Neşemizi bulduk ama sevincimizi kaybettik

Mustafa Kutlu hikâyesi neyse, Sevincini Bulmak da öyle. Bir halk hikâyesi gibi ya da bir köy ozanının deyişi… Elbette bazı farklılıklar veya sürprizler yok değil kitapta.

Neşemizi bulduk ama sevincimizi kaybettik

Bu sonbahar da Mustafa Kutlu geleneği bozulmadı. Kutlu’nun 41. kitabı Sevincini Bulmak Eylül ile birlikte geldi, kondu masamıza.

Mustafa Kutlu için hikâyeleri “Terceme-i ahın tezahürüdür” kendi beyanıyla. Hali arz etmektir. Bu hali arz, ona göre “Yaradana yalvarmaktan ibaret olmalıdır”. Bu sebeple mümkün olan en kısa metni yazmaya gayret ettiğini belirtiyor hikâyelerini yazarken. Yana yakıla edilen içli bir dua gibi… Onun hikâyelerindeki sadeliğin ve samimiyetin hikmeti de bu olsa gerek.

Sevincini Bulmak da bu nitelikleri haiz. Mustafa Kutlu hikâyesi neyse, Sevincini Bulmak da öyle. Bir halk hikâyesi gibi ya da bir köy ozanının deyişi… Elbette bazı farklılıklar veya sürprizler yok değil kitapta.

Okumak isteyenlerin şevkini kırmamak adına kitabın konusuna veya kurgusuna dair ayrıntılara girmemekte fayda var. Yine kitabın hikâye türü açısından tahlilini ve edebi değerlendirmesini de işin üstadlarına bırakmak lazım. Bunların yerine Sevincini Bulmak’ın vefalı bir Kutlu okurunda bıraktıklarını paylaşmak niyetim.

Cemal Şakar bir konuşmasında kendisi ve pek çok erkek hikâyeci için yazmanın en zorlayıcı safhalardan birinin kadınlar arasında geçen diyalogları kaleme almak olduğunu söylemişti. Kitabın başkahramanları Elif ile Suna arasında geçen sohbetleri okurken, bu işi Mustafa Kutlu’nun çok iyi yaptığını düşündüm. Zira konuşmalar can ciğer arkadaşlarımla aramızda geçen muhabbetlere öylesine benziyordu ki, şaşırmamak elde değil. Öylesine doğal ki, bir kurgunun içinde olduğunuzu unutuyorsunuz kesinlikle. Satırlar alıp götürüyor sizi.

Üç kuşağın hikâyesi

Sevincini Bulmak, çocukluk arkadaşı Elif ve Suna’nın hayatlarına, sevinçlerine, imtihanlarına odaklansa da yazarının “Ferdi daima cemaat içinde tahayyül ederim” söylemi doğrultusunda 1950-1960’lardan itibaren İstanbul’da yaşayan üç kuşağın sergüzeştine ayna tutuyor. Aynı zamanda Türkiye’deki siyasi, sosyal çalkantılara ve krizlere; kültürel değişime ve dönüşüme göndermeler yapıyor.

Bahsi geçen dönemde Anadolu’dan İstanbul’a ve büyük şehirlere yapılan göç, hikâyede öne çıkartılan konulardan biri. Zira bu demografik hareket durgun suya düşen bir kaya etkisi yapacaktır yazarın ifadesiyle: “Anadolu’dan kopup büyük şehirlere akan gelen insan seli önüne geleni yıkıp geçerek memleketi allak-bullak etmişti.”

Kutlu’ya göre söz konusu göçler ve sonrasındaki siyasi ve sosyal değişimler sebebiyle hiçbir şey aynı kalmadı. Kalamadı. Ne mahalle hayatı ne de Anadolu insanının safiyeti. Yeni bir düzen tezahür etti. Her şeyiyle bambaşka bir düzen. Her şeyiyle bize yabancı bir düzen: “Eski insanların bir türlü akıl erdiremedikleri ihtiras, yağma, bir koyup beş kazanma, ahlak ve adaletin para-pul karşısında erimesi; hatıralardan, o güne kadar değerli olan şeylerden vazgeçilmesi, yeni bir düzenin, daha doğrusu düzensizliğin, sırıtkan gücün, gün bugün diyen zihniyetin hakim olması.”

