banner17

New York'tan çavdar tarlasına yol çıkar mı?

J. D. Salinger "Çavdar Tarlasında Çocuklar" romanında zengin bir ergen olan Holden Caulfield’ın Pencey’deki okulundan derslerindeki başarısızlığı yüzünden kovulduktan sonraki üç gün iki gecesini anlatır. Sadece sıradan 3 gün, 2 gece. Sabri Akgönül yazdı.

New York'tan çavdar tarlasına yol çıkar mı?

27 Ocak 2010 yılında Jerome David Salinger’in ölüm haberi alındığında yazdıklarını ilgiyle takip eden okurlar yas tutmak yerine handiyse sevinç diyebileceğimiz bir duyguya kapıldılar. Öldüğüne göre, dünya edebiyatının en ilginç yazarlarından birisi olma payesini kimseye kaptırmayacak gibi duran bu yazar, gerçekti. Çavdar Tarlasında Çocuklar (nâm-ı diğer Türkçe çevirisi: Gönülçelen) isimli ilk ve tek romanı 1951’de yayımlandı ve milyonlarca sattı. Salinger’in 1963’ten sonra yeni bir kitabı çıkmadı, son hikâyesi ise 1965 yılına kayıtlıydı. Ve yazarımız bu tarihten itibaren kendi içine kapandı, bir çeşit inzivaya çekildi. Efsanevî bir gizlilik içinde yaşamasına rağmen sürekli merak ediliyordu Salinger, geçmişi (bilhassa ergenliği ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki akıl hastanesinde geçirdiği günler), şimdisi, özel hayatı vs. Ancak yazar bu süre zarfında ne bir röportaj vermiştir ne de bir fotoğraf, hatta yayınlanmış bazı eserlerinin mükerrer baskılarına onay bile vermemiştir. Yazarımız sustukça hakkında çok şey çiziktirilmeye başlandı. “J. D. Salinger” adında birinin varlığı bile şüphe konusu edildi.

Ölüm haberi duyulduğunda bütün bu sis perdesi aralanacaktı elbet, sevinç duygusu yaratan da dağılan bu bulutlardı. Herkes merak içindeydi: Acaba Salinger’in terekesinde başka roman ve öyküler var mıydı? Bunca yıl ortalarda gözükmeyen yazarın bir şeyler kaleme almaması beklenmezdi. Peki, bunları kim ve ne zaman yayınlayacaktı? En önemlisi, Salinger’in nasıl bir biyografisi vardı? Yayıncılık sektörü böylesi meşhur ve meçhul yazarı okurlarının meraktan kabarmış iştahlarına servis etmekten beri durmadı: Vefatının ardından yazarın birçok biyografisi yayınlandı, Çavdar Tarlasında Çocuklar romanından hareketle sosyo-kültürel analizler yapıldı, tezler yazıldı, romandan ilham alan ve uyarlanan filmler çekildi...

Kitabın kendisinin yarattığı etki başlı başına bir yazı konusu. Hem tapılacak hem de yakılacak bir kült hâline gelmişti. Sadece birkaç ilginç husustan bahsedip geçelim: Kitabın dili aşırı müstehcen bulunur ve ahlâka aykırı olduğu gerekçesiyle birçok eyalette yasaklanır. ABD’de bazı kütüphanelerde hâlâ yasaklıdır mesela. Kitabın ana kahramanı gençler arasında bir asilik ikonu hâline gelmiş; birkaç seri katilin kendini özleştirdiği yegâne kişi olmuştur. 1978 yılında Washington Issaquah’taki liselerde ders kitabı olarak okutulur ama çok geçmeden komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yasaklanır. Dahası, 1981 yılında ABD’de aynı anda en çok sansürlenen ve okullarda en çok okutulan kitap olmuştur. Ayrıca, kitap, “berbat etmek (screw up)” ifadesini günlük konuşma dilinde yaygınlaştırmıştır. Çavdar Tarlasında Çocuklar zengin bir ergen olan Holden Caulfield’ın Pencey’deki okulundan derslerindeki başarısızlığı yüzünden kovulduktan sonraki üç gün iki gecesini anlatır. Sadece 3 gün 2 gece, üstelik olağanüstü olayların yaşanmadığı gündelik koşturmacayla geçen 3 gün 2 gece. Ne renkli bir hayat! Holden’ın atıldığı ilk mektep değildir bu. Çok iyi bir kompozisyon yazarı olan kahramanımız İngilizce dersleri dışında diğer derslerden çakmıştır.

