz hayatın üzerinde bir hayat var ama "onun bestesini yakalayacak akordumuz eksik. Bu eksikliğin adı ise, ne tuhaftır sıhhat…"

Çoğu zaman bizim de "Gördüğüm, değildi bildiğim dünya…" dediğimiz olaylar olur. Fakat bizler üzerinde çok da durmadan başka bir koşturmanın arkasına takılır gideriz. Sanatçılarla farkımız buradadır belki de. Aynı olayı yaşarız fakat aynı mesajı alamayız. Bunun için olsa gerek onların yazdıklarını okuduğumuzda bize ait bir eksiği bulduğumuzu zannederiz.

Peki, onlarla aramızdaki açığı kapatmak için daha mı çok okumamız gerekir, yoksa bu açık okumakla kapanacak bir mesafe değil midir?

Sefa Toprak yazdı

Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2019, 17:08
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20