Kitap, bu yönüyle eski mahalle hayatına bir ağıt diyebiliriz. Mustafa Kutlu mahalleyi neden bu denli önemsiyor derseniz şu satırlar cevap mahiyetinde: “Mahalle medeniyet ile kültürün, milletin asırlar içinde süzüp aldığı ilkelere, tecrübeye, acı ve sevince, ahlaka, mimari ve estetiğe, adalet ve merhamete, hizmet ve hürmete, devlet ile münasebete dayanan bağımsız bir birim idi.” Ona göre mahalleden o hayat tarzından kopan insan kurtlar sofrasına düşmüştür: ” Birlikte yaşamayı reddedip ferdi hayatı seçenler özgür olduklarını sanıyorlardı. Böylece zokayı yuttular; sermayenin tüketim ekonomisine esir düştüler.”

“Zafer bedel istiyordu”

Hikâyede uzun uzun üzerinde durulan konulardan biri de 28 Şubat sebebiyle başörtülü kızların yaşadığı zulüm ve verdikleri mücadele. Yazarına göre “Zafer bedel istiyordu” ve başörtülü kızlar bu bedeli fazlasıyla ödemişlerdi. Peki, daha sonra? Bütün bu acılar nihayete erdi. Zafer elde edildi mi, bilinmez ama Kutlu buna kitabında “İkbal devri” diyor. Yani 2000’ler sonrası.

“İkbal” olarak adlandırılsa da bu döneme çok olumlu baktığını söyleyemeyiz yazarın. Elde edilen kazanımlar, refah ve şartların Müslümanlar lehine değişmesi zihnî ve fikri aşınmaları da beraberinde getirmiştir çünkü. Bu açıdan Kutlu’nun “İkbal devri” tanımlaması İbn Haldun’un Umran teorisindeki kurucu nesil, mirası devralıp ideali gerçekleştiren nesil ve kemal nesli şeklindeki dönemlendirmesine benzer bir yorum var. Zira kemal, zevali de beraberinde getirir. Anlayacağınız Türkiye’nin “İkbal devri” pek de hayra alamet değil. Neşesini (maddi refah) bulan Türkiye sevincini kaybetti denilebilir. Ya tahammül Ya Sefer’deki şu cümle sanırım durumu özetlemeye yeter: İçimizdeki aslanların yelelerini okşamaya başladığımızda kaleleri terk ettik.”

Kutlu’nun son kitabı Türk toplumunun yaşadığı bu büyük değişimde kaybettiği güzelliklere, yitirdiği erdemlere yakılmış bir ağıt. Ayrıca bir çağrı… Kendimizi hesaba çekmeye bir davet belki. Geldiğimiz noktada kendimizi muhakeme etmek için bir hatırlatma. Peki, nasıl derseniz formül şu: Kalbe dönmek… Kutlu bunu “Kalbin akletmesi” olarak ifade ediyor.

Kalbin akletmesi, sade ve derin bir ifade. Farklı bir düşünme yöntemi, büyük bir mefkûre. Ardında Anadolu’nun bin yıllık birikimi var. Bu birikimi anlamak için kapısına gidilecek adreslerden biri de Nurettin Topçu. Sevincini Bulmak’ta Topçu’nun düşüncelerinden sayfalara sızan izler var. Mesela “hareket” kelimesi rast gele veya sadece sözlük anlamıyla kullanılmıyor. Bir gayeye matuf. Topçu’nun hareket felsefesine bir gönderme mahiyetinde bağlama oturtuluyor.

Diğer kitaplara atıflar var

Dikkatimi çeken hususlardan biri de Kutlu’nun –konuya veya verilmek istenen mesaja uygun olarak- geçmişteki kitaplarına ve hikâyelerine gönderme yapması: “Bu böyledir”, “uzun hikâye”, “beyhude ömrüm” gibi. Bunlar cümlelerin içinde geçen sıradan ifadeler gibi görünse de sanki bu hikâyelere link verilmiş hissine kapıldım okurken.

