O gün, bütün dünyanın Gazze olduğu gündü

Mavi Marmara’da Geceyarısı, Mavi Marmara faciasını düşündürüyor. En önemli ve göze batan tarafı bu. Diğer taraftan Mavi Marmara gemisinde yaşananların insani sınırlarını yeniden görünür kılıyor.

O gün, bütün dünyanın Gazze olduğu gündü

Mavi Marmara olayı hassas ve bir o kadar da belirsiz bir konu. Belirsiz olmasının temel sebebi, olayla ilgili yüzlerce, belki de binlerce haber dinleyip okumamız, televizyonda bu konuyla ilgili yüzlerce yorumla karşılaşmamızdır. Bir olayla ilgili söylenenler ne kadar çoğalırsa olay o kadar flulaşıyor, dokunulmaz bir hale geliyor, muhatabından uzaklaşıyor. Medyanın izleyicilere çektiği numaralardan biri bu. Olayları takipçilere yakınlaştırmak amacında olduğunu iddia ediyor ama takipçileri olaylardan uzaklaştırmaktan başka pek bir işe yaramıyor. Şöyle de söyleyebiliriz, olayın kısa sürede unutulmasını sağlıyor yahut insanlar üzerindeki etkisini azaltıyor.

Belki de bu işin böyle oluşu medyadan değil de içinde bulunduğumuz postmodern durumdan kaynaklanıyor: Kaynak çokluğunu kullanarak, yoğunlaşmayı ve net bir fikre ulaşmayı imkânsızlaştırmak. İşte bu noktada, başta söz ettiğimiz belirsizliğin diğer bir sebebi ortaya çıkıyor: Bir olay ne kadar dibimizde, yakınımızda, yanı başımızda da olsa medya aracılığıyla bizden uzaklaşıyor. Bu, hiç uzaklık olmamasına rağmen yaratılan, öyle lanse edilen, bizim de öyle veya böyle içimize sinmiş bir uzaklıktır. Bu konuyu biraz daha açalım.

Mavi Marmara faciası medyaya bir İnsani Yardım Vakfı (İHH) meselesi olarak yansıtıldı ve yorumlandı. Oysa mesele hiç de öyle değildi. Hatta bu olaya tepki gösteren, bu olay karşısında bir tavır geliştiren ve bu olay dolayısıyla çeşitli insanlarla temasa geçip mücadele veren insanların İngiltere, İsviçre veya ABD uyruklu olması, söylemek istediğimiz şeyi daha net gösterir. Öldürülenler evet Türkiye vatandaşıydı. Ama öldürülenlerin hesabını soranlar başkaları oldu. Çünkü burada bir ayrımcılık söz konusu değildir. Yani Mavi Marmara gemisindeki insanlar, mensubu oldukları uyruğun gereği olarak o gemide bulunmuyorlardı. Ya da dinî inançları dolayısıyla bir mücadeleye girişmiş değillerdi. Onları bir araya getiren şey, insanî olana verdikleri değer, insan olmanın yüklediği vicdanî sorumluluk ve dünyanın gidişatına dönük taşıdıkları kaygılardı. Bir ideal birleştirmişti onları.  O yüzden biri diğerine yabancı veya başkası gözüyle bakmıyor, birbirlerine “yoldaş” diyorlardı. Aynı idealin, kaygıların ve sorumlulukların oluşturduğu yoldaşlık.

Öyle ki bu yoldaşlıktan dolayı, iki gün İsrail hapishanesinde tutuklu kalan, İngiltere vatandaşı Cemal el-Şayel şunları yazacaktı: “Gitmeme izin verilmişti ve bunun tek nedeni de, Türk mahkumların konsolosları gelmeyen ve gitmelerine müsaade edilmeyen diğer millet vatandaşları serbest bırakılmadıkça gitmeyi reddetmeleriydi.” İşte bizim uzak düştüğümüz nokta burasıydı. Uzaklaştırıldığımız, fark etmemize engel olunan bu birliktelik, ideal ortaklığı ve kardeşliğidir. Bu yoldaşlığı kavrayamadığımız veya düşünemediğimiz için, “ne işleri vardı orada” diyecek kadar olaya ve olayda öldürülen insanlara yabancılaşmış, meselenin şahdamarından uzaklaşmıştık. Oysa bilinmeliydi ki, Ali Ebunime’nin cümleleriyle: “Bu defa İsrail’in kurbanları yalnızca ‘gözden çıkarılabilir’ Filistinliler ve Lübnanlılar değil, otuz iki ülkeden ve her kıtadan gelen insanlardı. Bu, bütün dünyanın Gazze olduğu gündü.”