Kitaptaki olaylar Noel arifesinde, 1949 yılının Aralık ayında geçer. Bir klinikte taburcu olmayı beklerken başından geçenleri bize, yani okura, anlatmaya koyulur. Salinger öyle bir anlatı tekniği kullanır ki bizleri pasif “okur” koltuğundan kaldırıp heyecanlı ve bitirim bir “dinleyici” koltuğuna oturtmaktadır. Holden Caulfield sanki yamacınızda durmakta, size tek nefeste okuldan şutlandığı geceyi ve sonrasında yaptıklarını; karşılaştığı insanlar hakkındaki düşüncelerini, asıl derdinin ne olduğunu, özlem ve hayallerini; ve tabii ki New York’un kibar ve ihtişamlı yaşantısından bir kesit anlatmaktadır. Anlatıda kullanılan “gerçekten öyle”, “şaka etmiyorum”, “inanın bana”, “felaket bir geceydi”, “orada olmalıydınız”, “tanısanız severdiniz” gibi kalıplar Holden’la konuşuyormuşuz atmosferini güçlendirmektedir. Bir kitaba sığdırdığı 3 günlük macerasını, başına gelenleri anlatan Holden’ın uyumsuz ve isyankâr bir tip olduğunu ilk cümleden anlamaya başlıyorsunuz. Burada bir antrparantez açıp sertifikalandırılmış bir başarıyı belirtmek gerek: Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın ilk cümlesi, stylist.cocuk sitesi tarafından, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi açılış cümlesi seçilmiştir. Kitabın son cümlesi de -samimi bir Allahaısmarladık ifadesi olan cümle- en iyi kapanış olarak seçilen ilk on cümle içerisinde yer almakta. Holden gittiği okullardan başarısız olduğu için atılan, saçlarını albatros kestiren, zeki, az biraz geveze; ağabeyi Hollywood’da senaryo yazarı olan üst sınıf bir ailenin ortanca çocuğu; etrafındaki kurumsallaşmış birçok anlam ve değer pratiklerine kılıç çeken isyankâr bir karakterdir. Okuldaki ve bir parçası olduğu muhitteki bütün ilişkileri belirleyenin çıkar ve yarar olduğunu roman boyunca sık sık farklı somut örnekler eşliğinde dile getirir. Bu mengeneden dışarı çıkmayı başarmak istemesi onu uyumsuz kılar. Ve sonu psikolojik tedavi olur.