Haddini aşan bunca satırdan sonra, kitaptan tadımlık niyetine kalbimi fetheden bir bölümü paylaşmak isterim. Birlikte İstanbul’u gezmeye karar verip buluştuklarında Suna, Ali’ye kısa bir yazı okutur. Yazıda İstanbul’u gezmenin de bir adabı olduğu dile getirilir ve bunun nasıl olması gerektiği anlatılır. İstanbul nasıl gezilir, nereden başlanır Mustafa Kutlu’dan öğrenelim:

İstanbul’u gezmenin adabı

“İstanbul’u gezmenin de bir adabı olduğunu biliyor muydunuz?

Doğrusu ben bilmiyordum. Kadim dostumuz hezarfen Nuri Akbayar ile öteden beri ‘İstanbul’u şöyle bir dolaşalım’ diye planlar yapardık ya, bir türlü nasip olmadı. Olmadı ama nasıl dolaşacağımızı öğrendik.

Efendim İstanbul’u gezmek öyle rastgele, canımızın çektiği bir yerden başlayarak olmaz.

Diyelim Eminönü’nde indik vapurdan. Eh işte yol önümüzde, ister Ankara Caddesi’nden Bâb-ı âli yokuşuna vururuz, ister Gülhane’ye yürüyebiliriz.

Yok öyle şey. Dedik ya İstanbul’u da gezmenin bir adabı var. Bir yere gitmek esas itibariyle bir ‘fetih’ olmak gerekir. Aksi takdirde “görenlerden’ değil, de sadece ‘bakanlardan’ oluruz.

Bu sebeple de İstanbul’u gezmeye de Eyüp Sultan’dan başlanır.

Sözü nereye getirmek istediğim herhalde anlaşılmıştır.  Bu bir ‘fetih’ meselesi olduğu için esas itibarı ile ‘erenlerin himmeti’ başta gelecektir.

Tanpınar bu babda şöyle diyor: ‘Eski medeniyetimiz dinî bir medeniyetti. Beğendiği, benimsediği adama ölümünden sonra verilecek tek bir rütbesi vardı: evliyalık. Halkın sevgisini kazanmış adam mübarek tanınır, ölünce veli olurdu. Onun içindir ki İstanbul evliya ile doludur. Bunların başında fetih ordusunun şehitleri gelir. Onların mazhariyeti hak ve millet uğruna kazanılan rütbeden de üstündü. Çünkü bu ordu, genç hükümdarından en son neferine kadar mübarek bir ordu idi, tuğlarını İstanbul surlarının karşısına dikmeden asırlarca evvel övülmüştü.  Hepsi veli idiler. Biz şimdi fetih tarihini garplılardan okuyor, Fatih’in hayatındaki aksaklıkları tenkit ediyor; ilim, sosyoloji filan yapıyoruz. Eskiler işi büsbütün başka türlü görüyorlar, İstanbul’u fetheden milli hamleye ilahi bir mahiyet veriyorlar, bu işte hiçbir izafiliğe yanaşmıyorlardı. Hemen her yerde, çoğu surların etrafında olmak üzere, fetih şehitlerinin mezarları vardır. Bunlar Türk İstanbul’un tapu senetleridir.

İstanbul’da bizim hayatımız bu şehit türbelerinin etrafındaki hürmetle başlar.

Evet, İstanbul’u dolaşmaya işte bu ‘hürmet’ ile başlamak gerekir.

Fetih kelimesinin anlamları içinde ‘açmak, açılmak’ da vardır. Bu şehirden kendini size açmasını istiyorsanız, öncelikle onun manevî fatihlerine karşı görevlerinizi yerinize getirmeniz gerekir. Eyüp Sultan ziyaretinden sonra sur dışında yatan sahabelerin, evliyaların, şehitlerin mezarları, türbeleri gezilecek, dualar edilecek. Daha sonra ceddimizin şehre girdiği kapılardan birinden, mesela Edirnekapısı’ndan geçebiliriz. Yolumuz kâh bir camiye kâh bir tekkeye, bazan da bir çeşmeye uğrayabilir.

Böylece İstanbul, onun gerçek sahiplerinin izinden bize ağır ağır açılmaya başlar.

Yediveren gülü gibi.

Yeditepe’de, yedi gün sürekli kokan bir gül…

İstanbul…”

Munise Şimşek

banner12
YORUM EKLE
banner8

banner7

banner6