Mavi Marmara’nın böyle bir prototip oluşturması söz konusu

Meselenin yalnızca “vicdanî” tarafı yok tabii ki. Meselenin siyasi, tarihsel, eylemsel, stratejik, askeri yönleri, sonuçları da var. Mavi Marmara diye bir gemiye binen beş yüze yakın insan bu yönlerin farkında değiller miydi? Tabii ki farkındaydılar. Onlar tüm bunları aşıp insanda birleşmek istemişlerdi. İnsanda; her insanın yalnızca insan olması dolayısıyla sahip olduğu hakların savunulmasında. İsrail’in Gazze’ye uyguladığı abluka, Gazze’deki bütün insanların sağlıklarını, daha da ötesi hayatlarını tehdit ediyordu. Son üç yıldır daha da sıkılaştırılan, bir işgale dönüştürülen abluka, yüzlerce insanın da öldürülmesine sebep olmuştu. Tekrar belirtmekte fayda var. Bu öldürülen insanlar aynen Mavi Marmara gemisinde öldürülen insanlar gibi sivildir. Bir savaş meydanında askerlerin birbirini kırıp geçirmesi söz konusu değildir. Kaldı ki savaş meydanlarında birbirini gırtlaklayanlar da insandır. Ve Mavi Marmara yolcuları bu tür bir şiddetin, savaşın da karşısında yer alıyorlardı.

Yaşanan olay Henning Mankell’in günlüğüne, “Bir arbedenin olacağını önceden tahmin edebiliyordum, en fazla ayaklara veya bacaklara kurşun sıkılır diye düşünüyordum, oysa insanların yakın mesafeden başlarına nişan alınıyordu” diye geçer. Gazze’de yaşananlara bir örnektir bu. Mavi Marmara’nın böyle bir prototip oluşturması söz konusu. Bir gemide cereyan eden olayların, bir ülkede yaşananları temsil etmesi, sembolleştirmesi ve küçük bir örneğini gösterebilmesi, belki de en sade ve net bir şekilde anlatabilmesi. Siyasetin, devletlerarası çatışmaların, tarihin, hatta coğrafî konumun ve insanlar arasındaki fark ve benzerliklerin toplanması, meselenin vicdanî dayanağının, vicdanî ortak paydanın ne kadar sağlam olduğunu; oraya giden insanların da tüm bunlardan haberdar olduklarını, bilerek ve isteyerek bir kırılma noktasına doğru hareket ettiklerini gösteriyor.

Mavi Marmara gemisinde yaşananların insani sınırlarını yeniden görünür kılıyor

Mavi Marmara’da yaşananları görmüş gibi yazdığımın farkındayım. Konuyla ilgili bilgilendiğim için memnunum. Acıyla karışık bir memnuniyet. Gerçekler acıdır, daha doğrusu gerçekler acıtır; insanın canını acıtır. Memnuniyetimin nedeni ise olayla ilgili kafamdaki sorulara Mavi Marmara’da Geceyarısı (Avangard Yayınları, 2011) kitabında cevaplar bulmamdır. Bu kitabın öncesinde Mavi Marmara olayı karşısında ilk paragrafta işlemeye çalıştığım uzaklığı ve yabancılığı duyuyordum. Bir yandan kafam da karışmıyor değildi. Çünkü orada insanlar öldürülmüştü. Sebep ne olursa olsun. Şiddet ve cinayet söz konusuydu. Duyduğum uzaklık ve yabancılık öyleyse bir aldatmacadan ibaretti.

Evet, bu oyun, aldatmaca ve yabancılaştırma karşısında yapılabilecek şey, haberleri günü gününe takip etmenin ötesinde olmalı. İnternetin de işin içine girmesiyle yaratılan curcuna olayların çerçevesini yok ediyor. Dağıtıyor. Kuşatılmaz, anlaşılmaz hale getiriyor. Aynen postmodernizmin sınırları ortadan kaldırıp kimliksizleştirdiği olaylar, masallar, klişeler, doğrular gibi…

Olayın önemine, yol açtığı değişime vakıf olmak, biraz daha derinliğine meseleyi kavrayabilmek için kırk yedi farklı yazarın yazılarıyla yer aldığı Mavi Marmara’da Geceyarısı gibi kitaplara çok ihtiyacımız var. Dünyayı değiştiren ya da dünya düzenindeki taşları yerinden oynatan olayları hatırda tutmamız, doğru değerlendirmemiz ve bir kez daha düşünmemiz için. Mavi Marmara’da Geceyarısı, Mavi Marmara faciasını düşündürüyor. En önemli ve göze batan tarafı bu. Diğer taraftan Mavi Marmara gemisinde yaşananların insani sınırlarını yeniden görünür kılıyor. Medyanın, söylentilerin, dedikodu etmeye varan yorumların kasıtlı veya kasıtsız bizden uzaklaştırdığı meseleyi, duyarlılığı, sorumluluk duygusunu bize tekrar yakınlaştırıyor. Bizim meselemizi bizim meselemiz değilmiş gibi gösterenlerin bir kez daha foyasını ortaya çıkarıyor.

Ömer Yalçınova yazdı

Güncelleme Tarihi: 25 Aralık 2018, 13:17
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13