Tedaviye dair detaylara kitabın hiçbir satırında rastlanmaz. Fakat Holden’daki bu uyumsuzluk ve isyankârlık gizlidir, asla kendini ifşa etmez; etrafındaki birçok insanın yaklaşımını sahtekârca ve riyakârca bulmasına rağmen onlarla onların kıratında bir diyalog kurar. Onlarla konuştuğu zaman onlardan biridir, konuşma bittiğinde de dönüp bize (okurlarına, daha doğrusu dinleyicilerine) bambaşka biri olarak poz keser. Bize hitap eden Holden hoşumuza gider, duygularımızı okşar, yerleşik düzene uymama duygumuzu harlar, hatta bize ağız dolusu küfürler öğretir, küfrün betimleyici gücünü fark ettirir; ancak romandaki sahtekâr ve ikiyüzlü olduğunu düşündüğü, hani şu “…arabaları için deli olanlar. Arabaları hafifçe bile çizilse üzülen, durmadan mil başına ne yaktıklarını konuşup duran. Arabalarını aldıkları gün, daha yeni bir arabayla nasıl değiştiririz diye düşünmeye başlayan” insanlar var ya, işte onlarla konuşurken de onların ruhunu okşar Holden. Aykırı düşüncelerini arada bir ağzından kaçırır ama sonra defalarca özür diler ve lafı evirip çevirip muhatabına saatlerce kompliman masajı uygular. Söz gelimi, şımarık, fazlaca avanak ve fakat bir içim su olan zengin kızı Sally’e buralardan (New York’tan) çekip gitme hayallerini anlatıp laf arasında evlenme bile teklif ettikten sonra Sally’in boş boş bakan gözlerine ve söylediklerini anlamadığı belli olan tavırlarına dayanamayıp, “hadi, kalk gidelim buradan. Doğrusunu bilmek istiyorsan, beni hasta ediyorsun” diye raconu kestikten birkaç saniye sonra kendisini affetmesi için Sally’e yalvar yakar konuşur. Derken, Holden dönüp bize, şu zengin yavruyu ağlatmasa daha iyi olacağını ama canına tak ettiği için böyle davrandığını ve eğer o benimle gelmek isteseydi bile ben onu yanımda götürmek istemezdim, der. Ya da kovulduğu okulun Tarih öğretmeniyle konuşmalarından birine dikkat kesilelim. Öğretmeni ona: “Hayat, tabii ki bir oyundur, evladım. Hayat, kurallara göre oynanması gereken bir oyundur” der, Holden ise onaylar: “Evet, efendim. Öyledir, biliyorum.” Hemen ardından bize döner ve hınzırca göz kırpıp şöyle devam eder: “Oyun öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan, oyun o zaman, tamam; kabul ederim. Ya öteki takımdaysan, as oyuncu filan yoksa, oyunla ilgisi kalır mı bunun? Hiç yani. Yok oyun moyun.” Holden bizi mi yiyor yoksa? Holden’ın kendisi içinde bulunduğu ortam kadar sahtekâr ve riyakâr mı yani? Kendisinin ödlek olduğunu sık sık söylemesine ve hatta “ödlek olmak matrak bir şey aslında” (s. 88) demesine rağmen, bu yaman çelişkinin matraklık dışında bir anlamı olmalı! İsyanı da itirazı da burjuva karakterde olan Holden masumiyeti saf hâlde İsa’da bulmuştu. İncil’de, İsa dışında, bahsi geçen herkesi, hele havarileri, sahte buluyor. Sevgiden bahseden İsa figürü. Estetikleştirilmiş, masumiyet ve sevgi timsali bir Rab. Uzaklaşma, kaçma hayallerine, yaşayacağı yeni yerde sağır-dilsiz rolü kesmek istemesine ve çavdar tarlasında koşturan masum çocukları yakalamak dışında başka bir dileği olmamasına rağmen, hiçbir girişimde bulunmaz Holden.

Burjuva ataleti sever. Ne havalı bir atalet ama! Burjuva bencildir. İsyanı bile tek kişiliktir. Holden Caulfield peşinde olduğu, hayalini kurduğu bu masumiyet arayışını Phoebe ile paylaşmaz. Kız kardeşi küçük Phoebe bavulunu alıp evden bakıcısına görünmeden çıkıp Holden’ın yanına varıp “birlikte gidelim” der. Holden ne mi yapar? Ona; 'Okula git', der. Okul… Hani şu bizim Holden Caulfield’in kaçtığı yer. Bir sürü sahtekârın olduğu yer. Yoksa sorumluluk mu almak istemez? Olabilir. Burjuva hayallerinde bile sorumsuz takılmak ister. Sigarasını havalı havalı içen bir cool’dur o. Sürekli neleri sevdiğini ve sık sık neleri sevmediğini hatta nelerden nefret ettiğini söyler durur. Holden neredeyse her durum karşısında ya hayranlıktan biter (“that killed me”) ya da nefret eder. Hayatı estetik bir düzlemde yaşar çünkü. Sevdiğinin de sevmediğinin de dildeki yansıması çok şaşaalı bir haleye bürünür. Burjuva konuşkandır; uyumlusu da uyumsuzu da asisi de mazbutu da. Olaylar, durumlar, şeyler onun için sevgi veya nefret objesidir onun için. Çavdar Tarlasında Çocuklar burjuvanın buluğ çağı fantezilerinin bol küfürlü bir estetik bir anlatısıdır; küfürleri bile estetik ve zariftir: Yolculuk hayali kurup, harekete geçmeyen, çünkü kaybedecek çok şeyleri olduğu için hareket yerine ataleti seçen aylakların zarafeti…

Çavdar Tarlasında Çocuklar zengin bir ergen olan Holden Caulfield’ın Pencey’deki okulundan derslerindeki başarısızlığı yüzünden kovulduktan sonraki üç gün iki gecesini anlatır. Sadece 3 gün, 2 gece, üstelik olağanüstü olayların yaşanmadığı gündelik koşturmacayla geçen 3 gün, 2 gece… Ne renkli bir hayat!

Sabri Akgönül, "New York'tan çavdar tarlasına yol çıkar mı?", Makas dergisi, Aralık-Ocak 2019, sayı 5.

Güncelleme Tarihi: 25 Mart 2019, 12:39
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20